Demokrasi ve Mollalar -III-

0

Diyeceksiniz ki bu kavramların yan yana ne ilgisi olabilir? Ancak konumuz İran olunca bu iki kavram, İran Devrimi’nin kırk yıllık hikâyesini anlatmaya yeter de artar bile. Humeyni’yi iktidara taşıyan İslam devriminde “demokrasi” kavramı, belki Ali Şeriati’de daha fazla kendini hissettiriyordu. “Ötekiler”, yani ezilenler, ise Humeyni’nin yorumladığı İslam anlayışında da bulanacaktı. Ama kavramlara yüklenen manalar farklılaşmıştı. Aslında muhataplar, Humeyni’nin söylemlerinde Peygamber Efendimizin “Medine Vesikasında” bulunan kavramların gerçek manalarını aramışlardı. Ama Humeyni “Medine Vesikasından” bahsetmiyordu. Sadece görüntü olarak o duruşu sergiliyordu. Zira devrime giderken ve devrim sonrası uygulamalarıyla Humeyni’nin yol arkadaşlarına yaptıkları, Muaviye’nin Hz. Hasan ve oğlu Yezid’in Hz. Hüseyin Efendilerimize yaptıklarını aratmıyordu.

1979’da İran İslam Cumhuriyeti ilan ediliyordu. Cumhurun bütün renkleri, sesleri, farklılıkları gerek mecliste, gerek sokakta, gerekse kültürel hayatta kendine yer bulacaktı. Tahran, İslam’ın gerçek manada hâkim olduğu bir mekâna dönüşecekti. Ancak söylemler eylemlere dökülünce roller değişmeye başladı. Dünün Savak’ı bugünün Pasdaran’ına dönüştü.

İslam bir din olarak herkesi kucaklamasına ve evrensel değerleriyle tüm insanlığa gönderilmesine rağmen İran Devrimi ile İslam “ideoloji hunisinin” içine konularak siyah ve beyaz renklerle iki ucu keskin bir bıçağa dönüştürüldü. Allah’ın dininin yerine kişilerin ve devletin dini ortaya çıkıverdi.  Dini kavramlar çıkarlara yönelik hizmet eden araçlar oldu.

ABD’nin Humeyni’yi yıkma teşebbüsleri, İran halkının gayretleriyle bertaraf edildi. İran’da sistem oturmaya başlayınca dini, siyasi ve etnik muhalifler ortadan kaldırıldı. İşin daha da garibi ülkede yapılan her değişiklik “iyi” olarak lanse edildi. Muhalefet olmayınca halk, doğru-yanlışı ayırt etme algısını ve değerler manzumesini yavaş yavaş yitirmeye başladı.

Humeyni’yi Nasıl Bilirsiniz -II-

İdeolojinin keskinleştirdiği düşünce ve söylemler, daha sonra eylemlere dönüşerek fikirlerin sonunu hazırladı. İran’da Humeyni sonrası Hamaney’le sistem artık mollaların hâkimiyetine geçti.  Her sarık takan, her sakal bırakan ve temel İslami literatürü kullananlar kendilerini din adına icracı güç yerine koydu. Ortaçağ kilisesinin papazları gibi dinle mollalar, siyasi ve ekonomik nüfuz oluşturmaya başladı. Ekonomik ambargo ile petrolün paraya dönüştürülememesi sorunuyla başlayan ekonomik başarısızlıklar “Batı düşmanlığı ile maskelendi.” Ekonomideki enflasyon ülkenin temel meselesi oldu. Mali hayattaki faiz vb. olgular göreceli olarak ortadan kaldırıldıysa da realitede tefecilik, kılıf değiştirerek devam etti.

Her Gördüğün Sakallıyı Molla Sanma!

Mollalık, tıpkı Budistlerde olduğu gibi dokunulmazlık zırhına büründü. Onlar doğru insanlardı, hatta onların hocaları Humeyni ise “velayet-ı fakih”ti, yani kayıp imamın geleceği zamana kadar Şiiliğin koruyucusu idi. Bugün bu kişi Seyyid Ali Hameney’dir. Bu anlayış çerçevesinde ise şöyle bir anlayış gelişti: “İmam masumdur, eleştirilemez.” Böylelikle sistemin tepesindekilerin eleştirilemezliğine benzer hareketler mollalarda da tevessül etti. Bunun sonucunda ise mollalar her şeye müdahil oldu. Sokakta kadınların başını örtüp örtmemesine, halkın dini nasıl yaşayıp yaşamamasına kadar her şeye karışan, din kisvesi altındaki otoriter bir sistem “demokrasi” çerçevesinde şekillendi.

İran’da Allah ile kul arasına mollalarla devlet girmeye başladı. Şiilik bir din gibi algılandı. Caferilik resmi doktrine dönüştürüldü. Humeyni’nin masumiyeti ve dokunulmazlığı onu, kendisi arzu etmemesine rağmen, bir kült haline getirdi.  Seyyid Ali Hamaney’in basit yaşantısının yanında, ona bağlı olan Pasdaran’ın ülkede resmi ihalelerde elde ettiği milyon dolarlık gelirlerin ortaya koyduğu resimler zıttı.

Devlet Eliyle Dindarlık

Dindarlık, devlet eliyle dayatılan bir ideoloji oldu. Cuma namazlarındaki hutbeler siyasi şova dönüştü. Cami içinde sloganlar havada uçuştu. İnsanlar ibadet etmek için gittikleri yerde dini terminoloji “eğilip bükülerek”, rejimi kutsayan kelimelere dönüştürüldü.  Sokaklarda çarşaf giyenler artmaya başladı. Camiden çıkarken Amerika ve İsrail bayrakları insanların ayaklarına paspas oldu. Şiiler dışındaki Müslümanlara bakış sertleşirken, Fransa’ya sempati artı. Ruhani gibi geleceğin cumhurbaşkanları ise İngiltere’deki seçkin üniversitelerde kâfir Batı eğitimi aldılar.

“Her Tarafta Düşman Var!” Söylemi

Ülkedeki ekonomik sıkıntıyı örtbas etme adına dinin siyasete alet edilmesi akil insanlar tarafından eleştirildiğinde “hain, düşman ve işbirlikçi” yaftalarına maruz kaldılar. Muhalifler gittikleri ülkelerde takip edilip öldürüldü. Ülkeyi yönetenler, halkı hep “bizi yıkmak istiyorlar” söylemlerine boğarak sistemdeki sıkıntıların üstünü örtmeye çalıştı. Bugünün İran’ına baktığımızda ise her şeyin bu örtünün altında gizlendiği görülmektedir. Örtünün dışında ise mutlu, mesut ve dindar bir İran fotoğrafı ortaya çıktı. Ama..