Coğrafya Karakter İlişkisinde Türkler

0

Kübra Durlanık  

İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren içine doğduğu coğrafya ile bir bütün haline gelmektedir. Bu coğrafya öyle bir kavrayışa sahiptir ki içine aldığı karakteri her yönüyle etkiler ve zaman içerisinde bireyde bir karakter meydana gelir. Bu coğrafyada yer alan dil, din, kültür, mevsimler, madenler, bitkiler, tüketilen yiyecekler, üzerinde bulunan insanları her yönüyle etkilemiştir. Konu hakkında İbn-i Haldun şu açıklamalarda bulunmuştur.

“İmdi (güneyde ekvatordan başlayıp peş pese kuzeye doğru giden yedi iklim içinde) dördüncü iklim umran[1] bakımından en mutedilidir. Bunun civarında bulunan (güney ve kuzey taraflarından buna bitişik durumda olan) üçüncü ve beşinci iklim bölgeleri ise itidale çok yakındır. Bu iki iklimi takip eden altıncı iklim itidalden ve normalden çok uzaktır. (Güneydeki) yedinci iklim ile (kuzeydeki) birinci iklim ise mutedil olmaktan çok uzaktır. Bundan dolayıdır ki ilimler, sanatlar, binalar, giyecekler, yiyecekler, meyveler, hatta hayvanlar ve canlılar ortadaki bahis konusu üç iklimde (3,4 ve 5.) oluşan her şey itidal hususiyetine sahiptir. Beden, renk, ahlak ve din bakımından en mutedil olan insanlar burada yaşarlar.”[2]

Verilen bilgiler ışığında, tarihte Türklerin ilk hasletlerini ortaya koymak adına içinde yaşadıkları coğrafyanın karakterlerine ne gibi etkileri olduğunu anlayabilmekteyiz. Türk, kelime anlamı olarak farklı manalar yüklense de 1911 yılında neşredilen eski bir Türkçe vesikaya göre “güç, kuvvet, sıfat haliyle ‘güçlü, kuvvetli’ manasında kabul edilmiştir.”[3] Anayurtları ise “ilk çağlardan beri Altaylar-Sayan dağlarının güney-batı bölgesi”[4] olarak kayda geçmiştir.

 

Türkler, ilk yerleşim yerleri olarak geniş düzlükler ve bozkır özelliklerine sahip topraklarda yaşamaktalardı. Coğrafya iklimi etkisini, eski Türk yaşantısında, düşünüşünde, inanç ve dünya görüşünde, örf ve adetlerde göstererek “Türk Kültürü ”nün oluşmasında büyük etkiye sahip oldu. Türklerin yaşadıkları topraklar, bol otlakları ile besiciliğe uygun, kuru ziraate de fırsat veren ve rutubetli yerlerdi. Bozkır olması hasebiyle de kültürlerinde temel olarak at ve demire sahiplerdi. At, esas itibariyle Türkler tarafından ehlîleştirilmiş ve önce ekonomik ihtiyaçları göz önüne alınarak binilmiş daha sonra askeri özellikler dikkate alınmıştır. Böylece “Bozkır Savaşçılığı” oluşmuştur.[5]

Atın bu derece Türk kavimlerinde kullanılması ve adeta kutsal kabul edilmesi, bozkırlı kavimlerin özellikle Türkler’ in dünya üzerinde atın gidebildiği yere kadar gitmesi ve hâkim olma isteğine sahip olmasına sebep olmuştur.

Coğrafyanın getirileri olarak Türklerin oluşturduğu kültürün, dünya tarihini hayvan besiciliğini geliştirmek açısından ekonomik ve yüksek teşkilatçılık açısındansa sosyal olarak etkilediği O. Menghin tarafından öne sürülmüştür.

Adeta bir sebepler silsilesi haline gelen; bozkırlı, at binen, sürüleri olan, demir kullanan Türkler, tüm bunların doğru işlemesi için hukuki yollar oluşturmak zorunda kalmışlar ve böylece yerleşik kavimler üzerinde kolay bir şekilde hâkimiyet kurmuşlardır.

Bozkırın getirisi olan savaşçılık özelliği Türk milletine yeni özellikler katmıştı ki onlar da şuydu: Milli şuur ve nizam. “Türkler kargaşalığa meydan vermeden ilerliyor ve duraklıyordu. Zira onlar daima sükûtu muhafaza eder ve uzun nutuklardan hoşlanmazlar.”[6]

Bir bozkırlının dünyayı dar gören hâkimiyet anlayışı Türk cihan hâkimiyeti kavramını ortaya koymamıza sebep olmuştur. Bu anlayışı ilk olarak Türk imparatorluğu Kunlar ile onların hükümdarı Mete’nin ifadelerinde görürüz. Türk hükümdarlar mevkilerinin Tanrı tarafından kutsandığını ve hâkimiyetin semavi menşeine dayandığını beyan ederlerdi.[7] Bu görüşe inancın sağlamlığı Oğuz Kağan destanındaki şu cümleden de anlaşılabilir: “Oğuz Kağan: Ey oğullarım! Çok savaştım, çok yaşlandım. Gök Tanrı’ya borcumu ödedim.”[8]

Dünya hâkimiyetine olan bağlılıklarının Çinliler tarafından 50 yıl esaret halini alması üzerine Bilge Kağan Türk milletini şu sözlerle uyarmıştır: “Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle yumuşak ipek kumaşla aldanıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış… “O yere doğru gidersen Türk milleti öleceksin.”[9]

Eski metinlerden anlaşıldığı üzere Türkler, yaşadıkları ilk çağlardan itibaren geniş düzlüklerde yaşamalarından, atı ehlileştirip askeri olarak kullanmak istediklerinden, demiri işleyip savaş aracı haline getirmelerinden, hükümdarlıklarını ilahi bir kaynak olarak görmelerinden, atın getirdiği süratten dolayı savaşçı ve özgürlüklerine düşkün bir millet olarak karşımıza çıkmaktadır. Sırtlarını dağa yaslamayı tercih ettiklerinden dolayı sağlamcı,  kendilerine bağladıkları insanlar olduğu için onları idare edebilmek adına ilk defa siyasi kadro oluşturan millettir.[10]

Türkler, savaşçılığa ve yayılmacılığa meyilli olan karakterleri sayesinde göçlere başlamış, Batı’ya çeşitli seferler yaparak zaman içerisinde Orta Asya’dan hareket etmiştir. Bu süreç zarfında ‘kut’ adı altında hükmetme ve Tanrı’ya hizmet etme anlayışları İslamiyet’i kabul ettiklerinde daha derin bir manaya bürünmüş ve yıllarca hizmet ettikleri Tanrı şimdi Allah adı altında adeta hizmetlerine devam etmelerini sağlamıştır. İran topraklarına gelen Türkler, Araplarla yaptığı savaşlar ve daha sonra askeri maksatlarla İslam âlemine yapılan girişlerle İslamiyet’i tanır hale gelmişlerdir. İlk zamanlar, Halife Memun ve Abbasi ordusundaki bulunan Türk askerleri sayılarını artırma politikaları gütmüştür. Sayıları arttıktan sonra ve ordu içine hâkim olduktan sonra siyasi ve idari sahalarda da kendilerini göstermeye başlamışlardır.[11]

Sonuç olarak, bir milletin ruhu, özellikleri, meyilli oldukları ilgi ve alanlar, yetenekleri, zaafları ve bir bireye ait hâsıl olan ne varsa içine doğduğu ortam ele alınmadan milletin karakter çalışmaları ayrıntılı olarak günümüze kadar verilen eserlerden anlaşılmaktadır. Türklerde bu durum kendisini bozkırdan alan, at ve demircilikle yayılmacılığa iten ve sonuç olarak özgürlüklerine düşkün bir millet ruhu çıkarma olarak göstermiştir. İlaveten, Türklerde hâsıl olan bu ruh, onca göçten sonra başka milletlerle ilişkilere girildikten sonra dahi kendisini göstermiş ve Abbasi Devleti içerisinde zamanını beklemiş ve fırsat elde edildiğinde ise özgürlük ve hâkim olma, işini eline alma dürtüsü ortaya çıkmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

  1. Haldun, İbn-i, Mukaddime, İstanbul, Dergah Yayınevi, 2013, 9.Basım
  2. Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, İstanbul, Ötüken Yayınevi, 2013, 35.basım
  3. Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2013, 22.Basım
  4. Ergin, Muharrem, Orhun Abideleri, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 2012, 46.Basım
  5. Yıldız, H. Dursun, İslamiyet ve Türkler, İstanbul, İlgi Kültür Sanat Yayınevi, 2015, 5.Basım

 

 

[1] Umran, yazarın mukaddime adlı eserinde medeniyet olarak ele alınmıştır. Ayrıntılar için bkn: Mukaddime, s.112

[2] İbn-i Haldun, Mukaddime, İstanbul, Dergah Yayınevi, 2013, 9.Basım, s.259

[3] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul, Ötüken Yayınevi, 2013, 35.basım, s.44

[4] Kafesoğlu, a.g.e, s. 49

[5] Kafesoğlu, a.g.e, s. 211

[6] Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2013, 22.Basım, s.139

[7] Turan, a.g.e, s.103

[8] Turan, a.g.e, s.95

[9] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 2012, 46.Basım, s.5

[10] Kafesoğlu, a.g.e, s. 217

 

[11] H. Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, İstanbul, İlgi Kültür Sanat Yayınevi, 2015, 5.Basım, s.185