Bir Beyaz Sevda-4

0

Bektaşiliğin yeniden hayat bulduğu ,Sarı Saltuk’un muhabbeti elleri ile gönüllere yerleştirdiği sevda topraklarının adı idi balkanlar. Arnavutluk’un Akçahisar bölgesinde yer alan Dolma Baba Tekkesi teşkilatlanmanın can damarı görevini üstlenmektedir. Makedonya Kalkandere bölgesinden Harabat Baba tekkesinin dervişleri bu gece Akçahisar’a varabildiler. Akşam yapılacak olan Nevruz programına beni de davet etmişti derviş Hüseyin. Yatsı namazının ardından yola koyuldum ve Arnavut kaldırımı sokaklarda kısa bir süre yürüdükten sonra tekkenin kapısına varabilmiştim. Tekkenin kapısında bir süredir beni bekleyen derviş Hüseyin’i görünce biraz utandım çünkü geç kalmamın mazereti vardı fakat açıklamaktan da imtina ediyordum. Meraklı bakışlarımın ardında saklamaya çalıştığım heyecan derviş Hüseyin’in de dikkati çekmiş olacaktı ki;

“Rıza bey, hayrola inşallah? Bir kusurumuz olursa da affetmenizi gönülden isterim.”

“Estağfirullah dervişim. Heyecanımdan olsa gerek ne yapacağımı bilemedim.”

“Yusuf babanın sohbetine tüm balkanlardan canlar gelir Rıza bey. Bu canlar, canına safa olsun.”

Derviş ile birlikte yürüdükten sonra cem meclisine girdim. Geleneksel kıyafetleri ile sağ tarafta oturan hanımlar. Sol tarafımda ise takkelerini ellerine almış Arnavut ve Makedon erkekler yer almaktaydı. Yavaşça sol bölümdeki tarafa geçerek boş gördüğüm bir köşeye oturdum. Meraklı bakışlarımı gizleyemiyordum. Dikkatlice etrafı izlerken içeri uzun boylu, omuzları geniş, yeşil gözlü, beyaz sakallı, başında beyaza sarılmış yeşil bezli sarığı ve üzerinde beyaz kaftanı olan biri usulca içeriye girerek koyun postundan yapılmış olan halının üzerinde oturuverdi. Tekkenin orta yerinde, herkesi görebilecek ve herkesin de sesini duyabileceği bir yerde oturuyordu Yusuf baba. Mecliste bulunan herkesi göz ucuyla süzerken bir ara kendimi gözgöze buldum. İçimi hafifçe titreten değişik bir bakışı vardı Yusuf babanın. Ortamda derin bir sessizlik, ortamı aydınlatan kandillerin alevi duvarda gölge dansı yapıyordu. Hayatım boyunca gönlüme nakşettiğim ve her kelimesiyle değerli olan sohbetine başladı Yusuf baba;

“Bismillahirrahmanirrahim. Her hayrın başıdır besmele. Muhabbetten hasıl oldu Muhammed, Muhammedsiz olur mu muhabbet? İlimsiz beyhudedir meclis, Ali’siz boşa üfler derviş. Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali… Hepiniz hoş gelmişsiniz, edeple gelen lütufla da gider inşallah. Canlar, kısacık bir ömür içerinde yaprak misali savruluyor insan. Birçoğumuzun kendine göre amaçları, mücadeleleri ve acıları var. Kimimiz ev derdinde, kimimiz ticaret, kimimiz de koltuk derdinde hep bir koşturmaca ile geçiriyoruz zamanı. Oysa ilimden ve hikmetten bihaber. Acelen nedir bir dur yahu… Anadoludan Balkanlara gelen baba Sarı Saltuk’un bu dağlarda ne işi vardı. Sultan I.Murad’ın Priştine’de ne işi vardı. Eyüp El Ensari’nin İstanbul’da ne işi vardı. Yahut gemileri yakarak Endülüs’ü fetheden Tarık Bin Ziyad’ın Cebeli Tarık’ta ne işi vardı. Çünkü hepsi bir gaye uğruna ömürlerini feda etmişlerdi. Bu gaye, Rızayı İlahidir. Yaradanın rızasını gözetmediğimiz hiçbir yolda, iktidar olmuş görünsek dahi muktedir olamayız. Her ne işi yaparsanız yapın lakin amacınız Rızayı İlahi olmalı ki mevla aşılmaz yolları düz eylesin, ırak yolları yakın eylesin. Hikmetler minvalinde hayatı okumayı bilmeli canlar. Candan vazgeçmedikçe can bulamaz, makamdan geçmedikçe makama eremez, şereften kaçmadıkça şeref bulamazsınız.

Kibirlenmek, böbürlenmek mümin gönlünde olmamalıdır. Mümin gönlünü hasetten korumalıdır. Eğer dünya için çalışırsanız dünyayı kaybedersiniz. Oysa hakikat için yaşar iseniz, hem dünyada hem de ahiret mekanında sonsuzluğa erersiniz. Can’ım Yunus neden dağlar tepeler aştıda bir ömrü arayışla geçirdi dersiniz? O ömrünü hakikat yolunda harcarken, hak teala da Yunus’u gönüllere kazıyarak adını yaşattı. Ömrünü boş hevesler uğruna harcayan kaç imparatoru biliyoruz. Emrinde yüz binlerce askeri olan heybetli kaç sultanı tanıyoruz. Bu sepepten ötürüdür ki bir gaye uğrunda incitmeden bu sınavı vermeliyiz. Sanma ki can yalnız sende vardır. Senin etrafında dili olmayan nice canlılar vardır. Söz canım Yunus’tan açılmışken, ne güzel söylemiş Yunus;

“Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül. Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül. Başın olsa da yüksek, gözün enginde gerek, Kibirli yürüyerek, yolu incitme gönül. Mevla verince azma, geri alınca kızma, Tüten ocağı bozma, külü incitme gönül. Dokunur gayretine, karışma hikmetine. Sahibi hürmetine, kulu incitme gönül. Sevmekten geri kalma, yapan ol, yıkan olma. Sevene diken olma, gülü incitme gönül. Konuşmak bize mahsuz, olsa da bir güzel söz, Ya hayır de, ya da sus, dili incitme gönül.”

Eeee Canlar vakit sanırsam baya geç oldu. Baksanıza anlattıklarımız kulaktan gönüle akmaz oldu. Öyleyse nasibiniz de doldu. Bize müsade o vakit. Gök kubbede hoş bir sada daha bırakabildi isek ne mutlu bizlere. Gecemiz hayrolsun.”

Yusuf baba sözü bitirdikten sonra bir süre tekkede vakit geçirdim, sonrasında eve geldim. Mantık çerçevesinde kendimi o kadar kaptırmıştım ki dünyaya, sohbetin birazda olsa gönül dünyamda bahar esintilerine neden olması beni mutlu etmişti. Uykum gelmiyordu. Gökyüzünde dolunay vardı. Şuanda okumakta olduğunuz bu konuşmaları elimden geldiğince yazmaya gayret gösterdim.”

Rıza efendi yine sayfalarca anısı okumuş ve düşüncelere dalmıştı. Bunca bilgiyi Ahmet’e aktarmanın bir yolunu arıyordu. Geçmiş ve gelecek arasındaki bu bağın kopmadan sürmesi gerekiyordu ki gelecek nesiller de kendisi için değil Rızayı İlahiyi gözeten bir gayret içinde yaşamayı sürdürsün. Hele bu teknolojiye esir olan bir nesili düşündükçe de içi sıkılıyordu Rıza efendinin…