Bir Beyaz Sevda-5

0

Havalar iyice ısınmış, cemre çoktan toprağa düşmüştü. Tarlalar ekilmeye, ağaçlar budanmaya, bahçeler temizlenmeye başlıyordu. Rıza efendi çoktan uyanmış, tarlayı ekerken ihtiyacı olan malzemeleri hazırlamış Ahmet’in kahvaltısını bitirmesini bekliyordu. Ahmet sütünü içtikten sonra küçük sarı çizmelerini giydi. Dedesinin ona almış olduğu mavi küçük tırmığını ve küreğini de samanlıktan alarak el arabasının içerisine yerleştirdi. Günlerden Çarşamba idi ve tarlanın ekilme vakti çoktan gelmişti. Traktörün sesi duyulmaya başlayınca Rıza efendi malzemeleri ve Ahmet’i alarak yolun kenarına indi ve önce Ahmet’i sonrasında da malzemeleri traktöre yerleştirdi. Traktörün üzerinde bir süre yol aldıktan sonra tarlaya vardılar. Ahmet tırmığını alarak toprakla oynamaya ve tarlanın içinde koşmaya başladı. Rıza efendi de Özgür ile birlikte tarlanın ekimine başlamışlardı. Traktörün üzerinde bağlı olan büyük tırmık toprağın içerisinde ilerken, diğer taraftan da tüm tarlaya buğday serpiliyordu. Böylece toprağın üzerindeki buğdaylar, traktörün geçtiği yerin ardından toprağın altına iniyordu. İki buçuk saatlik sürenin ardından herkes iyice yorulmuştu ama tarlanın ekim işlemi de sonunda tamamlanmıştı. Güneş tepeye gelmişti ve tarlanın üst tarafında bulunan büyük armut ağacının altındaki gölgeye oturuverdiler. Rıza efendi çantadan çıkardığı çayı, ateşin üzerindeki kara demliğe attı. Çay demlenirken, Özgür de sofrayı kurdu ve ardından sohbet etmeye başladılar. Özgür söze başladı;

“Rıza abi hep soracağım diyorum lakin bir türlü fırsat olmadı. Sen kalk onca ülke gez, türlü türlü devlet görevlerinde bulun ardından gel bu köye yerleş. Yanlış anlama ama niye Avrupa’da kalmadın hayret ediyorum?”

“Bak Ögür, ben bu topraklarda doğdum. Bu topraklarda büyüdüm, dünya üzerinde birçok ülkede görev yaptım ama yine bu topraklara döndüm. Çünkü bu koşan evlat varya Ahmet, onun için burada kalmam gerekiyor. Her fidan, kendi torpağında büyür.”

“Rıza abi, güzel söylüyorsun, hoş konuşuyorsun ama Ahmet burada alacağı eğitimi Avrupada daha iyi almaz mıydı? Avrupanın yaşam kalitesi bizden çok daha ileri seviyede değil mi?”

“Ahh Avrupa… Tüm acıların, gözyaşlarının ve yitik hayallerin müsebbihi Avrupa… Avrupa hiçbir zaman medeni olmamıştır ve olamayacaktır. Çünkü bugün ki varlıklarının ardında, haklı insanların mallarına ve canlarına haksız olarak sahip olmuş bir canavar yatmaktadır. Bügün bizlere güçlü ve medeni görünen çoğu devletlerin tarihleri masum insanların kanları ve gözyaşları ile doludur. Ahmet Avrupa’da iyi bir bilim tekniği öğrenebilir fakat onu ancak bu topraklar insan gibi eğitebilir.”

“Rıza abi, Hadi Avrupa bu gücünü başka ülkeleri sömürerek elde etmiş bunu anladım. Peki bizim bu kadar güçsüz ve cahil kalmamızın sebebi nedir?”

“Özgürüm, biz hiçbir zaman cahil olmadık. Güçsüz olduğumuz, düştüğümüz, yok olmanın kıyısından döndüğümüz zamanlar da oldu ama hep var olduk. Düştüğümüz yerden güçlenerek kalktık. Sancağımızın gölgesi o kadar büyük bir coğrafyaya düşüyor ki biz bu gücü yalnız bu sınırların içerisine değil o gölgenin düştüğü tüm coğrafyalar için kullanıyoruz. Bizim tarihimiz alimler, filozoflar, bilim adamları ve gönül sultanları ile doludur. Batının bugün bilim diye önce çıktığı tüm argümanlarının altında hep biz varız. Bizi bizden alıp, bizi de bize yabancı ettiler bizlerde yabancılaştık.”

Çayın fokurdama sesleri geliyordu, sofra da hazırdı. Özgür demliği eline alarak, bardaklara çayları doldurdu. Çaylar hafif demli olsa da Ahmet için az demli açık olarak doldurdu. Sonrasında taze lavaş ekmeğini böldüler. İçerisine tereyağı sürüp, peynirle birlikte domates ve salatalıkta koyduktan sonra hafifçe tuzladılar. Çayın yanında hele de açık havada en lezzetli yiyecek idi. Vakit ikindiye yaklaşıyordu. Rıza efendi söze tekrar giriverdi;

“Şimdi beni iyi dinle Özgür. Ahmet, seninde kulağın bende olsun. Biz biraz önce toprağa tohum serptik. Buğday tohumu serptik ki başak olsun. Sonrasında düzenli sulayalım, bakımını yapalım, yabani hayvanlardan koruyalım ki onlar da olgunlaşsın boyun büksün bizde hasat yapalım. Başakları patosa vuralım, artığı saman, meyvesi buğday olsun. Buğdayı değirmende dövelim ki un olsun. Unu su ile yoğurup ateşte pişirelim ki aş olsun. Aş olsun ki biraz önceki gibi insan doysun. İşte böyledir insan, başak misali. Toprağa ne ekersen onu biçersin. Çocuğa ne verirsen onu alırsın. Onu nasıl yetiştirirsen verimliliği de öyle olur. Kıymetlidir insan, hiçbir özelliği zayi olamaz. Lakin insan kendisini oldum sansa da hak elinde dövülmeden işe yaramaz, hakikat tavında pişmedikçe aş olamaz. Başak misali olgunlaştıkça boyun büker insan. Hayatta çetin zamanlar gelir ve dik durmaya çalışan nice çınarlar rüzgarın etkisiyle yıkılıverirde başaklar ayakta kalır. Başına türlü türlü musibetler gelir, oysa başına gelen o olaylar seni geleceğe hazırlar ve değerli kılar. Cefa gibi görünenin altında safa yatar. Canın yanar dayanamazsın, oysa bu yakışlar seni faydalı kılar ve olursun. Doğa insanın birer yansımasıdır eğer doğayı doğru okur iseniz insanı okursunuz, hikmeti çözersiniz. Yaratılmış hiçbir nebahat ve hayvanat boşuna yaratılmamıştır aynı zamanda insana mesaj verir. Ayrıca en güzel başaklar bu topraklarda yetişir.”

Herkesi bir düşünce hali almıştı yine. Fakat Rıza efendi onları daha çok zorlamadan konuyu kapattı. Hafifçe şakalaştılar. Sonra yeniden geldikleri traktörün üzerine binerek köye doğru yola koyuldular. Güneş gökyüzünden alçalmaya başlıyor, traktörün sesi ise cırcır böceklerinin sesine karışıyordu…

“Müslüman buğday başağı gibidir. Münafık da çam ağacı gibidir. Buğday başağını rüzgar bir o yana bir bu yana sallar ama deviremez. Çam yıllarca dik durur ama büyük bir fırtınada yıkılır gider. Hayat böyledir.” Hadis-i Şerif.