21. yy’a Girdik mi?

0

Böyle bir soruyu biri size sorarsa “2019’dayız, görmüyor musun” dersiniz. Hatta “21. yy’a gireli 19 yıl oldu daha farkında değil misin” diyerek adamla dalga bile geçersiniz.  Ama bu cevaplara rağmen ben ısrarla aynı soruyu soracağım. “21. yy’a girdik mi, yoksa hâlâ 20. yy’da mı yaşıyoruz?”

Biz 21. yy’a Girmedik, Hâlâ 20. yy’da Devam Ediyoruz!

Takvimlerin değişikliği sizi aldatmasın. Önemli olan zihni ve eylemsel değişimlerdir. Sormak isterim; söylem ve eylemlere baktığınızda size farklı bir yüzyıla girdiğinizi gösteren emareler var mı?

Mesela 20. yy’a giriş tarihi 1945’tir. 1918’de biten I. Dünya Savaşı, 19. yy zihniyetinin son ürünü idi. 19.yy “emperyalizm ve sömürgenin” yüzyılıydı. Bu yüzyılın bir sıkışmasının sonucu I. Dünya Savaşı ortaya çıktı. 19. yy ruhunun gerçek yüzü Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıyla ortaya çıktı. 19. yy kafası, yani “güçlü olan haklıdır” mantığı, Paris Barış Konferansı’nda İngiltere’nin takındığı rolle kafalara kazındı.

  1. yy’ı İlk Yakalayan Lenin Oldu.

1917’de Bolşevik Devrimi 20. yy’ın ana renklerini üzerinde barındırıyordu. Yeni yüzyıldaki “zamanın ruhuideolojiydi. Tam bu noktada size bir ipucu vereyim; yeni yüzyıla girip girmediğinizi anlamak için “zamanın ruhuna” bakın. Ruslar ise 20. yy’ın ruhunu yakaladılar. Bu esasa göre yeni yüzyılın devletini inşa ettiler. Yeni yüzyıl ideolojilerin, inançların yerine geçtiği bir çağdı. Bu yüzyılda insanlar maymundan geldiklerine inanıyor, dini dogma olarak görüp artık bittiğini kendilerini inandırmaya çalışıyorlardı. Nitekim Hitler’den Mussolini’ye, Stalin’den Mao’ya kadar “yüzyıl kendi çocuklarını doğurdu”.

20.yy’ın Rengi: “Ben ve Öteki”

Bu yüzyıl, 1945’ten sonra dünyaya “siyah ve beyaz olarak bakılmasını”, “ben ve öteki kavramını”, “ben ve düşmanlar” kavramlarını öğretti. Bunların sonucu olarak, II. Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan öldü. Tarihin hiçbir zamanında bu yüzyıldaki gibi “insanlık katliamına” şahit olunmadı. Hiroşima’ya atılan atom bombası 20. yy’a girdiğimizi ve bu çağın diğer asırlardan farklı olduğunu bize gösterdi. Bu devir insanları ve ülkeleri “ideolojilerine göre” sınıflandırdı. “Hep bana, yok sana” sloganları hayat felsefesi oldu.  Sözde, Kapitalizm’in düşmanı Komünizm oldu.

Barış adına daha çok silahlanan, çevreyi katleden, yaşanabilir bir dünyayı yaşanmaz hale getiren, acımasız “izmler” yarışı bu yüzyılın ruhu oldu. Sevgi, saygı, inanç, dostluk, arkadaşlık, insanlık, erdem ve ahlak gibi kavramlar iktidar ve para kazanma hırsıyla anlamsızlaştırılıp içleri boşaltıldı.

İslam Dünyası, “İslam’ı” Kaybetti.

İslam dünyası İslam’dan uzaklaşarak “herkesin ayrı bir İslam anlayışı” ortaya çıktı. Kıble kaybedildi. Kâbe’nin etrafında kuleler yükseldi. Çölün ortasında gökdelenler gelişmişlik sembolü olarak, İslam ülkelerine modernlik adı altında sunuldu. Şimdi size tekrar sormak istiyorum. Yaşadığınız şehirdeki binalara, metrolardaki insanlara, sokaktaki evsizlere, bir suya muhtaç sokak hayvanlarına baktığınızda 21. yy’a girdiğinizi mi görüyorsunuz, yoksa biz hâlâ 20. yy’da mı geziniyoruz?

 

  1. yy’a Girmeye Az Kaldı..

Her yüzyıl kendi ruhunu getirir. 21. yy’da “ben ve öteki yok”, “biz varız” diyecek çocuklar göreceksiniz. Bunlar hâlâ yoksa bekleyin biraz daha derim. Burada iki seçeneğe doğru yüzyıl akmaya başlayacak: ya daha iyi ya da daha kötüye… Bunu nereden anlarız derseniz cevap gayet basittir. Önce söylemler değişir.  Bunları düşünen ve dertlenenler ifade ederler. Sonra hareket ve icraatlar hayatın her evresinde kendini belli eder. Ondan sonra değişim kaçınılmaz olur. Bazen erken çıkışlar olur. Wilson, Milletler Cemiyeti teklifini 1919 yılında etmesine rağmen, Birleşmiş Milletler 1945 sornası kurula bildi.

21.yy’ın Belirtileri Başladı.

Toplumsal sıkışmalar, maddi ve manevi boyutta, yeni yüzyılın gelişinin habercisidir. Bugün Kapitalizm’in önderliğini Komünist Çin yapmaya başladı. Bu 20. yy’ın son çırpınışlarıdır. Uluslararası ilişiklerde, ekonomide, manevi boyutta dünyada sıkışmalar artıyor. Tekrarlar çoğalıyor. Tekerlekler patinaj yapıyor. Ne kadar gaza basılsa da arabalar hareket etmiyor. Bu sıkışmalar kötüye doğru değil, iyiye doğru akışın işaretidir. Zira tüm bu sıkışmalar geçiş evresini ihtiva etmektedir. Ama geçiş evresi olmadan süreç tamamlanmaz. Geçiş evresi melez olur. Bu evre her iki yüzyılın refleks ve rengini barındırır. Sıkıntılardan biri de geçiş evresinde kalınmasıdır. Geçiş evresinde kalan ülkeler o yüzyılı kaybederler. Geçiş sonrasında ise esas asır gelir. Türkiye’ye ne olacak diye sorarsanız, merak etmeyin Türkiye 20. yy’a kıyasla bu yüzyılda maddi ve manevi olarak daha ileri seviyede ve etkin olacak…