Devrim mi Bürokrasiyi Değiştirdi, Yoksa Tam Tersi mi? -V-

0

Aristoteles, Eflatun’un İdeal Devlet’inden reel devleti tanımlarken Romalıları efendiler veya kurucu babalar olarak tarif eder. Bu sistemi devam ettirmesi için devlet memurlarını köle olarak konumlandırır. Kölelerin erdemini de “efendilerine hizmet etmektir” diyerek kutsallaştırır. Efendiler kölelerinden, iktidarlar gelip geçse de devletin kurucu ayarlarını ölümüne muhafaza etmesini isterler, onları bu amaca göre yetiştirirler.

İlk çağlardan günümüze kadar kurulan sağlam bürokratik yapıya dayanan küresel devletlerin hayatta kalmalarını sağlayan yapı nizamdır. Farklı bir anlamıyla bu uygulama Türkler ve İranlılarda da vardır. Nitekim bunu bize öğreten de bir Fars olan Nizam-ı mülktür. Benzer gruplar Çinlilerde Mandarinler, Ruslarda Opraçinalar, Osmanlılarda Ümeradır. Hepsinin ortak noktası, sistemi her halükarda ayakta tutmalarıdır.

Pers Geleneği

Persler de bu geleneğin kurucu milletlerindendir. Perslerden, Sasanilere, Safevilerden, Kaçar hanedanına, oradan Pehlevi hanedanına kadar İran devlet geleneğindeki bu güçlü bürokratik yapı her şartta ve dönemde kendini kurtarmıştır. Yeni gelen devletin yapısını veya devrimi eninde sonunda devletin kurucu ayarlarına çekmiştir. Örneğin Lenin gibi devrimci bir liderin istihbarat örgütünün başına getirdiği kişinin Çarın istihbaratçısının olması anormal bir şey değildir.

Devrimlerle devletlerin yönetim şekilleri veya dünyayı algılayış şekilleri değişir. Dışarıdan bakan göz bir önceki rejimin tamamen bittiğini her şeyin yeniden kurgulandığını zanneder. Zanneder çünkü burada siyaset biliminin kuralı devreye girer: “Çevre merkeze gelince merkezileşir.” Devrimin değiştirici gücü önce kendi çocuklarını yer, sonra yavaş yavaş eleştirdiği statükonun savunucusu olur.

 

İran Devriminde Olan Ne?

İran Devrimi’nin 40 yıllık serüvenini incelediğimiz bu yazı dizisinde yıllar sonra geldiğimiz yerin, değişmeyen kuralın zaferi olduğunu görüyoruz. Şahın adamları ve kurumları ne kadar eleştirilse de kurulan farklı devlet yapısında adlar değişse de aynı refleksleri veren bir İran devleti karşımıza çıkıyor. Özellikle Hamaney’le oluşturulan sistemin Pers geleneğindeki fabrika ayarlarına günümüzde hızlı bir şekilde döndüğü bir kez daha müşahede ediliyor. İran benzeri rejimlerdeki en büyük engel devrimin heyecanını yitirmesidir. Kitleleri harekete geçirirken ortaya konan hedeflere ulaşılmaması ayrı bir derttir.  Zamanla devrim kendi çocuklarını bu süreçte yer. Hepsinden önemlisi heyecanın yitirilmesiyle pusuda bekleyen statükonun fırsat kaybetmeden molla kimliği ile ipleri ele alması kaçınılmazdır. Dün seküler söylemleri savunan İran bürokrasisi şimdi İslamcı kelimelere sarılır. Sonuçta devrim tarihi statükonun hizmetçisi olur.

Hamaney’in 40 yıl sonunda başta devrimin heyecanını yitirmesine, hedeflerin güncellenmesine ve gerek iç gerekse dış politikadaki statükocu söylemlere bakarak sistemi kimin yönettiğini görmesi gerekiyor. Eğer görünüşte bir şey yapmıyorsa insanın aklına “Hamaney de mi o ekipten?” diye sorular geliyor.

 Statükocu Mollalar

Burada herkes statükoyu devrimin fabrika ayarları olarak değerlendirir. İşin yanlışlığı burada başlar. Asıl statüko “asırlık Pers geleneğidir.” İslami bakış açısına sahip olan bir devletin Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de Kâbe’de akıttığı kanlar hangi dini inanç içinde değerlendirebilir? İran-Irak savaşından sonra heyecanını yitiren devrimin ümmet söyleminin önce Şii sonra Caferi ifade ve reflekslerine dönüşmesi tesadüf değildir. Benzer davranışlar ekonomideki yolsuzluk ve ona karşı yapılan uygulamalarda, toplumda ortaya çıkan düalizmde, dindarlık yerine Zerdüştlük ve hatta ateizme doğru kayan bir İran cemiyetinde de görülüyor. Kazananın kim olduğu sorusu ortaya atıldığında cevap statükodur, devrimciler değil. Kaybeden ise İran halkıdır.