Evrensel Değerler Karmaşası: Hindu Vejetaryenliği

0

Evrensel değerler gerçekten var mıdır? Varsa evrenselliklerinin derecesini ölçebilmemiz mümkün mü? Yada bu evrensel değerler neden birbirimizi anlamamıza ve dünyaya huzur getirmeye yetmiyor? Çok derin düşüncelere dalmaya gerek yok, yüzeysel ama dikkatli bir göz atış, evrensel değerlerin değil sadece “evrensel kavramların” var olduğunu görmeye yeter. Zira evrensel kavramların evrensel değerlere dönüşememesi, gerek insanların gerek milletlerin birbirini tam olarak anlamasına engel oluyor. Açıkçası bu durumun insanlığa bir ibret olarak verildiğini biliyoruz, yeryüzündeki her farklılık insanlık için. Buradaki serzenişimizin nedeni evrensel değerlerin var olmaması değil, aksine insanlığın farklılıklara odaklaması gerektiğini belirtmek. Zira insan ve insana bağlı tüm olgu ve olayların farklılıklarının gözardı edilmesi nedeniyle derin bir kaosun içindeyiz. Fen bilimlerinin sayısal veri ve değerlere olan vurgusu, sosyal bilimleri de aynı tuzağa düşürdü. Sosyal bilimler dahi, kendi “bilimselliğini” kanıtlamak adına sayıların ağından kurtulamaz oldu. Sonuç olarak sosyal bilimlere has olan gözlem, tecrübe ve tefekkür gibi birçok “metodu” da arka plana atmış olduk.

Bugün evrensel bir “değerimiz” olan yeme-içme alışkanlıkları üzerine düşünelim istedik. Hindistan’ın, özellikle Hinduların, mutfak değerlerinin değerlendirmesiyle yukarıda açıkladığımız evrensel olarak görülen değerlerin nasıl da evrensel kavramlar olma durumunun dışına çıkamadığını da göstermiş olacağız. Bunun için de Hindu yeme-içme alışkanlığının temel değeri “vejetaryenlik” olgusundan yola çıkacağız. Genel anlamda bir insanın vejetaryen olduğunu söylediğinde çevre ve hayvan hakları nedeniyle et yemediğini, bu beslenme alışkanlığını etik kaygıları nedeniyle edindiğini biliriz. Peki bu durum tüm dünyadaki vejetaryenler için aynı mıdır? Her vejetaryenin et yememe kaygısının ardında aynı felsefe mi yatar? Hindistan örneği, bu sorunun cevabının “hayır” olduğunu söylüyor.

Öncelikle yeme-içme konusu Hindular için bir felsefedir, işin özü dinlerinin temel dinamiklerinden biridir. Bir Hindu’nun vejetaryen olmasının nedeni saflık, kirliliği önleme, dini kurallar ve hiyerarşi ile ilgilidir. Bu çerçevede bir Hindu vejetaryen olmayan yiyeceklerden değil, vejetaryen olmayan insandan da uzak durması gerektiğini bilir. Hinduların neleri yeyip neleri yiyemeyeceğini tabi oldukları kastları belirler. Kast sisteminde, piramidin en altından en üste doğru çıkıldıkça vejetaryenliğin seviyesi de artar. Zira kastın tepesinde bulunan Brahmanların, “saflıklarını” korumaları şarttır. Sıkı beslenme kurallarına tabi olan Brahmanlar, bir yabancının dokunduğu, yaptığı ya da ikram ettiği yemeği dahi yemezler. Evlerinde mutfak en temiz ve en önemli alanlardan biridir. Yemeği pişirenin, sunanın dahi en azından vejetaryen olması gerekmektedir. Yemek pişirme sorumluluğu olanların dışındaki kişilerin mutfağa girmesi hoş karşılanmaz. Yemek yenilen kapların temizliği kadar, görüntüsü ve sağlamlığı da önem kazanır. Yemek yeme sırasında kıyafetlerin durumu, mekanı, zamanı ve yiyenin sağlık durumu da fazlasıyla ehemmiyet verilen olgulardır. Kısacası, mutfak bir nevi kutsallık kazanmıştır. Tüm bunlar kast ve dinler arası hiyerarşiyi korusa da Hinduizm’de asıl felsefe, insani deneyimler yaşayan “ruhsal” varlıkların saflığını koruma çabasıdır.

Hinduların yeme-içme alışkanlıklarını sorgulayanlar, bu durumun eğitim, yaş, şehirli ya da köylü, modern ya da geleneksel olma durumuyla değişmediğini, hatta şehirde yaşayanların daha çok vejetaryen olduğunu ve eğitimli modern gençlerin dahi bu durumu sorgulamadıklarını ve sosyo-dini mutfak kültürünü devam ettirdiklerini belirtmektedir. Aynı şekilde, vejetaryenlerin hayvan ve çevre haklarına gösterdiği hassasiyet boyutunun vejetaryen olmayanlara göre daha yüksek olma durumu, Hindistan’da görülmemektedir. Vejetaryen bir Hindu ile vejetaryen olmayan bir Hindu’nun çevre ve hayvanlara karşı tutumunun çok da değişmediği gözlemlenmiştir. Bu noktada, biraz önce değindiğimiz konular çerçevesinde Hinduizm ve Hint milletinin kendi dinamiklerini anlamanın kaçınılmaz olduğu aşikardır. Genel kanıya göre şehirleşme, modernleşme/Batılılaşma, küreselleşme, zenginleşme ve liberalleşme gibi birçok değer ile geleneksel değerler (!) etkisini kaybedecektir. Ancak Hindistan söz konusu olduğunda bu genel kanının geçerli olmadığını, aksine geleneksel değer olarak atfedilen sosyal ve dini değerlerin daha fazla görünür hale geldiği görülür. Tüm bu sayılan değerler, elbette ki belli çerçevede değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır, ancak bu değişim ve dönüşümler Batı’da gözlemlendiği gibi “beklenen ve evrensel” olgular olmamıştır. Açıkçası, başta bahsettiğimiz gibi evrensel kavramlar, her milletin ruhuna göre yeniden ve öznel olarak değer kazanmıştır.

Hindu vejetaryenliğine geri dönersek, Hinduizm’in ana değerini teşkil eden beslenme alışkanlıklarının topluma kazandırdığı algı siyasete bile konu olmaktadır. Önceki yazılarda bahsettiğimiz gibi kuzeyi ve güneyi farklı özellikler gösteren Hindistan’da, güneydeki Brahman siyasetçilerin kamusal alanlarda rahatlıkla et tüketmesi, kuzeydekileri fazlasıyla rahatsız etmektedir. Diğer bir örnek ise McDonalds’ın Hindistan’daki başarısızlık öyküsüdür. Küreselleşmenin ana etiketlerinden biri olan McDonalds, Doğu ve Güneydoğu Asya’da yerelleşmek zorunda kalmış ve önemli tavizler vermişti. Ancak söz konusu Hindistan olduğunda, “kutsal bir mutfağa” sahip bu topraklarda zarar etmekten kurtulamamıştır. Yine KFC de McDonalds gibi Hint gıda pazarında büyük zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Zira Hindistan’da bırakın küçük işletmeleri, çokuluslu şirketlerin birçoğuna sadece vejetaryen yiyecekler gelmektedir. Okullar, iş yerleri Hindistan’ın kutsal mutfak politikalarına riayet göstermek zorundadır. Özellikle üst kastlar olarak bilinen Brahman, Kshatriya ve Vaishya kastına tabi olanların yeme-içme alışkanlıkları şehir ortamında dahi korunur ve riayet edilir. Bununla birlikte Sudralar olarak bilinen alt kast üyeleri de üst kastların beslenme alışkanlıklarını “Sanskritleştirme” politikası gereği takip eder. Tüm bu kuralların dışına çıkılması, Hint toplumunda baskın ve Brahman olmayanlar arasında şiddete neden olmaktadır.

Görüldüğü üzere, sosyal bilimlerde genel-geçer teoriler bulma adına “evrensel değerler” üretme hastalığından kurtulmak zorundayız. Başta derin insani ilişkiler kurmanın yanında, bir şirketin yapacağı yatırımdan, dış politika stratejilerine kadar milletlerin farklılığına odaklanmak ve her milleti kendi dinamikleri çerçevesinde değerlendirmek zorundayız. Zira insan olarak tek evrensel değerimiz “empati” kurmak olmalı, farklılıklara sırt dönmek değil..