Budist Diplomasi Hindistan’ın Elini Güçlendirir Mi?

0

Hindistan, 9 Aralık 2018 itibariyle lüks Budist gezi trenine start verdi. Budist tren, 8 gün 7 gece boyunca Budist inancı mensuplarını Hint topraklarındaki önemli dini merkezlere ulaştıracak. Bodh Gaya, Sarnath, Lumbini, Kushinagar, Sravasti, Nalanda gibi Budist dini merkezleri tren güzergahından bazıları. Budist gezi treninin dizaynı seyahat edenlerin rahatlığı düşünülerek tasarlanmış. Tren modern tarzda döşenmiş ve elektrikle çalışan panjurlar, şifreli dolaplar, hava süspansiyonunun sağlanması, duşlu banyolar ve dünya standartlarında restoranlarla yolcuların seyahat boyunca her türlü ihtiyaç ve konforun sağlanması için hemen herşey düşünülmüş. Hindistan’ın Budistler için sunduğu bu altyapı sisteminden beklentisi, Budist turizm oranının yükselmesidir.

Hindistan’daki Budistlerin oranı %1’i bile bulmazken neden Hindistan Budizm’e olan vurgusunu artırdı? Aslında cevap çok net; Çin ile olan rekabetinde Hindistan, kültürel liderlik koltuğunu Çin’e bırakmak istemiyor. Zira Hindistan kültürel diplomasi yürüterek, sadece Çin’i geride bırakmayı değil, küresel kültürel liderlik koltuğunu kapmak istiyor. Bu amaç için Budizm’in değerleri Hindistan için oldukça kıymetli stratejiler sunmakta.

Birincisi Budizm’in kurucusu Buddha, Nepal’de doğmuş olsa da aydınlanmasını Hint topraklarında, bugün Bihar olarak bilinen eyalet sınırlarında, gerçekleştirmişti. Ancak Budizm, doğduğu Hindistan topraklarında uzakta, Doğu ve Güneydoğu Asya’da yaşama ve kökleşme imkanı buldu. Budizm her ne kadar Hindistan’da etkisini kaybetmiş olsa da tarihsel ve dini olarak hala Budizm’in anavatanı olarak görülmekte. Bu açıdan bahsi geçen bölgelerdeki Budist inananlar, Hindistan’a hala dini anlamda bağlılıklarını sürdürmekteler. Zira Budistler için 8 önemli dini merkezin 7 tanesi Hindistan bünyesinde bulunmakta.

Tarihsel olarak değerlendirildiğinde Hindistan, her halükarda üstünlüğü elinde bulunduruyor. Budizm, Hindistan’da doğduğunda dönemin Brahmanizm olarak bilinen, Hindu din adamlarının egemen olduğu dini bir yapı hakimdi. Buddha ise, Brahmanizm’e karşı çıktı ve dolayısıyla Hinduizm’in temel öğretilerini reddetti. Kast sistemini, Tanrı kavramını, Brahmanların üstünlüğünü koruyan Sanskrit dilini vb. birçok temel Hindu dini öğretilerine başkaldırarak kendi felsefesini ortaya koydu. Bu anlamda Budizm’in, anarşist bir duruşu da vardır. M.Ö. 5. yüzyılda Hint topraklarında doğan Budist öğreti, yaklaşık iki yüzyıl sonra Hint tarihinde bilinen en büyük devlet olan Maurya İmparatorluğu’nun hükümdarlarından Ashoka’nın Budizm’i benimsemesiyle devlet dini haline geldi ve altın çağını yaşadı. Horasan, Mısır, Suriye, Makedonya, Yunanistan gibi uzak yerlere Ashoka elçiler gönderip Budizm öğretilerine dair anıtlar diktirdi. Yani Budizm’in sınırları artık Hindistan topraklarını aşmıştı. Ancak asıl derinliğini Batı’da değil Doğu’da buldu. Hint topraklarında ise Hinduizm’in temel direkleri olan Brahmanlar, bir şekilde anarşist Budizm’i kontrol altına alıp, onu kontrol etmeyi başardılar. M.S. 7-9. yüzyıl arasında ise Budist etki Hint topraklarından tamamen silindi.

Tam da bu noktada Hindistan açısından neden Hinduizm değil de Budizm’in daha büyük bir kültürel diplomasi aracı olduğu sorusunun cevaplanması gerekir. Bunun ardında yatan sebep, Hinduizm’in kendi yapısı içinde saklıdır. Zira Hinduizm’in dini değerleri düşünüldüğünde sonradan Hindu olmanın mümkün olmadığı görülecektir. Ancak Budizm’de öyle bir doktrin yoktur ve küresel olarak ulaşılabilirliği bu açıdan daha fazladır ki, tarih bunu göstermiştir. İddia edildiği gibi Hinduizm’in Hint topraklarına özgü kalmasının sebebi “korunaklı” coğrafi yapısı değil, Hindu Dharma’nın değerleri olmuştur.

Diğer yandan, Hindistan topraklarında Budizm 19. yüzyıl itibariyle tekrar kendini göstermeye başladı. Bunun öncüsü ise Sri Lankalı Anagarika Dhammapala’ydı. Ancak Budizm’in Hindistan’a asıl güçlenişi, Paryaların lideri olan B. R. Ambedkar’ın 1950 yılında Budizm’e geçişiyle oldu. Ambedkar, Hint anayasasının yazılışında görev almış başarılı bir avukattı. Amerika’da eğitim almıştı. Fakat eğitimli olması ve tüm “yüksek” vasıflarına rağmen bir Parya olması kendi topraklarında değer görmesini engelliyordu. Bu durumla savaşmak için diğer Paryalara çağrıda bulunmuş, onların da üst kastlar gibi davranmalarını ve yaşam tarzlarını onlara benzetmelerini istemişti. Bunun üzerine kastını reddeden Ambedkar, Budist oldu. Bu anlamda Ambedkar, Hindistan’da Paryaların lideri olarak bilinir. 1959’da ise Tibet’ten Hindistan’a sığınan 14. Dalai Lama ile birlikte Hindistan Budist diplomasi konusunda “korumacı” bir imaj kazanarak uluslararası arenada olumlu bir etki bıraktı.

1990’lı yıllardan sonra ise Hindistan’ın komşularıyla ilişkilerini öne çıkarması ve Doğu’ya yönelmesi, Budizm’in önemini dış politikada daha da öne çıkardı. Zira Hindistan’ın dış politikasında önem verdiği kesimin büyük çoğunluğu Budisttir. Zaten Budist nüfusunun %97’si Asya’dadır. Özellikle Butan, Myanmar, Tayland, Sri Lanka, Endonezya Budizm açısından önde gelen ülkelerdir ve dolayısıyla bu ülkeler Hindistan’ın dış politikası açısından mühim bir rol oynamaktadırlar. Bunun yanında Çin’in de Budizm diplomasiye verdiği ağırlık düşünüldüğünde, Hindistan’ın bu konuda bir hamle yapmaması olanaksızlaşmaktadır, hele de Çin’e göre eli daha kuvvetliyken.

Budistler için Hindistan’ın önemi bu kadar ortadayken, Budizm takipçileri Hindistan’dan dini merkezlerinin iyileştirilmesini ve dini turizmleri için altyapının geliştirilmesini istediler. Gerek gelen talepler gerekse kültürel diplomaside izlenen yol Hindistan’ın Budizm konusunda önemli adımlar atmasına ön ayak oldu. 2002’de Budistlerin Mekkesi sayılan Bodhgaya Tapınağı UNESCO tarafından dünya kültürel mirası olarak seçilmesi Hindistan’ın Budist turizm açısından çekiciliğini artırdı. 2010 yılında Budizm’in önemli dini eğitim merkezlerinden biri olan Hindistan’ın Bihar eyaletindeki Nalanda Üniversitesi yeniden canlandırıldı ve Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinde de bu fikir desteklendi. Uluslararası bağlantıların sağlanması için de Hint hükümeti Nalanda Rehberlik Grubu’nu kurmuş ve grup üyelerini atamıştır. 2011 yılında ise Hindistan, Küresel Budist Konferansı’na ev sahipliği yapmış ve yumuşak güç için büyük bir adım atmıştı.

İç politikanın durumu değerlendirildiğinde de Budizm’in Paryalar/Dalitler açısından önemli bir sığınak haline geldiği açıktır. Özellikle Ambedkar’ın açtığı yolla neo-Budist Dalit topluluğu gittikçe görünür hale gelmeye başlamıştır. Hatta 2017 yılında, Mumbai’de yarım milyondan fazla insan Budizm’e geçerek Hint tarihinin en büyük din değişimi gerçekleşmiştir. İç politikayla bağlantılı bir diğer konu da Budist özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının Hindistan’daki dini merkezlerine ve ilgili alanlara yatırım yapma konusunda Hindistan’ın vergi politikaları ve katı bürokrasiden yana şikayetleridir. Uzmanlar Hindistan’ın daha fazla liberalleşmesini tavsiye etse de Hint’in sömürge yönetiminin acı hatıraları ve vatandaşların durumuyla ilgili endişesi bu yönde bir adım atmasını engellemektedir.

Son olarak da Hindistan’ın Budist diplomasisi konusunda uzmanlar, hükümetin Budizm’i sadece bir araç olarak görmemesini ve ülkenin “içsel gelecek kültürel ve dini bir parçası” olarak kabul etmesini savunuyorlar. Ancak Hindistan’ın dindar karakteri ve mevcut hükümetin duruşu düşünüldüğünde bunun pek de mümkün olmadığı görünüyor. Her ne kadar az da olsa Hindistan’da Budist nüfus olsa da Budizm’in etkisi ülkede yüzyıllar önce silinmişti. Şimdi ise yükselen alt kastların Budizm’i bir sığınak olarak görmesi, Hint milletinin temel direkleri olan üst kastları endişelendirecektir. Bu anlamda Hindistan’ın, kültürel diplomasi açısından eli, Çin’e nazaran, fazlasıyla güçlü olsa da iç dinamikleri nedeniyle bir çıkmazın içinde olduğu kesindir. Bu çıkmazın boyutunu ise iç politikadaki gelişmelerin seyri belirleyecektir.