Bir Garip İnsan

0

Betonlar hegamonyası içerisinde yetişen bir nesil, kadim medeniyetin izini nasıl bulabilir? Kimyasal maddeler ile sokaklardan sildiğimiz tarihi değerleri genç nesillere nasıl hissettirebiliriz? Bedene kavuşmaması için tüm medyatik yayınlarda kovaladığımız derin ruhu şehirlerle nasıl buluşturabiliriz? Ağlamak, sevmek, aşık olmak, özlemek, üzülmek hatta ve hatta bir garip insan olmak kelimelerinin mukadderatını nasıl tayin edebiliriz? Şehirlerin de insanların olduğu gibi kaderleri vardır. Acıları, sevinçleri, heyecanı vardır. Yazı, kışı, gençliği ve yaşlılığı vardır. Rahmetli büyük mimar Turgut Cansever, şehir ile nesil arasındaki ilişkiyi şu şekilde açıklıyordu; “Eğer Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder”. Kendi kültürünün öz değerlerine yabancı, geçmişiyle olan bağı ve mücadelesinden bihaber olan yitik bir nesilden bahsediyorum. Ağlamayı bilmeyen, özlemi tatmamış, hayalleri olmayan ve gönülden sevmenin değerinin farkına halen varamamış kuşaktan bahsediyorum. Maalesef ölüm ve ağlamak kavramlarını da hafızalarımıza yanlış kodladık. Mezarları şehirlerin dışına itmekle, ölümü unutturacağımızı sandık ama iyi yapmadık. Yaşamın güzelliği gibi ölümün de bir güzellik olduğunu unuttuk ve korktuk. Oysa; “ölüm güzel şey, budur perde ardından haber. Hem olmasaydı güzel, hiç ölür müydü Hz. Peygamber?” Dostu dosta, sevgiliyi en sevgiliye, aşığı diyarına kavuşturan bir kavramdır bu yolculuk. Ağlamayı, üzülmeyi, özlemeyi birer zayıflık abidesi olarak algılayıp utandık, sıkıldık ve bundan kaçtık ama bununla da iyi yapmadık. Çünkü ağlamak ruhun gülmesidir, bedenin hafiflemesidir, dertlerin uzaklaşması ve maneviyatın yükselmesidir. Ağlamayan insanlar gülemezler, gülmenin değerini de anlayamazlar. Ağlayamayan insanlar sırıtırlar. Gönülden gülen insanlar bilin ki ağlıyorlardır. Ağlayabiliyorsan anlayabiliyorsundur ve yaşayabiliyorsundur. Üzülebiliyorsan hissedebiliyorsundur. Çünkü üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzülemezler ki!

Gösterişli şatafatlı maddi tüm emareler aslında manevi fakirliğin ve et yığınının birer parçası haline gelmiştir. Sade, sessiz ve temiz olanın daha değerli olduğunu unutturarak değersizleştirdiler. Oysa su gibi berrak ve renksiz olan elmasın, altından daha değerli olmasının sebebi de bu idi. Karbondan meydana gelen elmasın, kömür iken hiçbir değerinin olmadığı ama yılların sessizlliği arasında ve toprağın altında basıncın etkisiyle bir mücevhere dönüşmesinin ardındaki sırların abidesiydi insan. Her insan bir mücevher olma yolunda imkan ve kabiliyete sahiptir. İnsanı doğru besler isen yaşar. Beden nasıl ki acıktığında yemek ihtiyacı zuhur ediyorsa; zihin acıktığında da ihtiyacı olan bilgi ve hikmetle beslemek gerekir. Kalbin ihtiyacı ise samimi muhabbettir, dost sohbeti ile beslemek gerekir. Bedeni beslediğimiz gibi ruhu da beslememiz gerekiyor. Beden için gerekli yiyecekleri alırken ne ölçüde titiz davranıyorsak, ruhu beslerken de o ölçüde titiz davranmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu nedenle kavramları doğru seçmeli, mana deryasını iyi okumalıyız. Unutmayalım, beden hastalanırsa tıbbi çözümü ve şifalı bitkileri bulunabilir. Oysa ruh hastalanırsa ve ya kararırsa tedavisi imkansız hale gelebilir. Ruh ve beden kavramlarının birbirlerini tamamlaması insan-ı kamil olma yolunda bu sebepler dairesinde önemlidir. Kabirlerin şehirlerle iç içe buluşturulmasının pek çok faydası vardır. Ben pek anlamam ama; yerin altındaki ruh, bedenin içindeki ruhu şekillendiriyor da olabilir? Kim bilir…