Myanmar’da yaşanan Rohingya Müslümanları krizinin gerçekleştiği dönemde Hindistan başbakanı Modi’nin Myanmar’a olan ziyareti ve ziyareti sırasındaki tutumuna dair yapılan değerlendirme Hindistan’ın dış politika tercihlerinin analizini gerektirdi. Bu analiz sonrası Hindistan’ın ‘büyük güç olma’ amacıyla yeni dış politika stratejisi sonucu Myanmar’a olan ilgisi ve karşı bir ana aktör olarak Çin ile olan ilişkileri gündeme geldi. Ve akıllara Hindistan ve Çin’in bir rekabet içinde olup olmadığına dair soruları getirdi.

Sembollerin Yarışı
Hindistan’ın dış politika uzmanlarının başında gelen C. RajaMohan’ın ‘SamundraMathan:Sino-IndianRivalry in theIndo-Pacific” adlı kitabında kullandığı Hindu miti aldığı birçok eleştirilere rağmen Hint-Çin rekabetini açıklayıcı görünüyor. SamundraMathan, okyanus çalkalaması anlamına gelir. Hikâyede tanrılar, şeytanlarla yaptıkları bir savaşta yenilirler ve kaybettikleri güçlerini yeniden kazanmak için Tanrı Vişnu’dan yardım istemeye giderler. Tanrı Vişnu, tanrılara şeytanlarla diplomatik bir yaklaşımla işbirliği yapmalarını söyleyerek okyanusu çalkalamalarını ve ‘ölümsüzlük iksiri’ni bulmalarını öğütler. Sonunda ölümsüzlük iksirini tanrıların kazanacağına dair sözünü de verir. Tanrılar ve şeytanlar işbirliği yapıp okyanusu çalkalamak için okyanusa gelirler. Okyanusu çalkalama aracı olarak bir tepeyi esas alırlar, tepenin etrafına da halat görevi görecek ‘Vasuka’ yılanını bağlarlar. Bir tarafından tanrılar diğer tarafından şeytanlar asılır ve okyanusu çalkalamaya başlarlar. Okyanusu çalkalama işlemi boyunca okyanustan birçok şeyin çıkmasının ardından en sonunda ölümsüzlük iksiri peydah olur. Tanrılar ve şeytanlar ölümsüzlük iksiri için kavga ederken şeytanlar galip gelir. Bu sırada Tanrı Vişnu güzel ‘Mohini’ye dönüşür ve şeytanları kandırarak ölümsüzlük iksirini alır ve tanrılara dağıtır.Mohan, bu hikâyenin ana aktörleri olan tanrıları Hindistan, Çin’i şeytanlar ve ABD’yi ise Tanrı Vişnu olarak eşleştirmiştir. Hikâyedeki öz ve tanrılar-şeytanların doğasındaki mutlak düşmanlık gereği –iyi ve kötünün düşmanlığı gibi- Hindistan ve Çin arasında mutlak bir rekabetin olduğunu öne sürer. Tanrılar ve şeytanlar arasındaki gibi bir işbirliğinin gerçekleşme ihtimalini inceleyen Mohan sonuç olarak bunun gerçekleşmeyeceği sonucuna varır. Kitaptaki betimlemelere binâen, ABD’nin ‘Tanrı’ gibi herşeye kadir olup olmadığı, Çin’in şeytanlar olarak betimlenmesinin ağır olduğu ya da Hint-Çin rekabetinde – özellikle Hint Okyanusu’ndaki- ABD’nin neden yada hangi gerekçeyle hakemlik yapacağına, hatta betimlemenin tam olarak durumu izah etmediğine dair yorumlar vardır. Ancak ana aktörlerin üçlü ve ikili ilişkilerdeki tavır ve söylemleri incelendiğinde Mohan’ın betimlemesinin çok da zorlama olmadığı söylenebilir.Yükselen Çin’e karşı ABD’nin Hindistan ile yakınlaşması ve Çin’e karşı bir güç olarak Hindistan’ı desteklemesi hikâyedeki aktörleri tam olarak karşılar.
Tanrı kim Şeytan kim
“Tanrılar diyarı” Hindistan ile kızıl ejder sembolüyle insan zihni algısındaki şeytanı andıran Çin arasındaki düşmanlığın nedenlerine bakmak gerekirse, öncelikle Hindistan demokrasi ile yönetilirken Çin komünist bir rejimle idare edilir. İngilizlerden kalma sınır sorunları, ikili arasındaki nükleer rekabet, Tibet’in statüsü sorunu – ki Hindistan hiçbir zaman tam olarak Tibet’i Çin’in bir parçası olarak kabul etmemiştir-, Tibetli ayrılıkçı Dalai Lama’nın Hindistan’a sığınması, Hint Okyanusundaki rekabet, Hindistan’ın komşularıyla yaşadığı gerginliklerin Çin tarafından kendi aleyhinde kullanılması vb. birçok sorun ikili arasındaki rekabeti ve düşmanlığı artırmaktadır.
Çin Hint Rekabetinin Tarihi
Hint ve Çin arasındaki düşmanlık/yarış, 1962 yılında Hindistan- Çin sınır savaşıyla başladı. Zira 1950’lili yıllarda ‘Hindi-ChiniBhaiBhai (Hindistan ve Çin kardeştir)’ söylemleri ve ikili arasındaki ‘Panchsheela’ ilkeleri bu savaşla ortadan kayboldu. Ayrıca Hindistan, Çin’i dost bir ülke olarak kabul ederken, bu savaş onun için bir hayal kırıklığı oldu. Bu hayal kırıklığının üstüne 1964 yılında Çin’in yaptığı bir dizi nükleer deneme Hindistan’ın gözünü açtı.
Çin’in Güney ve Güneydoğu Asya’daki emelleri, izlediği politika ve stratejilerle kendini göstermektedir. Çin, Hint Okyanusu’nda izlediği ‘inciler dizisi’ stratejisiyle adeta Hindistan’ı çevrelemektedir. Ayrıca Yeni İpek Yolu projesiyle de bölgesel bir hegemonya olma yolunda ilerlediği aşikârdır.
Öte yandan Çin, Hindistan’ın komşuları ile olan gergin ilişkilerini de kendi hanesine puan katacak şekilde kullanmaktadır. Nepal ile ilişkilerinden başlarsak, Hindistan bağımsızlığından beri Nepal’in üzerine fazlaca eğilmiş, dış politika konularında kendisine bağımlı kılmıştır. Kısacası Nepal’in koluna girmek ya da elinden tutmak yerine ensesinden yakalamıştır. Ancak bu hareket Nepal’i Çin’e yaklaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Zira Nepal halkı etnik olarak Gurkhanlılardan oluşmaktadır ve Gurkhanlılar etnik olarak savaşkan/askeri/militan bir ırktır. İngiliz sömürgeciliği döneminde dahi orduda önemli bir yere sahiptiler ve İngilizlerin boyunduruğu altına da girmemişlerdi. Hatta günümüz Hindistan’ın ordusunda dahiGurkhanlılarvarlıklarını devam ettirmektedirler. Gururlu ve cesur Nepallilerce Hindistan’ın ‘tanrılık’ tavrı pek hoş görülmedi. Bu ifadeyi biraz açmak gerekirse, dünyayı bir “hayvan çiftliği” olarak görürsek Batılı Hindistan’ı inek olarak tarif etti, Doğu ise fil. Ancak bu hayvan çiftliğinde Hindistan ne inektir ne de fil. Hindistan bu hayvan çiftliğinin ‘tanrı’sıdır. Zira Hindistan’ın kendini ‘Tanrıça Durga’ ile özdeşleştirir. Dünya onun tanrılık özelliklerinden çok ‘dişi’lik vasfına odaklandı. Onu zayıf, narin, anlaşılmaz vb. sıfatlarla tanımladı. Ancak Hindu dininde Tanrıça Durga ‘yenilmez’dir ve tüm kötülüklere karşı savaşan ve galip gelen odur. Dünyadaki tüm kötülükleri yenmek için diğer tanrıların bulundurduğu tüm silahlara da sahiptir.
Bağımsızlığından sonra Hindistan, komşularıyla iyi/doğru ilişkiler yürütemedi. Komşularıyla ilişkilerinde kendi üstünlüğünü vurgulamaya çalıştı ya da bölgenin ‘ağabeyliği’ni üstlendi. Zaten karakteri gereği Hindistan’dan farklı bir tavır beklemek doğru da olmazdı. Ancak 1990’lar sonrası Hindistan dış politikasında ‘Doğu’ya Bak’ politikasıyla komşularıyla ilişkilerini düzeltme yoluna girdi. Zira şeytan vesveseleriyle kullarını kendinden uzaklaştırmaya çoktan başlamıştı. Bunların başında Nepal geliyordu. Nepal’de yükselen Maoist hareketler Çin’e yakınlaşmasını sağladı. Myanmar’daki gaz hatları ve diğer alt yapı projeleriyle Çin,Ortadoğu’dan gelen petrole olan bağımlılığını da azaltmayı amaçlamaktadır. Ana ticaret ortağı Hindistan olan Bangladeş ile de ekonomik ilişkilerini derinleştirmeye çalışıyor. Sri Lanka’nın Hindistan ile bağlantısını diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştirerek zayıflatmayı planlamaktadır. Çin’in Hindistan’ın komşularıyla olan ilişkilerinde en ses getireni elbette ki Pakistan ile olan ilişkileridir. Pakistan ile ilişkilerinde ekonomi, ulaşım altyapısı, enerji, gizli olarak yürütülen nükleer teknoloji transferi, stratejik Hürmüz Boğazı’na yakın inşa edilen Gwadar Limanı vb. birçok alanda Çin-Pakistan ilişkileri “dağlardan daha yüksek, okyanustan daha derin, demirden daha güçlü, baldan daha tatlı” hale getirilmektedir.Çin, Hindistan’ı sadece komşularıyla uzaklaştırma stratejisi değil, Hindistan’ı içten de kemirmeye çalışmaktadır. Ülkenin kuzeydoğusundaki Bodolar, Nagalar, Assam, vb. birçok ayrılıkçı grubu bağımsızlığa doğru tetiklerken, Batı Bengal’deNaksalistler olarak bilinen Hintli Maoistleri de kışkırtmaktadır.
Öte yandan, Çin’in bu tehditlerine karşı Hindistan’ın cevabı net değildi. Maldivler, Seyşeller ve Mauritus gibi küçük ada cumhuriyetleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. Aktif bir diplomasi yoluyla Nepal ve Sri Lanka’da zayıflayan nüfuzunu yeniden canlandırmak için çabaladı ve belli oranda da başarılı oldu. Bengal Körfezi, Andaman ve Nikolar Adaları’ndaki askeri varlığını güçlendirdi. Tüm bunların yanında en önemli adımı ise Vietnam, Japonya ve ABD ile yakın askeri ilişkiler geliştirmesiydi. Çin’in Yeni İpek yolu projesiyle Asya tarihini yeniden yazma ve Hindistan’ın dünyadaki tarihi, dini, kültürel, ekonomik bağlantılarını tanımadan Avrasya’nın geleceğini şekillendirme girişimi Hindistan’ı endişelendirse de Çin’in tüm hamlelerine karşı ayakta durabilen tek Asya ülkesi kendisidir.
Hindistan ile Çin’in arasındaki çatışma derin. Tarihleri, stratejik kültürleri ve jeopolitikleri incelendiğinde temel çıkar çatışmalarının olduğu görülmektedir. Zira Asya’da her ikisinin de nüfuz alanları örtüşüyor ve her ikisi de eş zamanlı olarak yükselişe geçmiştir. Her ikisi de kendisini bulundukları bölgede – Çin Doğu Asya’da, Hindistan Güney Asya’da- büyük güç olarak görmektedir. Ancak Çin’in Hindistan’a olan tavrı daha sert görünüyor. Çin’e göre Hindistan, kendisinin Asya’da muazzam bir güç olduğunu kabul etmeli ve bu kabul sayesinde ikili ilişkilerinin karşılıklı yararla ilerleyeceği görüşünde. Öte yandan, Mao’dan bu yana Çin Hindistan’ı doğalbir ulus olarak görmüyor. Hatta birçok Çinli analiste göre, Çin dost ülkelerin yardımıyla Hindistan’ı Balkanlaştırma planıyla yirmi-otuz bağımsız devlete bölerek Hint tehdidini ortadan kaldırmalıdır. Hindistan, Çin’in gözünde Batı tasarımlı bir piyon. Afyonunu Çin’e satmış, Boxerİsyanı’nı bastırmak için asker gönderen, 1949 öncesi Şanghay’daki Uluslararası Yerleşim Birimleri için Sih polisi tedarik eden ve İngiliz dilini resmi dil kabul ederek İngiliz parlamenter sistemini kopyalayıp uygulayan, Dalai Lama ve Tibetli ‘bölücüleri’ mülteci kabul eden, İngiliz Hindistan’ın yayılmacı politikasını sürdüren bir ülke. Ancak 1962 savaşı ve Pakistan ile olan yakın ilişkileri bölgesel güç dengesini Çin lehine değiştirdi.
Çin ve Hint Medyasının Birbirlerine Bakışı
Çin medyasında da Hindistan’a dair olumsuz yorumlar mevcuttur. Çin’e göre Batı medyası Hindistan’ın yükselen bir güç olduğuna dair söylemlerle dünya kamuoyunu kandırıyor. Zira Çin, Hindistan ile yükselen güçler olarak yan yana anılmaktan fazlasıyla rahatsız. Çünkü Çin kendini ABD ile eşdeğer bir küresel güç olarak görüyor. Batı’ya karşı bir ittifak yapılacaksa Hindistan’a bir ittifak ortağı olarak ihtiyaç duymuyor. Ki Çin, askeri ve ekonomik güç olarak Hindistan’ın beş katı büyüklüğünde bir güç. ABD sonrası bir dünyada Çin’in küresel güç olarak varlığını sürdüreceğine dair inançları Hindistan ile ilgili politikalarını da şekillendirmektedir.
Hindistan ve Çin ile ilişkilerinin ne şekilde olacağına dair birçok senaryo söylemleri mevcut. Ancak kesin bir yargıda bulunmak zor görünüyor. Uluslararası Çalışmalar Şanghay Enstitülerinde Güney Asya Araştırmaları direktörü olan ZhaoGhencheng “Keşmir’den Burma’ya kadar olan Hint-Çin sınırları belirlenmediği ve kararsız kalındığı müddetçe, Hindistan ve Çin’in yükselen siyasi bir güvene sahip olmasını beklemenin gerçek dışı’ olduğunu dile getirmektedir. Diğer yandan, Çin tarihi hangi rejimle yönetilirse yönetilsin kendi gurur ve çıkarlarına zarar veren devletlere saldırdığının kanıtlarıyla doludur. Asya’nın önemli güçleri olarak Hindistan ve Çin’in müttefik olabileceğini düşünmek zor olsa da mevcut dünya düzeninde salt dost ya da düşman edinmek hiçbir ülkenin çıkarına olmayacaktır. Zaten yükselen Çin tehdidine karşı ABD’nin uzattığı eli Hindistan tam anlamıyla tutmuş da değildir. Ancak, ‘Tanrı(lar) refleksiyle büyük güç olma idealine doğru ilerleyen Hindistan ve kızıl ejder görünümlü şeytan refleksiyle saldırganlığa, kibirli tutumuna ve hâkimiyet hırsları besleyen Çin’in birbirleri için düşman ya da rakip statüsünden çıkmalarını beklemek çok zordur.