Gayesiz Dış Politika Olmaz

0

Hedef, gaye, manifesto.. hangi ismi verirseniz verin insanları ve toplumları bir yerden alıp başka bir yere götüren ideallerdir. Amaçla atılan adımlar, yaşanan günler ve alıp verilen nefesler anlam kazanır. Böylece yaptığınız şeyler boş kavgalarla, menfaat ve çıkarlar adına olmaz. Yüksek gayeler insanları ve toplumları peşinden sürükler. Toplumun manifestosu yoksa ruhu olmayan bedene benzer ki, o artık bir cesettir. Kimi bedenler hareket etse de yaptıkları aslında boş, günü kurtaran, anlamsız hareketlerden ibarettir. Gayesiz yapılan işleri, insanlar ileride hatırlamazlar bile, adlarınız unutulur gider. Hedefi olan insanlar ölümsüzdür; Yunus gibi Mevlâna gibi…

Gayeleri İnançlar Şekillendirir.

Manifesto ve gayeyi toplumun inancı, dili, tarihi ve kültürel dokusu belirler. Bunların ya biri ya da hepsi o topluma yaşam gayesini verir. İdeallerle toplumlar hayat bulur. Onunla yaşar, onunla ölürler. O yoksa hayat anlamsız, ölüm boştur. O varsa ölümünün adı şehadet olur. O varsa hayatın adı Allah’a kulluk olur. O varsa kula kulluk olmaz.

Gayelerin en büyüğü Allah’a kul olmaktır. Bireydeki kulluk, toplumda medeni, erdemli, inançlı, rızay-ı ilahîye uygun hayat olarak gayeye bürünür. Toplumdan çıkan gaye, devlete varlık sebebini verir. Bu da rızay-ı ilahîye uygun yönetim tarzıdır, ki dünya üzerinde adalet inşa etmek demektir.

Unutulan Rol Modeller

Peygamber Efendimizin bir devlet başkanı, kurulan devletin de bir İslam devleti olduğunu anladığımızda Yaratan’ın koyduğu, Efendimizin örnek olarak bize gösterdiği devlet ve toplum modelini de bilmiş oluruz.  Medine vesikasından toplum-devlet ilişkisini, Bizans İmparatoru Herakles’e, İran Kisrasına gönderilen mektuplarla dış politikanın nasıl olacağını, Halit bin Velid’le askeri idare ve cihadın nasıl yapılacağını, Hz. Ömer’le devlet yönetiminde adalet anlayışının nasıl olacağını biliriz. Bunu iliklerimizde yaşarız. Bu örnekler bize rol model olurlar. Bu modeller bize İslam’ın toplumsal, hukuksal, ahlaki olarak devlet yönetimi ve dış politikanın nasıl yapılacağını gösterir. Bu şuurda Osman Gazi için Osmanlı tarihçileri şunu yazarlar; “onun gayesi dünya çapında bir devlet kurmak değildi. O Allah’ın adını dünyaya yaymayı varlık sebebi olarak düşündü. Allah da ona dünyayı verdi.” Ki bu söylem, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış politikasını şekillendiren i’lây-ı kelimetullah manifestosuydu ve onun varlık sebebi oldu. O yüzden İstanbul’u fetheden komutan Hz. Ebu Bekir’in “şerefsizlikten kaç ki şeref sana gelsin. Ölümü iste ki sana hayat verilsin” sözü de benzer gayeye bizi taşıyan bir başka söylemdir.

Gayesiz Devlet ve Toplum Yok Olmaya Mahkûmdur.

III. Selim ve II. Mahmud bu gayeden uzaklaştı. Hayatta kalmayı hedef edindiler. Nurettin Topçu’nun sözü ile “başkalarının ruhu ile medeniyet inşa etmeye” kalktılar. Sonuç bizleri 1914’lere taşıdı. Ne zaman “Ya istiklal ya Ölüm” gayesini bulduk, “kurtuluşumuz” o zaman oldu.

Herkes Kendi İnancı Üzere Yaşar.

Dış politika denince reel politik, çıkar, pragmatizm gibi Machiavelli söylemlere yaslanırız. Din, inanç, hamaset ya da gaz deriz, onun bu kulvarda yeri olmadığına inanırız. Aslında bu gayesizliğin açık itirafıdır. Herkes kendi inancı üzerine yaşar. ABD, Monroe Doktrini ile kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz. Sonra ABD, Wilson’la sözde idealler dünyasını kurmaya çalışır. 1970’lerde ise “çıkar, çıkar” söylemleri dünyaya dış politika olarak lanse edilir. Denilir ki uluslararası ilişkilerde çıkar esastır, gerisi teferruattır. Ardından bu söylemler maalesef kendini İslam ülkesi olarak lanse eden toplum ve devletlerin de hayat gayesine dönüşür. Sonra ise ne yaptıklarını bilmezler. Sonuçlarını bugünün İslam coğrafyasında görüyoruz, Müslüman Müslümanı öldürüyor. Bunu yaparken de İslam’a hizmet ettiğini zannediyor. Suriye’den Filistin’e, Yemen’den Libya’ya kadar Müslüman Müslüman’ın kanını dökerken hiç de rahatsız olmuyor.

Ruh Bedenden Çıkınca Kalan Sadece Cesettir.

Ruh bedenden çıkınca insan, cesede dönüşür. Aynı şekilde gaye toplumu terk ettiğinde o da ölüdür. Lakin bunu bilmezler. Toplumların manifestosunu inançları şekillendirir. O toplumun hayatında “Allah korkusu ve sevgisi” ne kadar varsa ve varlık sebepleri ne kadar i’lây-ı kelimetullah ekseninde şekillenirse dış politikaları da o derecede ibadete dönüşür. Mücadeleler gerçek cihada evrilir. Kazanılan zaferler, inançlarını yüceltir. Gaye varsa yaşamın, politikaların anlamı olur. Yoksa kişisel egolar öncelik haline gelir. Benliğin yerini Allah’a kul olmanın haklı gururu almalıdır. Mücadeleleri kan, gözyaşı değil insanlık ve adalet belirlemelidir. Kısacası gayesiz hayat olmayacağı gibi dış politikada olamaz.