Bir Beyaz Sevda-3

0

Rüzgarla birlikte dans eden yağmur damlaları gece boyunca hiç durmamıştı. Ağaçlar esen şiddetli rüzgara karşı hafif sallanarak bu ahenge ayak uydurmuş olsada fırtınalı bir gecenin sabahında yeniden güneş doğuyordu. Yağmur damlaları ile yıkanan doğa cıvıl cıvıl uyanıyordu yeniden. Eline aldığı iri kıyım kütüğü, küllenmeye başlayan şöminenin içerisine atan Rıza efendi, alevlenen şöminenin kenarına oturuverdi. Ahmet uyanmadan önce, ilk sayfasına osmanlıca notlar düştüğü kara kaplı kalın defterini incelemek istiyordu. “Gençler ümitleriyle, ihtiyarlar hatıralarıyla yaşarlar” diyordu Fransız bir atasözü, Rıza efendi bu sözün doğruluğuna şimdi daha çok inanıyordu. Oysa “ömrün dokunulmaz külüdür hatıralar” sözünün yazarı Cemil Meriç’i de çok severdi  Rıza efendi. Çünkü her insanın gönül deryasında sakladığı bir hikayesi vardır. Ufak bir dokunuşla, yaşanılmış bir çok anı çıkagelirdi ansızın. Kimi zaman, sayısızca güçlü insanların zayıf yönleriydi hatıralar. Unutmak üzerine fıtrata sahip olan insanoğlu, eğer unutamasaydı geçmişe hapsolur ve geleceği yaşayamazdı. Bu sebepten ötürüdür ki anılarını hatıra defterine duyguları ile yoğurup, mürekkep ile kazımıştı Rıza efendi. Bir kaç sayfa çevirince karşısında birden bire genç, gözlerinde azim, yüreği yangın yeri civan mert bir delikanlıyı görüverdi Rıza efendi;

“ Nihayet bahar mehvisimi Akçahisar’a da gelebildi. Ardımızda sırtımızı yasladığımız yalçın dağlar, önümüzde baltık denizine kadar dümdüz verimli yeşillikler. 1912 yılına kadar ohri sancağına bağlı olan Akçahisar artık İşkodra vilayetine bağlı. Dedem kafkaslardan geldiği için bir ayağımız dağlıdır bizim, anam Anadolu’dan olduğu için bir ayağımız da bağlıdır bizim. Şimdilerde dedemin hiç görmediğim diyarı kafkas dağlarını andıran balkanların kalesi Kruya dağlarındayız. Küçük ama herkese yetebilecek bir evim var. Yanı başımızdaki soğağı yürüyünce Pazar Camii, yolun sonundan sola dönünce de Dolma Tekkesi’ne varılıyor. Arnavut komşularımız bizlere öz diyarımızdaki sıcaklığı aratmıyor. Ramazan ayı teravih namazlarında insanlar sokaklara kadar taştığı için her yerde kandiller yakılıyor. Hoş sohbetli dervişlerinin olduğu Dolma Tekkesi’nin bereketi ise hiç eksilmiyor. Akıl ile hikmetin toplumu nakış nakış işlediği Arnavut coğrafyasının kalbi konumundadır Akçahisar, diğer ismi ile Kurje. Balkan coğrafyasında İslam’ın yayılmasını sistematik olarak sağlayan yesevi geleneğinin önemli isimlerinden olan Sarı Saltuk Dede’nin kabrinin de bu dağlarda biryerlerde olduğu biliniyor.

Stratejik konumu açısından bu bölge Arnavut milli kimliğinin ve direnişin sembolü haline gelmiştir. Bu sebepten ötürü burada yaşanan hareketlilikleri rapor etmek üzere görevli olarak buraya tayin oldum. Yugoslavya büyük oynuyor. Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Makedonlar, Sırplar ve Hırvatlar bölgenin yaşayan millet kavramını oluşturmaktadır. Kadim bir kültüre sahip bu topraklara huzur hakim gibi görünse de karışması için ufak dokunuşlar yeterli. Bazı zamanlar ihtiyaçlarım için oldukça gelişmiş olan, İtalyan mimarisini anımsatan Tiran’a gidiyorum. Tiran yapı olarak Roma’ya şehrine benzemeye çalışsa da halkın çoğunu Arnavutlar ve Türkler oluşturmakta. Tiran meydanda yer alan Edhem Bey Camii ise yaklaşık yüz yıl önce ecdad tarafından inşa edilmiş ince işlemeli, mütevazı ve tarihi bir sanat eseri. Aynı bölgeye yakın olan konumda yer alan katolik kilisesi ile ortodoks kilisesine giden cemaat hep birlikte sevgi dilini konuşabilmektedirler. Yazları çok sıcak, kışları ise eşşek donduran soğuğu olan bu sevda diyarında en çok kitap okumayı, ha bir de şiir yazmayı seviyorum. Ayrıca kitap almak için gittiğim kitapçıda her seferinde ismini sormayı unuttuğum tatlı bir hamımefendi var. Gerçekten kitap almaya mı gidiyorum yoksa gönül sokaklarımda kandiller yakan o gönül çeleni görmeye mi gidiyorum? Doğrusunu söylemek gerekirse bunun cevabını bende bilemiyorum. Sempatik bir dilleri var ve bende bazılarını öğrendim; përshëndetje (merhaba), si jeni (nasılsın), faleminderit (teşekkür ederim) ve mire u pafshim (görüşmek üzere).

İstanbul’dan aynı mektepten mezun olduğum, Edhem Bey Camii hocası Mustafa’yı ziyaret ettim. Mustafa ise yanakları pembe, gönlü sıcak, sır küpü bir insandı. Daha önce görev yaptığı Üsküp Murat Paşa Camii’den ötürü müdür bilinmez ama Üsküp hayranlığı neredeyse camii cemaati tarafından da bilinir hale geldi. Mustafa’nın makedonca bilmesi çoğu zaman Üsküp’te çok işime yarıyordu. Senin sayfalarını daha çok yazacağız kara kaplı defterim benim ama şimdilik bana müsade.”

Öylesine kitabın içerisine dalmıştı ki Rıza efendi, Ahmet çoktan uyanmış ve neredeyse on iki dakikadır dedesini izlemekteydi. Karnından yankılanan gurultu ile dedesinin boynuna atlayan Ahmet dedesini bir rüyadan uyandırmışçasına irkiltti.Kitabı şöminenin üzerine bırakan Rıza efendi Ahmetin Elinden tutarak;

– Nga armiku ruhem vete nga miku me ruajte Zoti.

– Dede sen ne dedin öyle bakim. Bak kötü birşey dedinse külahları değişiriz ha vızzooo.

– Ne yapayım, bunca yıl balkanlarda kaldım beni kimse korkutmadı senin beni korkuttuğun kadar. Bende Arnavutça; “Düşmanından kendim korunurum, dostumdan Allah korusun” dedim.

– Bak ben öyle senin düşmanlarına benzemem he kurt gibi acıktım seni yerim şimdi.

Torununun elinden tutan Rıza efendi herzamanki gibi kurulu olan sofraya torunu Ahmet ile birlikte oturdu. Gülbahar sultan ise bahçeden toplamış olduğu domatesleri doğramış, tavada krep yapmış ve çayları bardaklara dolduruyordu. Rıza efendi Gülbahar sultana dönerek;

– Te dua jeta ime.

Gülbahar sultan ise aynı güzellikte Arnavutça cevap verdi;

– Edhe unë të dua.