turkish

Ortadoğu’nun sınırlarını kimler niye ve nasıl çizdi?

20′inci yüzyılda yağlı kalemle çizilen harita, İngiliz ve Fransızların, günümüzün Orta Doğu’sunun yaratılmasına yardımcı olma amacı güden 100 yıllık planlarına dair hırslarını ve çılgınlıklarını gösteriyor.

Düz çizgiler, tamamlanmamış sınırları gösteriyor. İngiltere hükümetini temsil eden Mark Sykes ve Fransa hükümetini temsil eden Francois Georges-Picot’un 1916 yılında uzlaşıya vardığı çizgilerinin çoğunun düz olması da büyük olasılıkla bu sebepten kaynaklanıyor.

Sykes ve Picot, “imparatorluğu içselleştirmiş kişiler.” Her ikisi de sömürge yönetiminde yetişmiş, bölge halkının Avrupa imparatorluğu altında daha iyi koşullarda olabileceğine inanan aristokratlar.

Her ikisi de Orta Doğu’ya dair derin bilgilere sahip.

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı karmaşanın ortasında alelacele yürüttükleri müzakerelerde varılan anlaşmanın prensipleri bugün de Orta Doğu’yu etkilemeye devam ediyor.

Sykes-Picot’un düz çizgileri, 20. yüzyılın ilk yarısında İngiltere ve Fransa’ya önemli ölçüde yardımcı olsa da, bu çizgilerin bölge halkına etkisi çok daha farklı oldu.

Gizli anlaşma

İki kişinin çizdiği bu harita, 16′ıncı yüzyılın başından beri Osmanlı idaresinde olan toprakları parçalayıp yeni ülkelere böldü ve siyasi oluşumları iki etki alanına dâhil etti:

  • Irak, günümüzde Ürdün’ün bulunduğu topraklar ve Filistin, İngiltere etkisine
  • Suriye ve Lübnan da Fransız etkisine girdi

Sykes ve Picot’a, Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinin de sınırlarını yeniden çizmeleri için yetki verilmedi. Ama bölünen etki alanları orada da varlığını gösterdi. Mısır İngiltere yönetimine girdi, Fransa Mağrip’i kontrolü altına aldı.

Sykes-Picot Antlaşması’yla oluşan yeni jeopolitik düzende üç farklı sorun ortaya çıktı.

İlk olarak, Arapların bilgisi dışında gizlice varılan bir antlaşmaydı. Ve, İngiltere’nin 1910′lu yıllarda Araplara, Osmanlılara karşı ayaklanırlarsa ve Osmanlı İmparatorluğu çökerse, bağımsızlıklarına kavuşacakları yönünde verdikleri sözü de boşa çıkarmış oldu.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu bağımsızlık gerçekleşmedi. Bu sömürgeci güçler 1920′li, 30′lu ve 40′lı yıllarda Arap dünyasındaki nüfuzlarını kullanmaya devam edince, Kuzey Afrika ve Akdeniz’in doğusundaki Arap siyaseti yönünü, (Mısır, Suriye ve Irak’ın 20′inci yüzyılın son 10 yılında tanık olduğu gibi) liberal anayasal yönetim inşasından, asıl amacı sömürgecilerden ve sömürgeci sistemden kurtulmaya çalışan milliyetçiliğe çevirdi.

Birçok Arap ülkesinde 1950′lerden 2011′deki Arap isyanlarına kadar olan süreçte askeri rejimlerin yükselmesindeki kilit faktör de buydu.

Mezhepsel hatlar

İkinci sorun da, haritada düz çizgi çizme eğiliminde yatıyor.

Sykes-Picot, Levant’ı mezhepler temelinde bölme eğilimindeydi:

  • Lübnan, başta Maruniler olmak üzere, Hristiyanlar ve Dürziler için sığınacak bir liman olarak öngörülmüştü
  • Filistin’de büyük oranda Yahudiler de yaşıyordu
  • Her iki ülkenin sınır bölgesindeki Beka Vadisi Şii Müslümanlara bırakılmıştı
  • Bölgede en büyük mezhepsel demografiye sahip Suriye’de de Sünni Müslümanlar vardı

Coğrafya da bu mezhep temelindeki ayrışmaya yardımcı oldu.

Haçlı seferlerinin sonundan, 19′uncu yüzyılda Avrupalı güçlerin bölgeye gelişine kadar olan süreçte, bölgenin canlı ticaret kültürüne rağmen, farklı mezhepler birbirlerinde ayrı yaşadı.

Fakat Sykes-Picot’un ardındaki düşünceler uygulamaya dönüşmedi. Yani yeni yaratılan sınırlar, sahadaki mevcut mezhepsel, aşiretler veya etnik ayrımlarda karşılığını bulmadı.

Bu farkların üzeri, ilk olarak Arapların Avrupalı güçleri bölgeden çıkarma mücadelelerinde, daha sonra da Arap milliyetçiliği dalgasını bölgeden süpürürken örtüldü.

1950′lerin sonundan, 1970′lerin sonuna doğru, özellikle Mısır’da Cemal Abdül Nasır’ın en parlak döneminde (1956′daki Süveyş Krizinden 1960′ların sonuna kadar) Arap milliyetçiliği, birleşik bir Arap dünyasının, halklar arasındaki sosyo-demografik farklılıkları hafifleteceği fikrine çok büyük bir ivme kazandırdı.

Arap dünyasının güçlü liderleri, Levant’ta Hafız Esad ve Saddam Hüseyin, Kuzey Afrika’da da Albay Muammer Kaddafi gibi, 1980′li ve 1990′lı yıllarda farklılıkları, sıklıkla gaddarlık ve zulümle bastırdı.

Fakat bu farklılıkların tırmandırdığı gerilimler ve hırslar ne kayboldu, ne de hafifledi.

Bu ülkelerde, ilk başta güçlü liderlerin yok olması, daha sonra da bazı Arap cumhuriyetlerinin, küçük grupların ekonomik çıkarları tarafından kontrol edilen kalıtımsal derebeyliklerine dönüşmesi ve son olarak da 2011′deki isyanlarla eski ihtilaflar, hayal kırıklıkları ve yıllar boyunca gizlenen umutlar tekrar gün yüzüne çıktı.

Kimlik sorunu

Üçüncü sorun da, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan devlet sisteminin, bir yanda milliyetçilik ve laiklik, diğer yanda da İslam anlayışıyla (bazı durumlarda da Hıristiyan odaklı anlayış) Arapların son 150 yıldır karşı karşıya oldukları kimlik sorununu kışkırtmış olmasıdır.

Liberal Arap çağının kurucuları, 19′uncu yüzyılın sonundan 1940′lı yıllara kadar, (1861′de Tunus’ta laik bir anayasa oluşturulması, Mısır’da savaşlar arası dönemde liberal demokrasiye geçiş örneklerinde olduğu gibi) devlet kurumları yarattı. Ve, liberal çağın kurucuları birçok toplumsal grubun (özellikle orta sınıfların) desteklediği bir anlayışı öne sürdü. Fakat önderlik ettikleri toplumsal modernleşmedeki toplumlara yaptıkları atıfları, dindar, muhafazakâr ve dini çerçeveyle örmekte başarısız oldular.

Sanayileşmedeki büyük ilerlemelere rağmen, üst orta sınıf ve toplumun geri kalan geniş kesimi arasındaki eşitsizlik devam etti.

Arap milliyetçiliğinin güçlü liderleri, toplumun büyük desteğiyle beraber, farklı bir (sosyalist ve zaman zaman militarist) anlayışı savundu. Ama bu, sivil ve siyasi özgürlüklerin yitirilmesini de beraberinde getirdi.

Son kırk yılda Arap dünyası, toplumsal dokusundaki zıtlıklarla mücadelede ulusal bir proje sunamadı veya ciddi bir girişimde bulunamadı.

Devlet yapısı patlamaya hazır haldeydi ve tetiği çeken de demografik yapının değişmesi oldu.

Son kırk yılda, Arap dünyasının nüfusu ikiye katlandı ve 330 milyonu aştı. Nüfusun üçte ikisi de 35 yaşın altında.

Bu kuşak, hiçbir katkıları olmamasına rağmen keskin sosyo-ekonomik ve siyasi sorunların miras bırakıldığı bir kuşak. Eğitim kalitesinden, istihdama, ekonomik beklentilerden geleceğe yönelik algıya kadar, tüm bu sorunların doğurduğu sonuçları da yaşayan bir kuşak.

2011′de başlayan Arap isyanları da, bu kuşağın, Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan devlet düzeninin sonuçlarını değiştirme teşebbüsüydü.

Orta Doğu’nun yaşadığı bu mevcut değişim, daha iyi bir gelecek arayan yeni bir kuşağa ve bölgeyi seneler boyu büyük bir kaosun içine sürükleyebilecek bir tehlikeye de işaret ediyor.

Mısırlı yazar Tarık Osman’ın bu yazısı, 14 Aralık 2013′te BBC Radio 4 için hazırladığı ‘Modern Arap Dünyası’nın oluşumu’ adlı belgeselden derlenmiştir.

Türkiye Soma için ağlıyor

Manisa’nın Soma İlçesi’ndeki Soma Holding’e ait olan kömür madeninde yaşanan faciada 201 işçi hayatını kaybetti, 80 işçi de yaralandı. Ölü sayısının 400′ü bulmasından korkuluyor.

Türkiye tarihinin en büyük maden kazasıyla karşı karşıya!

Manisa’nın Soma ilçesindeki bir linyit madeninde dün saat 15.00 sıralarında trafo patladı ve ardından yangın çıktı. Patlama vardiya değişimi sırasında meydana geldiği ve o sırada ocakta, olması gerekenden iki kat fazla işçi bulunduğu için bilanço daha da ağırlaştı.

Son resmi açıklamayı, sabah saat 05.00 sıralarında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız yaptı. Yıldız, daha önce 166 olarak açıkladığı ölü sayısının 201′e yükseldiğini söyledi

Zamanın kurtarma çalışmalarının aleyhine işlediğini belirten Bakan Yıldız, ölü sayısının daha da artabileceğine işaret etti.

200′ÜN ÜSTÜNDE İŞÇİ MAHSUR
Yıldız bir önceki açıklamasında kaza sırasında madende 787 işçi olduğunu belirtmiş, tahliye edilen 363 kişiden, 4′ü ağır olmak üzere 80′inin de yaralı olduğunu kaydetmişti. Rakamlar, 200′ün üzerinde işçinin halem mahsur durumda olduğunu ortaya koyuyor.

TRAFO PATLADI
Eynez köyü Karanlıkdere mevkiindeki Soma Kömür İşletmeleri AŞ’ye ait linyit madeninde elektrik trafosu patladı. Patlama – 150 metre kotunda meydana geldi. Patlama sonrası çıkan yangın nedeniyle yoğun duman oluştu. Kazanın, vardiya değişikliği sırasında meydana gelmesi, can kayıplarının artmasına neden oldu.

Olayın ardından madenin bulunduğu bölgeye çok sayıda ambulans ve kurtarma ekipleri gönderildi. Kurtarma ekiplerince yapılan çalışmalarda maden girişine yakın olan işçiler kurtarıldı. Kazanın nasıl olduğuna dair inceleme ve araştırma başlatıldığını belirtildi.


OKSİJEN POMPALANIYOR

Vardiya değişikliği sırasında yaşanan olayda mahsur kalan işçileri kurtarma çalışmaları devam ediyor.

Devam eden yangın nedeniyle madende elektriklerin de kesilmesi nedeniyle müdahalede güçlük çekiliyor. Azalan oksijen seviyesini dengelemek için ocağa oksijen pompalanıyor. Ancak içerideki karbonmonoksit oranının bazı galerilerde halen yüksek seviyede olduğu söylendi.

ŞİRKETTEN AÇIKLAMA
Yangının gerçekleştiği Soma Kömür İşletmeleri AŞ’den bir açıklama geldi. Yangına anında müdahale edildiği belirtilen açıklamada, olayda hayatını kaybedenler olduğu belirtildi ancak sayı verilmedi.

Yazılı açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “Manisa Soma’da bulunan kömür ocağımızda trafo patlaması nedeniyle çıkan yangın sonucu elim bir kaza yaşanmıştır. Alınan en yüksek ve sürekli denetim altında olan tedbirlere rağmen yaşanan kaza sonrasında anında müdahale gerçekleştirilmiştir. Kazanın nasıl gerçekleştiğine dair inceleme ve araştırmalar başlatılmıştır ama birinci önceliğimiz içerideki çalışanlarımızın bir an önce sağ salim kurtarılması; sevenlerine, ailelerine ve bizlere kavuşturulması yönündedir. Yaşanan tüm gelişmeler an be an kamuoyu ile tarafımızdan paylaşılacaktır. Bu elim kazada ne yazık ki hayatını kaybeden çalışanlarımız olmuştur. Vefat eden çalışanlarımıza Allah’tan rahmet, milletimize ve ailelerine başsağlığı ve sabırlar dileriz.”


BAŞBAKANLIK’TAN AÇIKLAMA
Konuyla ilgili Başbakanlık’tan yapılan açıklamada olayla ilgili gelişmelerin yakından takip edildiği bildirildi.

UZMAN EKİPLER SOMA’DA
Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda (TTK) görevli, göçük, grizu patlaması gibi ocak kazalarında uzman 15 kişilik kurtarma ekibi Soma’da.

Sağlık Bakanlığı da gelişmeleri yakından takip ediyor. Bölgeye bir uçak ambulans, 27 kara ambulansı ve 6 ulusal medikal kurtarma ekibi (UMKE) gönderildi.

CUMHURBAŞKANI’NDAN TALİMAT
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Manisa Valisi Abdurrahman Savaş’a, Soma mahsur kalan işçilerin kurtarılması için devletin tüm imkanlarının seferber edilmesi talimatını verdi.

KILIÇDAROĞLU GİDİYOR
CHP lideri Kılıçdaroğlu, Soma’daki hayatını kaybeden işçilere Allah’tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diledi.

CHP’den yapılan açıklamada Kılıçdaroğlu’nun yarın sabah 09.30′da, “Cumhurbaşkanlığı seçimi” ile “Türkiye’nin temel sorunları” konusunda görüş alışverişinde bulunmak amacıyla Türk-İş’e yapacağı ziyaretin, sendika yöneticilerinin Soma’ya gitmesi nedeniyle ertelendiği bildirildi.

Partisinin yarınki MYK toplantısını iptal eden Kılıçdaroğlu’nun, saat 12:00′de özel uçakla Soma’ya gideceği öğrenildi.

SOMA’NIN EN BÜYÜK İŞLETMESİ
Soma’nın en büyük maden işletmesi olduğu belirtilen şirkette, 6 bin 500 kişinin çalıştığı öğrenildi

Türkiye Sudan’da tarım arazisi kiraladı

Türkiye Sudan’dan 99 yıllığına 780 bin dönümlük arazi kiraladı. Yapılan anlaşmayla ülkede bulunan 780 bin dönümlük arazide yetişecek ananas, mango, avakado, pepino jambu, kanola, pamuk ve yağlı tohum gibi ürünler artık Türkiye’ye daha ucuza girecek.

Sudan’ın çok zengin topraklara sahip olduğunu belirten Sudan Büyükelçisi Osman Eldirdıeri, “Henüz, kullanıma açılmamış binlerce dönümlük arazi var. Türkiye ile bu arazilerden daha fazla faydalanabilmek için tarımsal alanda işbirliği anlaşması yaptık. Buna göre yüzbinlerce dönümlük arazi Türklere ve Türk yatırımcılara açıldı. Burada yetişecek ürünlerin kullanım hakkı Türkiye’de olacak” dedi.

Çalışmanın ilk adımı olarak 12 bin 500 hektar arazi üzerinde pilot çiftlik kurulacak. Arazide çalışacak Sudanlılar için tarım ve hayvancılık gibi eğitimler bu çiftlik üzerinden yürütülecek.

Türk yatırımcıları oldukça verimli olan Sudan topraklarında yağlı tohumların da üretimini yapabilecek. Üretim ihracata yönelik olacak.

Tarımın yanı sıra hayvancılık ve balıkçılıkta da işbirlikleri yapılacak.

İki ülkenin merkez bankaları arasında gerçekleşecek anlaşmayla para politikalarının uygulanmasına yönelik adımlar da atılacak.

Afrika ’da, Türk eliyle yetiştirilen ürünlerin, Avrupa ’nın dışında Orta Doğu ve Afrika pazarında da satılması planlanıyor.

Yirmidört Sene Önce Esad Coşan Hoca Ne demişti ?

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, kaleme aldığı analizde 2001 yılında Avusturalya’da hayatını kaybeden Prof. Dr. Esad Coşan’ın 24 yıl önce söylediklerini hatırlattı. İşte Tan’ın o analizi:
28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları..

2000’li yılların başında çeşitli evlerin bahçesinde, bodrumunda veya farklı yerlerde füze gibi yerlerden cesetleri çıkarılanlar bu kapsamda infaz edilen insanlardı.. Domuz bağı ile boğularak öldürülenler bu kapsamda can verenlerdi. Bunların bazıları “Kürtçü” bazıları “Bölücü” bazıları da “İslamcı” yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler. Ama ortak yönleri, yasakçı, vesayetçi düzen açısından tehlikeli görülüyor olmalarıydı.

Bu infaz listelerinde adı bulunanların bazıları, durumdan haberdar oldukları için yurt dışına gittiler. Yurt dışına gidenlerden biri de Prof. Dr. Esad Coşan’dı. Yurt dışına giderek hem İslami hizmetlerini devam ettirmek hem de darbeci düzenin hışmından uzaklaşmak istemişti. Ama yasakçı düzenin planı yurt dışında da işlemeye devam etti. Esad Hoca yaşadığı Avustralya’da 4 Şubat 2001 tarihinde Sidney yakınlarındaki Dubbo şehrinde trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetle ortadan kaldırıldı.

Türkiye’deki vesayet sisteminin esas sahibi olan küresel güç, Esad Coşan’ı Avustralya’da bile bulup ortadan kaldırırken, 1999 yılında Türkiye’de güçlü bir başka “İslami hareket” görünen yapının başını kendi ülkesine davet ederek devasa bir çiftlik tahsis ediyor ve fevkalade bir koruma ve himaye altına alıyordu. Söz konusu bu hareket oradan aldığı destek ve himaye ile daha da büyütülecek, sadece Türkiye’nin değil tüm İslam dünyasının içine Truva atı gibi yerleştirilecek ve vakti gelince de kullanılacaktı.

Nitekim 17 Aralık 2013 tarihi ile birlikte bu Truva atı harekete geçti, darbe girişiminde bulundu. Gecikmiş de olsa hükümetin ve halkın feraseti ile oyun bozuldu. Planlar ters tepti. Vesayet düzeninin savaşçıları bir kere daha yenildiler. Bu girişimin nasıl olduğunu zaten hepimiz görerek yaşadık. Bu analizde bundan sonraki kısmı Prof. Esad Coşan’ın bundan tam 24 sene önce 5 Mayıs 1990 tarihinde söylediklerine bırakmak istiyoruz. “Hocamız” “şeyhimiz” “gavsımız” diyerek aklını, mantığını, ruhunu, parasını, ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da aykırı olarak başkalarına teslim etmiş olanların dikkatine sunuyoruz.

5 Mayıs 1990 sohbetinde şöyle diyordu Prof. Esad Coşan:

“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır!.. Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”

“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”

“Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar!.. Götürüyor, olmadık yere bağlıyor… Mü’min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!..”

“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın!.. Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!..”

“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hale gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım?.. Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. “Tek lider, vazgeçilmez insan…” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”

“Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!..”

“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını –hain bir kimseyi– koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”

“Müsaadeli, ağabeyli, bilmemneli hizmet olmaz… Tâbî olmayın kimseye!.. Bana da tabi olmayın!.. Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, “Sen bu adamlarına şöyle yap!” derler. İslâm’a, Allah’ın emrine tabi olun!.. Allah’ın dinine hizmet edin!.. Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun!.. O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!.. “Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın” diyorlar.

“Herbiriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama, senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da iş birliği yap!.. Yapmıyorsa, silkele at be!.. Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?.. Beni sırtında taşımak zorunda mısın?.. Kimse kimseye hürriyetini vermesin!.. Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah’a kul olur.

“Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”

 

Kanalahaber/Alper TAN

08.05.2014

Bir Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti vardı

DOĞU TÜRKİSTAN İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU

1933 yılı içinde Tarım havzasında Timur ve Osman isimli kişilerin liderliğinde, Altay’da Şerif Han Töre liderliğinde ayaklanmalar patlak verdi. Bütün bu ayaklanmalar sonuç verdi ve aynı sene Ürümçi şehri haricinde bütün Doğu Türkistan Çinlilerden temizlendi.

İhtilâllerin ilk başladığı yer olan Kumul’daki ayaklanmaya Döngenlerden Ma Jung Ying, Mayıs 1931′de emrindeki yüz gönüllü ile katıldı; ancak yaralanınca Temmuz’da Kansu’ya döndü.

Kumul’a Eylül 1931′de Ruslar yardım teklif etti ise de Kumul ihtilâlcileri reddetti. Bunun üzerine Rusya Doğu Türkistan’ın valisi Jing Şu Ren’le Ekim ayında gizli bir antlaşma yaparak vali kuvvetlerine silâh yardımına başladı. Buna rağmen bölgeye hâkim olamayan Jing Şu Ren, Nisan 1933′te Rusya üzerinden Çin’e kaçınca başkumandan Şing Şi Sey kendini askerî vali ilân ederek idareyi ele aldı.

1933’Te Ma Jung Ying binden fazla gönüllüyle tekrar gelerek 16 Haziranda Hoca Niyaz Hacıyla görüştü. Ma Jung Ying’in bütün askerî işleri tek başına ele almak istemesine Hoca Niyaz karşı çıktı. Bunun üzerine Ma ihtilâlcilere saldırarak ellerindeki silâh ve mühimmatı aldı. Hoca Niyaz’ın zor duruma düştüğünü gören Rusya, Hoca Niyaz’a Şin ile anlaşmasını teklif etti. Teklifi değerlendiren Hoca Niyaz, 9 Temmuz 1933′te Şin ile anlaştı. Antlaşmaya göre Tanrı dağlarının güneyi Hoca Niyaz’ın, kuzeyi de Şin’in idaresinde olacaktı. Antlaşma Ürümçi’de imzalandı.

Bu şekilde 12 Kasım 1933’Te, Kâşgar’da “Şarkî Türkistan İslâm Cumhuriyeti” ilân edildi ve aşağıdaki hükûmet kuruldu:

CUMHURBAŞKANI: Hoca Niyaz Hacı

BAŞBAKAN: Sabit Damollah Abdülbaki

ERKAN-I HARBIYE REISI: General Mahmut Muhiti

İÇIŞLERI BAKANI: Seyitzade Yunus Bek

DIŞIŞLERI BAKANI: Kasım Can

EĞITIM BAKANI: Abdulkerimhan Mahdum

EVKAF BAKANI: Şemsettin Turdi

ADALET BAKANI: Zarif Kari

ZIRAAT VE TICARET BAKANI: Abdul Hüseyin

MALIYE BAKANI: Ali Ahun

HARBIYE BAKANI: Oraz Bek

SAĞLIK BAKANI: Abdullah Hani

Ocak 1934′te Çöçek ve Altay sınırından giren Kızıl Ordu, Ürümçi civarında Ma Jung Ying’i bozguna uğratarak Kâşgar’a doğru ilerlemeye başladı. Bu arada Ürümçi’den Kâşgar’a gelen başkonsolos Afserof, Hoca Niyaz ile görüşerek hükûmetin lâğvedilmesi ve kendisinin Ürümçi’de Şing Şi Sey ile birlikte ortak idare kurmasını teklif etti. Bunu kabul etmek zorunda kalan Hoca Niyaz, Afserof ile birlikte Kâşgar’dan ayrıldı. Ürümçi’de genel vali yardımcısı oldu ve böylece hükûmet sona erdi.

Eylül 1938′de Şing Şi Sey, Stalin’in mümtaz misafiri olarak Moskova’ya gitti ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne üye oldu.

Nisan 1937′de çıkan ihtilâlin bastırılmasının ardından Hoca Niyaz tutuklandı; sonra da Şerif Han Töre ve diğer mücahitler gibi işkence ile öldürüldü. Aynı yıl Barköl’de dört ayaklanma ile Şubat 1940′ta ve Haziran 1941′de Altay’da çıkan ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırıldı.

Şing Şi Sey bir yandan Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurarken diğer yandan Çin ile gizlice anlaşmıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında fırsatını bulan Şing Şi Sey Çin’e bağlılığını ilân etti. Bunun üzerine önceden sınıra yığınak yapmış bulunan Çin ordusu ülkeye girdi, Kızıl Ordu Doğu Türkistan’ı terk etti. Bu, Milliyetçi Çin’in Doğu Türkistan’a soktuğu ilk kuvvetti. Halk Çin işgaline karşı yer yer direnişe geçti. Bunlardan bir kısmını Rusya desteklemekteydi.

Eylül 1944′te İli’de çıkan ayaklanma sonuç verdi ve İli, Altay, Tarbagatay vilâyetleri kurtarılarak 12 Kasım 1944′te “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” ilân edildi:

+

CUMHURBAŞKANI : Ali Han Töre

CUMHURBAŞKANI MUAVINI: Hekim Hoca Beg

GENEL SEKRETER : Abdürrauf Beg

MALIYE BAKANI: Enver Musabay

EĞITIM BAKANI: Seyfettin Azizi

SAĞLIK BAKANI: Muhittin Kanat

ADALET BAKANI: Mehmet Can Mahdum

İli’de hükûmet kurulduktan sonra Ruslar isyancılara yardım olarak silâh, askerî ve sivil müşavirler yolladı. Bu müşavirler vasıtasıyla Rusya, Çin’le antlaşma yapılmasını telkin etti. Bunun üzerine Çin’le görüşmeler başladı. Çin görüşmelerde aracı olmaları için literatürde “Üç Efendi” olarak bilinen İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Mesut Sabrı’yi Doğu Türkistan’a davet etti. Ülkeye gelen Üç Efendi çoğunlukla gençlerin dinleyici olarak katıldığı bir konferans düzenleyerek tam bağımsızlığa ulaşmak için önce Çin’e bağlı bir millî muhtariyet kurulmasının ve bu şekilde kültürün, mefkûrenin ve iktisadî hayatın yükseltilmesinin en uygun yol olduğunu, bir süre sonra Doğu Türkistan’ın Rus boyunduruğuna girme tehlikesinden de uzak olarak bağımsız olabileceğini anlattılar. Görüşmelerin sonunda anlaşma sağlandı.Ancak antlaşmaya taraftar olmayan Ali Han Töre ile birkaç reis Rusya’ya kaçırıldı.

Antlaşma neticesi Ürümçi’de 15′i yerli, 10′u da Çinli olmak üzere 25 kişilik ortak bir hükûmet kuruldu. Buna göre Çinli general Zhang Zhi Zhong Genel Vali, Kremlin yanlısı olan Ahmetcan Kasım ile Burhan Şehidî de vali muavinleri olmuşlardı. Aynı hükûmete Mehmet Emin Buğra Bayındırlık Bakanı, Canım Han Maliye Bakanı, İsa Yusuf sandalyesiz üye olarak girmiş, Mesut Sabri de Eyalet Genel Müfettişi olmuştu.

İhtilâl kuvvetlerinin altında olan ve Ruslarca desteklenen İli, Altay, Tarbagatay vilâyetlerine Çin eli uzanmıyor, güneydeki Çinlileştirme politikası ise halkın kuzeydeki gibi Rusya’ya meyline sebep oluyordu. Bunun üzerine Çin, Mesut Sabri’yi genel valiliğe, İsa Yusuf’u da hükûmet genel sekreterliğine atamak yoluyla idareyi milliyetçilere bıraktı. Hükûmetin Rus yanlısı üyeleri bu yeni durum karşısında İli bölgesine çağrıldılar ve hükûmetten çekildiler.

“Milliyetçi hükûmet” ilk iş olarak Türkleşme prensibiyle eğitime el attı. Bu hareket Çin’i ve Rusya’yı telâşlandırdı. 1948′de Doğu Türkistan’da bulunan Çin silâhlı kuvvetleri başkumandanı bir beyanname yayınlayarak yerli milliyetçilerin Rus taraftarlarından daha tehlikeli olduğunu ifade etti.

Aynı sıralarda Çin’de Mao’nun meşhur yürüyüşü gerçekleşmekteydi. Bunun bir neticesi olarak Çin hükûmeti, S.S.C.B.’ne hoş görünmek amacıyla, 1 Ocak 1949′da Mesut Sabri ve İsa Yusuf’u işten el çektirdi. Yerlerine Kremlin yanlısı komünist Burhan Şehidî getirildi. Bu arada Çinli komünistler yavaş yavaş Çin’e hâkim olmuş ve Doğu Türkistan sınırına dayanmıştı. Eylül 1949′da Doğu Türkistan’daki milliyetçi Çin birliklerinin baş kumandanı, Çin komünist hükûmetine bağlılık ilân etti. Böylece komünist ordu hiçbir askerî kuvvetle karşılaşmadan ülkeye girdi.

İsa Yusuf, Mehmet Emin Buğra ve binlerce Uygur ve Kazak Türkü Hindistan ve Pakistan’a iltica etti. Mesut Sabri şehit edildi. Böylece Doğu Türkistan’daki karanlık günler başladı. On binlerce aydın öldürüldü ve hapislere atıldı.

O tarihten günümüze dek Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesi devam etmektedir. Son olaylarla doruk noktasına çıkmıştır ve yer yer ayaklanmalar olduğu gözlenmektedir. Ayaklanmaların Uygur Türkleri bağımsızlığa kavuşuncaya Kadar devam edeceği anlaşılmaktadır.

DOĞU TÜRKISTAN İSLAM CUMHURIYETININ YIKILMASI

Bu genç Cumhuriyet bir yandan kendi kuruluşunu tamamlayıp milli bağımsızlığını korumaya çalışırken diğer yandan Çin Kuvvetleri, Tungan Asileri,(çinli müslüman) Sovyetleri en önemlisi zaferi gerçekleştiren lider kadronun didişmeleri ile mücadele ediyordu.

Cumhurbaşkanı Hoca Niyaz Hacı cesur bir kahraman iyi bir vatanperver zat idi. Fakat eğitimden yoksun ve itibarına aşın düşkünlüğü onu hükümetle karşı karşıya gelirdi. O, Hükümetten habersiz olarak 25 Şubat 1934′de Ruslarla 11 maddelik bir anlaşma imzalayarak kendi hükümetine ihanet etti. Hükümet de 2 Mart günü bu anlaşmayı tanımadığım ilan etti. Hükümetteki bu ihtilaf bir facia halini aldı.

Fırsatı ganimet bilen Sovyetler Doğu Türkistan’a gönderdiği 7 bin kişilik bîr kuvvetle milli kuvvetlere saldırdı, Başbakan Sabit Damolla yakalanarak idam edildi. Bakanlar Kurulu üyelerinin bir kısmı yurt dışına kaçmayı başardılar. Diğerleri yakalanarak KGB zindanlarında can verdiler.

Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanı Gn. Mahmut Muhitti kendisine Sovyetlerce yapılan bir suikastları kurtularak 1937 yılında Hindistan’a iltica etti. Milli ordunun subayları Albay Abduniyaz’ı kendilerine kumandan olarak seçtiler. Bu ordu 1937 yılınım sonuna Kadar Çin ve Rus saldırılarına karşı vatanlarını kahramanca savunarak hepsi şehit oldular.

Allah hepsine rahmet etsin.

Resimdeki kişilere iyi bakın  bu mücadeleyi başlatan  bu mübarekler hep aramızda …..

Deniz Gezmiş Abdulah Gül’ü 6 ay okula Sokmamış

Türkiye öğrenci hareketinin önde gelen isimlerinden Deniz Gezmiş ve bugün Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül 40 yıl önce kaşı karşıya geldiler.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Commer’in makam aracını yakan isimlerden biri olan 68 kuşağı temsilcilerinden Tuncay Çelen, “Denizler’den Terzi Fikri’ye Türkiye” adlı bir kitap yazdı. İmge yayınlarından piyasaya çıkan kitapta, Deniz Gezmiş ile bugünün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaklaşık 40 yıl önce, karşı karşıya geldikleri anlatıyor.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okuyan Deniz Gezmiş ve arkadaşları, “6. Filo Defol” eylemi yaparken aynı üniversitenin İktisat Fakültesi’nde okuyan ve Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) üyesi Abdullah Gül ve arkadaşları ile karşı karşıya geldi.

Çelen bu karşılaşmayı kitabında şöyle anlattı:

‘’Abdullah Gül üniversite yıllarında fikri mücadelesini babası ve yakın çevresinden etkilendiği için, doğal olarak MTTB ve Akıncılar çatısı altında sürdürür. O dönemde sağ, sol kutuplaşmaları içinde yaşanan gerilimler ve tartışmalar herkesi etkiliyor ve olayların içine çekiyordu. Nitekim Abdullah Gül gibi yakın çevresinde sessiz ve uyumlu olduğu bilinen birisi bile bu ortamda aktif hareket içine girmiş ve İstanbul Üniversitesini kontrol altına  alan Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Abdullah Gül ve arkadaşlarının fotoğraflarını duvarlara asmıştı.

Abdullah Gül bu gergin dönemde 6 ay üniversiteye giremeyecekti”

DÖNEMİN MTTBCİLERİ

Kitapta Gül ile birlikte MTTB içinde bugünün siyasetçi ve gazetecilerinden, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Fehmi Koru, Abdurrahman Dilipak, Osman Pepe, Necati Çetinkaya, Kadir Topbaş’ın da yer aldığı vurgulandı.

Kitabı yazarı Tuncay Çelen, 42 yıl önce ODTÜ’de ABD Büyükelçisi Commer’in arabasını yakan grup içinde yer aldı. Bu eylemden dolayı tutuklandı. Dev Genç Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yaptı. İşçi emeklisi olan Çelen, halen TKP Parti Konseyi üyeliği görevinde de bulunuyor.

Daha önce Vietnam’da görev yapan Commer, 6 Ocak 1969’da ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş’ı ziyarete gelmiş, rektör ile görüşürken öğrenciler de zırhlı Cadillac aracını bir elektrik direğini manivela olarak kullanıp ters çevirmişti. Araçtan benzin sızması üzerine öğrenci liderlerinden Sinan Cemgil’in atkısı benzine bulanıp tutuşturulmuş ve araç yakılmıştı. Commer bu olay sonrası Türkiye’den ayrılırken, rektör Kurdaş da görevini bırakmıştı.

 

Karadeniz’le ilgili müthiş iddia!

Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Perinçek, Karadeniz’in tabanında donmuş metan gazı olarak bilinen gazhidrat bulunduğunu iddia etti. Perinçek, iddiasının doğru çıkmaması halinde diplomasını yakacağını da söyledi.

ÇOMÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Doğan Perinçek, 17 yıl Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nda (TPAO) petrol jeologu olarak çalıştığını, 1989 yılından sonra ise Türkiye’nin yanı sıra, Suudi arabistan, Avustralya, Kuveyt, Endonezya ve İran’da petrol arama çalışmalarına jeolog ve jeofizikçi olarak katıldığını anlattı.

Karadeniz karasularımızda ilk kuyuların 1971 yılında kazılan Karadeniz-1 ve İğneada-1 kuyuları olduğunu kaydeden Perinçek, 2011 yılında 5 bin 645 metre ile Karadeniz’in en derin kuyusu Sürmene-1 ve 5 bin 272 metre ile Kastamonu-1 kuyularının delindiğini hatırlattı. 2012 yılında açılan 3 bin 650 metre derinlikteki Istranca-1 kuyusunda gaz emaresine rastlandığını, fakat ekonomik keşif olmadığını ifade eden Perinçek şunları söyledi: “Karasularımızda 21 ayrı alanda açılan kuyulardan sadece bir bölgede gaz keşfi vardır. Karadeniz gibi büyük bir havza için tek keşif yok sayılabilir. Karadeniz’in potansiyeli en az 10- 15 keşif yapılacak ölçülerdedir. TPAO tek başına ve Exxon-Mobil, PetroBras, Toreador, BP, ARCO, Transocean ve Westates gibi büyük petrol şirketleriyle ortak kuyular açmıştır. Bazı nedenlerden dolayı bu güne kadar istenilen düzeyde petrol keşfi olmamıştır. Keşfedilmesi beklenen petrol, Karadeniz’de suyun altında bıkmadan usanmadan bizi beklemeye devam etmektedir. Tecrübelerime dayanarak inancım bana Karadeniz’de ciddi petrol ve doğalgaz rezervi olduğunu söylüyor.”

‘KARADENİZ’DE YAPILMASI GEREKEN TAM YAPILMADI’

Bugüne kadar yabancı şirketler ve TPAO dahil hiç bir şirketin Karadeniz’de yapılması gerekeni tam manasıyla yapmadığını iddia eden Perinçek, Karadeniz’in jeolojik evrimini dikkate almadan, onun farkına varmadan petrol bulmanın mümkün olmadığını söyledi. Prof. Dr. Perinçek, Karadeniz’de, günümüzden 70- 75 milyon yıl önce kuzey- güney yönünde genişleme başladığını ve buna bağlı olarak 75 milyondan daha yaşlı kayaların parçalanarak Karadeniz’in bazı kesimlerinde deniz tabanının lavlarla kaplandığını ve buralarda okyanussal kabuk oluştuğunu kaydetti.

‘FIRSAT VERİLSİN, BAŞARAMAZSAM DİPLOMAMI YAKACAĞIM’

75 milyon yıldan daha yaşlı kayaların petrol için hazne kaya olma olasılığının ortadan kalktığını belirten Prof. Dr. Doğan Perinçek, şöyle devam etti:

“Bu nedenle biz petrolcüler çalışmalarımızda 75 milyon yıldan daha genç olan ana kaya, örtü kaya ve hazne kayaları hedefliyoruz ve onların Karadeniz tabanındaki dağılımları ile ilgileniyoruz. Elimizdeki kuyu verisine ve sismik veriye Karadeniz’in jeolojik evrimini anladıktan sonra baktığımızda, sismik verinin içerdiği jeolojik bilgiyi anlamamız onu okumamız daha kolay olacaktır. Bu ise başarıyı beraberinde getirecektir. Karadeniz’in 21 ayrı noktasında derinliği bin 213 metre ile 5 bin 645 metre arasında değişen kuyuların jeolojik bilgisi var. Bu kuyu verisi bizim için bir hazine, işlenmeyi bekleyen Elmas gibi. Elmas değerindeki kuyu verisini işlerseniz, gerçek değerini bulacak ve bizim petrol bulmamızı kolaylaştıracaktır. İlk etapta yapmamız gereken, bugüne kadar yaptığımızdan daha hızlı bir şekilde kuyudaki jeolojik bilgiyi sismik veriyle birleştirmektir. Binlerce kilometre uzunluğunda sismik veri, farklı bir görüş açısıyla yeniden değerlendirmeyi bekliyor. Eldeki sismik verinin bir ekip tarafından eldeki kuyularla karşılaştırılarak yeniden yorumlanması ve bunun sadece belli alanlarda değil, tüm Karadeniz için tek bir ekip tarafından hızlıca değerlendirilmesi gerekiyor. Bu göreve talibim, bıraksınlar ekibi oluşturayım ve çalışmaya başlayayım. Bana TPAO’daki arkadaşlardan bir ekip oluşturma fırsatı verilsin ve 3- 4 sene süre tanınsın. İnanıyorum jeolog ve jeofizikçi meslektaşlarımız ile hep birlikte çalışırsak Karadeniz de başarıyı hayal olmaktan çıkarırız. Fırsat verilsin elimden geleni yapayım. Burada ilan ediyorum. Eğer bu hayalimizi gerçekleştiremezsem, eğer Karadeniz’de yaptığımız yorum sonucu ortaya çıkan modelde başarıyı yakalayamazsak, diplomamı yakacağım.”

Prof. Dr. Doğan Perinçek, Karadeniz’de petrol bulunması durumunda dünyanın büyük petrol şirketlerinin buraya tekrar geleceğini ve yatırım yapacağını sözlerine ekledi

İstanbul, 4 dev eserle uçacak

İstanbul’un 4 dev projesi aynı anda sessiz sedasız yükseliyor. 12.5 milyar TL’ye mal olacak Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün iki yakada bulunan ayakları ile zeminde yapılan bağlantıları 2 ay sonra tamamlanmış olacak. Mahkeme kararlarıyla durdurulmaya çalışılan 3′üncü Havalimanı’nda ise son sürat kamulaştırma görüşmeleri sürdürülüyor. 90 milyar TL’lik yatırımla hayata geçirilecek havaalanının yanı sıra Çamlıca’da yapımı büyük bir hızla sürdürülen 135 milyon TL’lik caminin 1.5 ay sonra minareleri yükselmeye başlayacak. 37 bin 500 kişilik caminin iki yıl sonra hizmete açılması planlandı. İstanbul Boğazı’nın iki yakasını ilk kez karayolu tüneliyle bağlayacak proje ise 2.7 milyar TL maliyetle 2015 yılında hizmete açılacak. İstanbul’da yapımı sürdürülen 4 dev projenin maliyeti ise yaklaşık 105 milyar 335 milyon TL. Bu rakam Cumhuriyet tarihinin aynı anda devam eden en yüksek rakamlı yatırımları olarak kayda geçti.

DÜNYANIN EN YÜKSEK KÖPRÜSÜ
Anadolu yakasında Poyrazköy, Avrupa yakasında Garipçe arasında inşaatı devam eden Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ndeki çalışmalar tüm hızıyla sürdürülüyor. Eylül 2013′te temeli atılan köprünün ayakları tamamlanmak üzere. Köprünün sis bulutu arasında yükselen ayaklarının yanı sıra bağlantı bölgelerinde de 24 saat esasına göre hummalı çalışmalar yürütülüyor. Mayıs 2015 tarihinde tamamlanması öngörülen inşaatta hem Poyrazköy, hem de Garipçe’deki inşaat alanlarında köprü bacakları 200 metreyi aştı. Tamamlandığında, 59 metre genişliğiyle dünyanın en geniş asma köprüsü unvanına sahip olacak olan 3′üncü Boğaz Köprüsü, 1408 metrelik kuleden kuleye olan ana açıklığı ve 320 metrelik kule bacakları yüksekliğiyle de dünyanın en yüksek köprüsü olacak.

AVRUPA’YI KISKANDIRAN PROJE
Köprünün bacakları yaklaşık 60 metre boyunca paralel yükselecek. 60 metreden 320 metreye kadar da en tepede birleşecekleri şekilde birbirlerine yaklaşan bir rota izleyecekler. Böylece 3. Köprü bacakları uzaktan bakıldığında bir makas görünümünü verecek. 3′üncü Havalimanı Projesi, tüm engelleme girişimlerine rağmen tam gaz sürüyor. Dünyanın en büyük havaalanları arasına girecek proje, bitirildiğinde yılda tam 150 milyon yolcu ağırlayacak. Türkiye’yi dünyada önemli bir kavşak noktası haline getirecek 3′üncü Havalimanı’nın, 2018′de tamamlanması öngörülüyor. Birbirinden bağımsız altı pisti olacak şekilde yapılacak havalimanı, Türkiye’yi devler ligine sokmanın yanı sıra İstanbul’u da bir ‘hub’, yani merkez nokta haline getirecek.

YÜRÜTMEYİ DURDURMA KALDIRILDI
Geçtiğimiz aylarda dört kişinin, İstanbul 4. İdare Mahkemesi’ne başvurarak, İstanbul’a yeni havalimanı projesinin tarımsal alanları yok edeceği, doğal hayatı olumsuz etkileyeceği, iklim değişikliğini hızlandıracağı, orman alanlarını yok edeceği ve içme suyu havzalarına zarar vereceği gerekçeleriyle, ÇED Olumlu kararının yürütmesinin durdurulması ve iptalini istemişti. 21 Ocak’ta ÇED olumlu kararının yürütmesinin durdurulmasına karar veren mahkemenin kararı üzerine, bir üst mahkeme olan Bölge İdare Mahkemesi geçen hafta ‘yürütmenin durdurulması’ kararını kaldırdı. Başbakan Tayyip Erdoğan da geçtiğimiz günlerde 3′üncü havalimanının çalışma takvimini açıklamıştı. Erdoğan, “Düşünebiliyor musunuz, dünyanın en büyük havalimanı yapılacak, ilk üçün içinde. Bunun önünü kesemeyecekler. Çünkü onun önünü kesmek hukuksuzluktur, kanuna aykırıdır. Bunları ortaya koyacağız ve gümbür gümbür orada dozerlerimiz çalışacak. Nisan ayının sonu, haziranın başı tarih veriyorum” demişti.

37 BİN 500 KİŞİ KAPASİTELİ CAMİ
Kütüphane ve konferans salonlarının kaba inşaatı bitmek üzere olan Çamlıca Camisi’nin 1.5 ay sonra minareleri de yükselecek. Çamlıca Tepesi’ne yapılan cami için yüzlerce işçi gece gündüz çalışıyor. Çamlıca Tepesi’nde İstanbul siluetine yeni bir görünüm kazandırması beklenen cami, 57 bin 500 metrakerelik arsa üzerine inşaa ediliyor. 3 bin 40 araçlık otopark, bin kişilik konferans salonu, 2 bin 750 metrekarelik kütüphane, 3 bin 435 metrekarelik sanat galerisi, 10 bin 950 metrekarelik müze ve sanat atölyeleri bulunan camide aynı anda 37 bin 500 kişi ibadet edebilecek. Çamlıca Camisi’nin bünyesinde ayrıca botanik bahçesi, yürüyüş yolları, seyir ve dinlenme mekanları da olacak. Yürüyüş yollarında camiye gelenler ibadet ettikten sonra çıplak ayakla toprak parkurda yürüyüp stres atabilecek. Projenin toplam maliyeti 135 milyon lira. 2016′da ibadete açılacak caminin kubbe yüksekliği ise 70.45 metreyi bulacak. 6 minarede toplam 16 şerefe inşa edilecek.

İKİ KATLI KARAYOLU
Avrasya Tüneli 14.6 kilometrelik bir güzergâhı kapsıyor. Projenin 5,4 kilometrelik bölümünü deniz tabanı altına inşa edilecek olan iki katlı tünel oluştururken, iki yakada toplam 9.2 kilometrelik güzergahta ise yol genişletme ve iyileştirme çalışmaları yapılacak. Almanya’da üretilen ve Yıldırım Bayezid adı verilen tünel açma makinesiyle başlatılan çalışmalar sürüyor. Bayezid, deniz tabanının yaklaşık 25 metre altından toprağı kazarak ve iç çeperleri oluşturarak ilerliyor.

BOĞAZ’IN İKİ YAKASI DEV TIRTILLA BİRLEŞİYOR
Başbakan Erdoğan’ın geçen şubatta temelini attığı Göztepe – Kazlıçeşme arasında seyahat süresini 100 dakikadan 15 dakikaya indirecek Avrasya Tüneli Projesi’nde çalışmalar bütün hızıyla sürüyor. 2015′te tamamlanacak projeyle Boğaz’ın iki yakası ilk kez karayolu tüneliyle bağlanacak.

Cemaat kaybedecek

Dini grup değil siyasi güç Ayşe Böhürler’in röportajı Konda Araştırma Şirketi ortaklarından Tarhan Erdem ve Bekir Ağırdır 30 Mart seçim sonuçlarını en doğru bilen ve yorumlayan isimler arasındaydı. Türkiye’nin meselelerini yakından izleyen ve sol siyaset kökenli bu iki aydın isim, seçim öncesini ve sonrasını Ayşe Böhürler’e değerlendirdi. Ortak başlayan söyleşi ağırlıklı olarak Bekir Ağırdır ile devam etti. Röportajda Ak Parti neden kazandı, muhalefet bloğu neden kaybetti sorusu kadar seçmen ‘Kimlik siyasetinden neden vazgeçmedi’ sorusuna cevap arandı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri kadar Kürt siyaseti de söyleşinin konusu oldu. Ak Parti-Cemaat kavgasını nasıl yorumladınız? Cemaat-Ak Parti diye kodlanan kavganın da bu yeniyi belirlemek ya da yeninin temel paradigmalarını tarif etmek üzere bir kavga olarak görüyorum. 16 ayda, neredeyse ülkeyi yöneten siyasi kadrolar, yerel ve ulusal bürokrasi değişmiş olacak. Yeni oluşan kadrolar yeni bir yapı tanımlayacak. Bu yapı ya küresel dinamiklere ve bizim toplumsal ve siyasal taleplerimize de uygun olacak. Ya da daha içine kapanık olacak. Biz meseleyi sadece ekonomik kalkınma ve rakamlardan ibaret tuttuk ama yaşam kalitesinin başka boyutları da var. O yüzden de 40 yıldır hiçbir toplumsal sorunu siyaset marifetiyle çözemiyoruz. Çünkü bu yapı da izin vermiyor. O yüzden bu kavgayı sadece Cemaat ve Ak Parti olarak görmüyorum. Gözüken aktör onlar ama her iki tarafta da çok farklı aktörler var.

BİÇİMLENDİRME ÇABASI

Hedefte yalnızca Ak Parti olmayabilir, geniş baktığınız zaman bütün siyaseti biçimlemek de olabilir. İlla demiyorum ki filmlerdeki gibi bir masanın etrafına 7 kişilik, baronlar vs. var ama bugünün hayatı daha karmaşık ve dinamik bir harekete geçince arkasından bir sürü dinamik harekete geçiyor. Herkes o yeni Türkiye’nin parametrelerinde rol oynamak istiyor. Ben dershaneler diye başlamış olan süreci Tayyip Bey kendisinden sonraki Ak Parti’nin çerçevelerini çiziyor diye baktım. Ortada sadece Ak Parti’yi değil her partiyi biçimlendirme çabası var. Cemaat Ak Parti çatışmasının kazanımları ne oldu? Cemaatin sadece dindarlıktan ibaret olmadığının görülmesini sağladı. Sadece safiyane dini motiflerle hareket edilmediğinin görülmesi, dindar kesime, laiklik tanımı başka türlü konuşulamaz mı sorusunu sordurabilirse bu bir kazanım olur. Bu taraftakiler için de neydi? Monoblog bir kütle olarak görüyorlardı iktidarı, bütün bunlar şeriatçı vs… Bugün Bey’in söylediği cümleler 5 sene önce bu insanların söylediği şeylerdi. ‘Erdoğan sandığımız gibi irticacı değilmiş, icraatı sadece din motifli değilmiş’ deme imkanı yaratılabilirse, bu kavganın içinde kendini sorgulama imkanı üretilebi- lirse yaratıcı yıkım olabilir.

CEMAAT MEŞRUİYETİNİ GÜÇ ARAYIŞINDAN ALIYOR

Peki bu denklemde Cemaat nasıl konumlanacak? Cemaatin problemi daha büyük. Şimdiye kadar meşruiyetini sami- miyetten ve din gibi safiyane bir amaç uğruna yapıyor oluşundan üretiyordu. Halbuki bu kavgada aldığı pozisyon ve aradığı güç siyasi. Bu, şimdiye kadar ördükleri hikayenin tümünün inkarı demek. İlk kez dindarlar da gördü ki cemaat meşruiyetini dini inancından, halisane duygularından değil, siyasi güç arayışından alıyormuş, hedefi varmış. Dolayısıyla cemaatin daha problemli bir konumda olduğunu düşünüyorum. İkincisi de sadece ülke hayrına değilmiş, başka ülkelerle ilişkileri hep başka amaçlar taşıyormuş. Sorular var ortada. Cemaat hep Peygamber yolunda hizmet dedi. E peki, niçin başka ülkelerde başka ittifaklar arıyor?

NEDEN KAVGAYA GİRİYOR?

‘Neden siyasi meşruiyeti olan bir güçle, devletin merkeziyle bir kavgaya veya pazarlığa giriyor?’ sorusunun cevabını vermesi gerekir. Bugün cemaat geçici mevziler kazanıyor olabilir. Üç bakan daha istifa ettirebilir ama uzun vadede topluma ve dünyaya kendini anlatmakta çok zorlanacağı, kaybedenin cemaat olacağı yönünde bir kanaatim var. Ya da cemaat de kendi içinde bu tartışmayı üretebilir. Geri çekilebilir, o ilk tanımladığı hikayeye uygun bir harekete dönüşür. Ya da siya- sileşir, parti kurar. Ama aynen devam edemez. Ya geriye doğru çekilecek ya da başka bir siyasi alanda meşru bir kimlik edinecek. Diyelim ki parti kurdular… Hemen kısa vadede bir sonuç üretmez. Yani hemen 2015 seçimlerine dönük bir sonuç üretmez. Demokratik bakış yok Seçim öncesi yaşanan kavgayı nasıl tanımlıyorsunuz? Kavganın iki boyutu var. Bir tanesi, yeninin nasıl olacağı kavgası. Bir tanesi de yeniyi tümden reddedenler. Bir de tabi daha arada uzlaşma arayan bir zihniyet. Diyelim devlet mekanizmasını bürokraside kabullendik. Ancak mevcut güvenlikçi sert politikalarla işin sürdürülemeyeceği ortada, çatışan güçlerin hiçbirisinde demokratik bakış yok. Asker, eskiden olduğu kadar güçlü olmayabilir ama merkezi kurumlarda güvenlikçi bakışlar ağırlığını artırıyor. Sorun şu ki bu krizleri, bugünün hayatına yetmeyen bir sistemde yaşıyor olduğumuz için, 1-2-4 ay sonra başka bir mesele etrafında yine kriz yaşanmış olacak. Mesele sistemin yetersizliği. Bu kriz bir yandan da devletin, yönetimin, hukukun bugünkü hayata ve ihtiyaçlara yetmemesinden kaynaklanıyor. Belirleyici Erdoğan Peki, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde neler olacak? Seçimden önce; Ak Parti % 40′ın altında kalırsa başka, %40-45 arasında olursa başka, %45′in üzerindeyse başka bir durum diye yazmıştım. Şimdi %45′in üstünde kaldığına göre birincisi, artık şunu kabul etmeliyiz ki cumhurbaşkanlığı seçiminin başat aktörü Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’dır. Yani cumhurbaşkanlığı seçiminin gidişatını onun kararı belirleyecek. Kendisi olmak ister mi istemez mi ayrı tartışma ama Ak Parti kararı belirleyecek. Ve burada çok özel bir ittifak üretmesi de gerekmiyor.

İLK TURDA YÜZDE

50 İki turlu bir seçim olduğu için, birinci turda seçilmese bile doğal hayatın doğal ittifakları üzerinden bile % 50′yi aşacak görünüyor gösterdiği aday. Ama bir yandan da şu seçimden sonra yaşananlara bakınca da cumhurbaşkanlığı seçimine kadar da, 17 Aralık’ta başlamış olan gerilimli sürecin devam edeceği görülüyor. Burada sadece bizim partilerimizin değil, Batı’nın da Amerika’nın da yeniden durum değerlendirmesi yapacağını sanıyorum. Herkes de herhalde şu tespitten yola çıkacak; ‘Evet, Ak Parti belirleyici’. Dolayısıyla eğer Ak Parti’nin adayının seçilmesini istemiyorsanız bu yalnızca 17 Aralık’tan beri süren tape yayınlamak, görüntü sızdırmak gibi yöntemlerle halledilebilir bir mesele değil.

TÜRKİYE İÇİN BİR İLK

İkincisi cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye’de siyasi tarihimiz için ilk deneme olacak. İlk kez cumhurbaşkanını halk oyuyla seçmiş olacağız. Ben, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bittiği günden itibaren üç partide de ciddi bir değişim dinamiğinin çalışmaya başlayacağını düşünüyorum. Bu tartışma Ak Parti’de de %45-46′lık oy nedeniyle cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasına kalmış oldu. Muhalefetin üzerine etkisi ne olur? Muhalefet, Ak Parti’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın gösterdiği adayın gücünü- ben Tayyip Erdoğan’ın aday olmayı planladığını düşünüyorum- bozmak istiyorsa söylenecek şey ‘Tayyip Erdoğan’ı çıkarttıralım, çıkarttırmayalım’ dilinden olduğu sürece bir ittifak üretemez. Çünkü o zaman MHP seçmeninin bir kısmı Ak Parti’ye doğru kayabilir.

İKİ TÜRLÜ SENARYO VAR

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ana belirleyicisi de Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan olacak. Orada iki tür senaryo olabilir. Birincisi, Tayyip Bey cumhurbaşkanı olmak istiyorsa, muhtemelen de seçilir, önemli olan partinin yani hükümetin başkanının kim olacağı ve o genel başkana bağlı olarak da partinin yönetiminde ve ideolojisinde bir değişiklik olup olmayacağıdır. İkinci seçenek de Tayyip Bey üç dönem özelliğini kaldırır, devam eder. Başka bir aday çıkarırlar. Seçmen kimlikler üzerinden oy verdi 30 Mart’ta seçmen hangi partiye ne dedi? Her şeyden önce bu seçimlerin belirleyici iki unsuru var; kutuplaşma ve seçmen. Seçmen ne yerel sorunlar ne de adaylar üzerinden tercihte bulundu. Kutuplaşmanın da bir sonucu olarak tercihini bunların dışında kimlikler üzerinden yaptı. Dolayısıyla da kendi kimliğine daha yakın duran kesimi desteklemiş oldu. İktidarı nasıl analiz ettiniz? Ak Parti’nin seçmeni az da olsa iktidara yönelik eleştirel pozisyonunu artırdı. Ülkenin sorunlarını kim çözer, başbakan kim olsun gibi konulardan baktığınızda ise Ak Parti seçmeninin %95′i partisiyle ilişkisinde son derece hoşnut ve özgüveni yüksek görünüyordu. Bu oranlar CHP’de ise yarı yarıya. CHP seçmeninin % 55′i partisinden memnun bir şekilde oy veriyor olsa da yarıya yakını son derece eleştirel bir pozisyondan partisine bakıyor. 17 Aralık sonrasında bu oran bir miktar CHP için arttı. Ak Parti’deki bu % 95′lik güven bir miktar geriledi. Dolayıyla bu yolsuzluk meselesi hiç etkili olmadı diye- meyiz. Ama bunun yanısıra aynı seçmen, yolsuzluk meselesi dışında bir operasyon ya da komplo ol- duğunu düşünüyor. Sebepleri nedir? Çünkü muhalefet, siyasi gündemi ve tartışmaları yönetme kapasitesine ve belirleme gücüne sahip değil. Gündemi ve zemini sonuç olarak Ak Parti ve Erdoğan belirliyor ama muhalefet yine de başka türden tartışmalar açarak bunu yapabilirdi. Muhalefet meseleyi çok kategorik bir muhalefete indirgedi. Her konuya bir Ak Parti ya da Tayyip Erdoğan eleştirisinden baktı. Ülkenin ihtiyaç ve talepleri es geçildi. CHP bu topluma güven veremedi Muhalefetin başka kusuru yok muydu? Muhalefet hem kavgacı hem çözümün dışında tutuyor kendisini. Bu da seçmene bir biçimde yansıyor. Muhalefetin bir başka eksikliği, tartışmayı sürekli olarak cumhurbaşkanlığı, laiklik, anayasa gibi soyut yerlerden sürdürmesi. Hâlbuki CHP’nin de MHP’nin de Ak Parti’ye göre görece eksikliklerinden bir tanesi, örgütlerinin ve faaliyetlerinin gündelik hayattan ve sokaktan kopmuş olması. Gündelik hayatta yok olmak, onlarda giderek kendi içlerine doğru büzülen ve kapatan bir süreç olarak çalışıyor. O zaman da mesele soyut tartışmalara ya da niyet okumalara kilitleniyor. Kişiselleştirilmiş bir siyasi kavga diyebilir miyiz? Aslında her partinin bir ‘Türkiyelileşme’ ihtiyacı var, sadece BDP’nin değil. İş ‘Hangi doğru en doğru?’ kavgasına dönüştüğü zaman çözüm üretemiyoruz. Çünkü şöyle bir sorun var, Ak Parti % 45 oy aldı, bir kez daha iktidarını perçinledi ama bunun ürettiği paradoksal bir durum var. O da şu, Ak Parti bir yandan böyle bir kimlik ve gerilim üzerine oturtunca her şeyi yüksek oy desteğini sürdürecek görünüyor. Ama bir yandan da karşı kutbu köpürten bir başka süreç çalışıyor olduğu için, tek taraflı değil. Öte yandan da yaşamın içinde veya siyaset zemininde sürtünme kat sayısı artıyor. Bu da bizim selametimize değil. Muhalefet sorunu kendinde değil de halkta görüyor… Evet ama bu doğru değil. Seçmen önce hanenin dirlik düzenliği yani geçimi, çocukların eğitim ihtiyacı, hane halkının sağlık ihtiyacı ve güvenlik ihtiyacına bakar. Ancak bu dört unsur var ve sağlamsa hayat tarzımız, ideolojimiz, kimliğimiz çalışmaya başlıyor. 40 yıl doğru dürüst bir şey yapılmamış bir ülkede, sebepleri için ister konjonktür, ister dünya, ister sıcak pazar imkânı, ne derseniz deyin Ak Parti’nin heybesinde azımsanmayacak bir artı puan var. Bunu yok sayamayız. Ak Parti burada heybesinde bir artı puan taşıyor. Halbuki CHP’nin yaptığı bir şey yok ortada. Heybesinde artı veya eksi bir şey yok . Topluma bir güven vermiş de değil. Liderler istedi diye taban birleşmez Cemaat- CHP ittifakında gördüğümüz gibi… Evet. 2007 seçimlerinden önceydi, Erkan Mumcu’yla Mehmet Ağar; Doğru Yol ve ANAP. O zaman da anlatmaya çalıştık. Çünkü 20 yıldır birbirine küfreden iki alt küme birdenbire, iki kişi el sıkıştı diye geçmişi unutur mu? Mesela bir gerilimde MHP tabanının bir kısmı Ak Parti’ye doğru kayar. Dolayısıyla siyasi aktörlerin, kim kimle birleşirse % 50 alır gibi bir siyasi okuma yapması yanlış. O yüzden böyle bir ittifak arayışına gerek olduğunu sanmıyorum. Birinci turda değilse de ikinci turda Ak Parti adayı seçilir. Cumhurbaşkanının yetkilerinin bu hali korunur mu? Böyle bir ihtimal var. Yasa yapma gücü Ak Parti’nin elinde olduğu için Erdoğan’ın ya da Ak Parti’nin ihtiyaç duyacağı değişiklikleri yapma yetkisi de mevcut olacaktır. Fiili yarı-başkanlığa geçiş olabilir. Asıl soru kim başbakan olacak sorusudur. Seçim öncesi yaşananları içim sistem krizi demiştiniz. Türkiye’nin devlet ve yönetim yapısı, hukuki tanımı yargı da dahil, bugünün hayatına yetmiyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal sorunların çözümüne de yetmiyor. Sorun çözme kapasitesi yok bu yapının.

Kaynak: YENİ ŞAFAK

Hz. Nuh ve Tufan

 

Makalemizde aşağıdaki hususları incelemeye çalışacağız.

1- Hz. Nuh’un kavminin vefasızlığı, küfürde ısrarı ve isyanı,

2- Hz. Nuh’un bedduası,

3- Hz. Nuh’un kavminin başına gelenler,

4- Türkiye mübarek bir vatandır,

5- Hz. Nuh’un gemi yapması,

6- Hz. Nuh’un gemisi nerede ?

 

1- NUH’UN KAVMİNİN KÜFÜRDE ISRARI VE İSYANI

Nuh(as)’ın kavmini Allah’a imana davet etmesi ve kavmiyle olan mücadelesini Cenab-ı Hak şöyle anlatmaktadır:

“Andolsun, biz Nuh’u kavmine elçi gönderdik. Onlara: ‘Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

Allah’tan başkasına tapmayın! Ben size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum.

‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüz ü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.’

 

(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve o bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?

Ey Kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, cahilce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

Ey Kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’tan (O’nun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?

Ben size: ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.’

Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabını) bize getir!’

(Hud Suresi, ayet: 25-32)

 

2- NUH’UN BEDDUASI

Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlerden Nuh’un davetini, buna karşılık kavminin cevabını ve aralarında asırlarca devam eden tartışmaları öğrenmiş bulunuyoruz. Kavminin Nuh’u dinlememesi ve küfürlerinde inatla ısrar etmeleri neticesinde Hz. Nuh 950 sene tahammül etmiştir. (Ankebut Suresi, ayet: 14)

Allah-u Tealâ Hazretleri Nuh’a kavmiyle ilgili olarak;

“Nuh’a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla iman etmeyecek. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme. Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap, Hak’tan sapan zalimler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar muhakkak boğulacaklardır.”

(Hud Suresi, ayet: 36-37) haberi ve emri geldikten sonra sabrı taşmış ve Cenab-ı Hakk’a şöyle dua etmiştir:

“Nuh: “ Rabbim! Dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlâksız nankör insanlar doğururlar(yetiştirirler)”

(Nuh Suresi, ayet: 26-27)

 

3- NUH’UN KAVMİNİN BAŞINA GELENLER

Nuh(AS)’ ın kavmi için yaptığı bu bedduadan sonra Nuh’un kavminin başına gelenleri de yine Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz. Gelin birlikte şu ayetleri dikkat ve ibretle okuyalım:

“Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh’a dedi ki: Canlı çeşitlerinin her birinden iki eş ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle. Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti. (Hz. Peygamberin amcası Abbas’ın oğlu Abdullah’ın Hz. Peygamberden bizlere naklettiğine göre Hz. Nuh’a inananların sayısı 80 kişiydi)

(İbni Kesir Tefsir, (Üç ciltlik olan) c: 2, s: 221-222)

“Nuh dedi ki: ‘Gemiye binin! O’nun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan pek esirgeyendir.’

Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: ‘Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma!’ diye seslendi.

Oğlu. Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): ‘Bugün Allah’ın emrinden (azabından), koruyacak merhamet sahibi Allah’tan başka kimse yoktur.’ dedi. Derken aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

(Nihayet) ‘Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!’ denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cudi (dağının) üzerine yerleşti. Ve: ‘O zalimler topluluğunun canı cehenneme!’ denildi.”

(Hud Suresi, ayet: 40-44)

Nuh (as) ve kavminin başına gelenleri Kur’an bizlere böyle haber vermektedir. Peygamberlerine vefasızlık eden ve putlara tapmaya devam eden Nuh’un kavminin hazin sonunu öğrendik. Peki Nuh (as) ile birlikte bu büyük tufandan kurtulanlar yeryüzünün hangi bölgesine yerleştiler ve hangi bölgesinde yaşadılar? Aşağıda mealini vereceğimiz ayetler bu konuya açıklık getirmiştir. Peygamber efendimizin bizlere tavsiyesi nedir? İşte bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

 

4- TÜRKİYE MÜBAREK BİR VATANDIR

Allah-u Tealâ Hazretleri nasıl ki Hz. Peygambere Mirac gecesinde Hicret duasını öğretmiş ve hicret emrine işaret buyurmuş ise (İsra Suresi, ayet: 80), Nuh(AS)’a da bulundukları yerden ayrılmalarını ve mübarek bir yeri vatan olarak kendilerine verilmesi için dua yapmalarını emrederek şöyle buyurmuştur:

“Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde: ‘Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.’ de. Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen iskan edenlerin en hayırlısısın’”

(Mü’minun Suresi, ayet:28-29)

Allah-u Tealâ Hazretleri de, bu dua ile mübarek bir vatan isteyen Hz. Nuh’u ve beraberindeki müminleri cennet vatanımıza iskan etmiştir. Dolayısıyla beşeriyetin ikinci atası olan Hz. Nuh ülkemizde, bu mübarek topraklarda yaşamıştır. Peygamberler diyarı ve sahabe yurdu olan, büyük devlet adamları, ilim adamları ve komutanlar yetiştiren vatanımızın kıymetini iyi bilelim. Bu duygularla vatanımızı daha çok korumaya, güçlendirmeye ve güzelleştirmeye çalışalım. Unutmayalım ki bu vatan bize Peygamberlerin, sahabelerin ve milyonlarca kefensiz yatan şehitlerimizin mübarek emanetidir.

 

5- HZ. NUH’UN GEMİ YAPMASI

Nuh (as) Cenab-ı Hak’tan gemi yap (Hud Suresi, ayet: 37) emrini aldıktan sonra saç ağacı dikti. Ağaçlar kırk yılda yetişti. Bunlardan iki yıl tahta biçti. Üç yılda gemiyi yaptı.

Geminin uzunluğu, 600 metre, eni 300 metre. Gemi üç katlı, her kat 5 metre yükseklikte idi. Her katta küçük pencereler vardı.

Geminin diğer özellikleri: Başı horoz başı, karnı kuş karnı, kuyruğu horoz kuyruğu gibi idi.

Geminin yapılması bittikten sonra ziftlendi.

Geminin yolcuları: 950 senede kendisine iman eden 80 kadar mü’min. (Hud Suresi, ayet: 40 ve Hadis-i Şerifler)

Gemiye dört oğlundan Ham, Sam ve Yafes bindi. Çünkü bunlar mü’mindi. Hanımıyla Yam isimli oğlu iman etmeyenlerden oldukları için gemiye binmeyerek boğuldular.

Hareket tarihi 10 Recep, karaya çıkış 10 Muharrem. Böylece denizlerdeki yolculuk altı ay devam etti. Tufan ile birlikte yeryüzünde gemide bulunanlardan başka bir tek insan ve bir tek kalmayarak yok oldu.

Hz. Nuh’a Cenab-ı Hak tarafından hareket emri verilince gökler su boşaltmaya, yerler su fışkırtmaya başladı. Sular sıcak ve pis kokulu idi.

Tufanla birlikte dünya bambaşka bir dünya oldu. Ayın, güneşin ışığı karardığı için dünya karanlık içinde kaldı. Böylece gece gündüz bir oldu. Bu durum kırk gün devam etti.

Seller taşmadık, aşmadık yer bırakmadı.

 

TUFANDA BABA VE ANNE ŞEFKATİ

Baba Şefkati: Karalar denizler haline gelip Nuh’un gemisi hareket etmeye başlayınca gemiyi uzaktan seyreden, sular içinde kalan oğlu Yam’a, Hz. Nuh: “Gel oğlum gemiye bin, boğulacaksın” diye seslendi. Oğlu; “Binmem, beni sudan koruyacak dağa sığınırım” dedi. Bir müddet sonra babasının gözleri önünde boğuldu.

Anne Şefkati: Nuh (as) inanmayan bir anne küçük çocuğuyla dağa tırmandı. Su yükseldikçe çocuğu yukarı kaldırıyordu. En son eliyle başının üzerine kaldırdı. İmansız olduğu için anne ve çocuk da boğuldu.

Cenab-ı Hakk’ın tufanla ilgili takdiri yerine gelince semaya; “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök suyunu tut” dedi. Su çekildi. İş bitirildi ve gemi de Cudi Dağı’nın üzerine yerleşti.

ŞEREFLİ ÜÇ DAĞ: Cudi Nuh’la, Tur Musa ile, Hira Nur Dağı Muhammed ile şeref kazandı.

 

6- HAZRETİ NUH’UN GEMİSİ NERDE

Kuran-ı Kerim, Hut suresi ayet 40’a göre gemi Cudi Dağında demir attı.

Bir takım siyasi amaçlı insanlar Hazreti Nuh’un gemisini Ağrı dağında aradılar, hâlâ orada arıyorlar. Halbuki, tufanı yaratan, yaşatan Cenab-ı Hak Hut suresinde Cudi Dağına demirlediğini gemidekilerin de burada hayata başladıklarını bildiriyor. Geminin Cudi Dağında olduğu o kadar bilinmektedir ki şairlerin şiirlerinde bile dile getirilmektedir.

 

Tırmanıp Ağrının başına /Yorma gel kendini boşuna

Maksadın keşif ise gemiyi/Düş Cudi Dağında peşine

 

Cenab-ı Hak bizleri kurtuluş gemisine binenlerden eylesin. Amin…

(Geniş bilgi için, “Peygamberler Tarihi, Mustafa Asım Köksal, cilt: 1, s: 88-113’e bakınız.)

 

MUSTAFA KABÇI/Bayrak Dergisi