Geçmiş İle Geleceği Birbirine Bağlayan Sevgi Köprüsü: Ayla Filmi

0
213

Ayla daha vizyona girmeden adını duyurmayı başararak büyük bir yankı uyandırdı. Bunu, filmin gerçek bir hikayeden uyarlanmasına borçlu olduğunu düşünüyorum. Bir filmde yaşanmışlık varsa ve eğer o yaşanmışlık bir miktar duygusallık ve melodram barındırıyorsa zaten insanların gönlünü baştan fethetmiş diyebiliriz. Ki Ayla’da bu duygular oldukça yoğun işlenmiş ve seyirciye de aktarılmış. Filmin büyük yankı uyandırmasında ki bir diğer etkende Oscar’a aday gösterilecek olmasıydı. Maalesef Oscar aday adayı gösterilmesine rağmen bu yolda daha fazla ilerleyemedi. Film 1950 yılında Kore Savaşı’na katılan Türk birliklerinden Süleyman asteğmenin, savaşta anne ve babasını kaybeden minik Ayla ile kurduğu bağ ve sonrasında yaşadıkları ile yıllar sonra tekrar birbirlerini bulması anlatılıyor.

Filmin en büyük avantajlarından birisi sponsorların kuvvetli olması. Böylece yüksek bir bütçe ile kaliteli bir eser ortaya konabilmiş. Filmin bir sahnesinde THY uçağını görmek alakasız görünse de filmin kalitesi için bütçe oldukça önemli. Diğer bir avantaj ise yetenekli ve sağlam oyuncu kadrosu. Filmin kahramanı Süleyman Asteğmen’ in gençliğini İsmail Hacıoğlu, yaşlılığını ise usta oyuncu Çetin Tekindor canlandırıyor. İki oyuncununda yeteneklerini çok güzel sergilediklerini görüyoruz. Ayla’yı ise Kim Seol adlı minik kız çocuğu oynuyor ve tek kelime ile muhteşem bir oyunculuk sahneleyerek herkesi kendine hayran bırakıyor. Dikkat çeken bir diğer oyuncu ise Ali Atay’ın canlandırdığı Süleyman Asteğmen’ in yakın arkadaşı, yoldaşı Ali Asteğmen. Filmde Marilyn Monroe hayranlığı ve deli dolu halleriyle ön plana çıkıyor. Diğer askerler ve asteğmen Süleyman’ın İskenderun’da ki çevresi de oyunculukları ile çok güzel bir iş çıkarıyorlar.

Filmin senaristi olarak bir zamanların gençlik dizisi “Kavak Yelleri” ve “Sınav” filmi ile “Uzun Hikaye” adlı filmin senaryolarını da yazmış olan Yiğit Güralp’i, yönetmen koltuğunda Can Ulkay’ı ve yapımcısı olarak Mustafa Uslu’yu görmekteyiz. Müzikler ise Fahir Atakoğlu’na ait. Seçilmiş birkaç şarkı ise dönemin izlerini taşıyor.

Filmle ilgili çok fazla eleştiri gündeme geldi. Bunlardan en baskını ise Kore Savaşı’nın perde arkası ile Türk askerlerinin gönderiliş sebebinin çok fazla irdelenmemesi ve savaşla ilgili birçok konunun havada kalmış olması idi. Ancak film adından da anlaşılacağı üzere Kore Savaşı’nı değil savaşta ailesini kaybeden Ayla ile ona kucak açan Türk askeri Süleyman’ın yaşadıkları duygusal bağı anlatıyor. Buna rağmen filmde yer alan birkaç savaş sahnesinin oldukça gerçekçi çekilmiş olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Bir başka gerçekçi sahne de Marilyn Monroe konseri. O dönemin havası çok güzel yansıtılmış. Filmle ilgili haberlere baktığımızda ünlü şarkıcıyı canlandıran oyuncu Claudia Memory Monroe’nun yıllardır ülkesinde Monroe taklidi yaparak geçimini sağladığını öğreniyoruz. Filmin en acıklı, hüzünlü sahnesi de yine bu konser sonrası görülüyor. Şarkıcı,  hayranı Ali Asteğmen için fotoğrafını imzalarken aynı anda Ali Asteğmen’ in görev yerinde şehit düştüğü sahne bizi derinden etkiliyor.

Genel olarak Ayla ile Süleyman asteğmenin baba kız ilişkisine odaklanılmış olsa da başlarda yer alan bir kaç savaş görüntüsü ve sonrasında zaman zaman bu ilişkiden bağımsız konuların sahnelenmesi filme öylesine yerleştirilmiş havası uyandırıyor. Bunun sebebi o dönemin politik durumunu bir nebze olsun yansıtmak istemeleri olsa da bazılarını gereksiz buldum.

Ayrıca yıllar sonra hala umudunu kaybetmeden Kore’de bırakmak zorunda kaldığı kızı Ayla’yı bekleyen Süleyman amcanın öz kızının kıskançlığı veya babasını koruma güdüsü fazla abartılı işlenmiş ve kötü bir insan resmi çizilmiş. Bu kadarına gerek olmadığını düşünüyorum.

Eleştirdiğim bir diğer nokta da senarist ile yapımcı arasındaki bir tartışmadan dolayı senaristin adının sadece filmin sonunda küçük puntolu harflerle gösterilmiş olmasıdır. Konu ne olursa olsun her şeyden önce emeğe saygı şart diye düşünüyorum. Profesyonellikte bunu gerektirir.

Savaş esnasında bir Türkün kendi dilini bilmeyen, başka milletten bir kız çocuğunu sahiplenip bırakamayacak noktaya gelmesi işlenirken aynı zamanda Anadolu insanının yardımseverliği, şefkat ve merhameti, koruyup kollaması çok güzel anlatılmış. Küçük Ayla ise usta oyunculara taş çıkaracak cinsten bir oyunculuk sergileyerek seyirciyi kendisine hayran bırakıyor. Gerek filmin başında annesinin cesedinin başında korkulu bekleyişi ile gerek Süleyman asteğmen ile kurduğu o sıcak bağ ve kampta ki diğer bütün askerlerin gönlünü kazanacak kadar sevimli tavırlarıyla dikkat çeken ve en büyük beğeniyi toplayan oyuncu diyebiliriz.

Baba kız ilişkisinden sonra en beğendiğim sahneler ise filmin sonunda gerçek kahramanların kavuşma anı ve resimlerinin de yer almış olması. Onları gördükten sonra insan iyiliğin, sevginin gücüne daha da inanıyor. Fakat resimlerin jenerikle birlikte gösterilmesi biraz sıkıntılı. Çünkü bizim insanımız ne yazık ki filmin sonuna kadar beklemeden yazılar çıkmaya başlar başlamaz salonu terk ederek resimlerin çoğunu göremiyor.

Süleyman amca yıllar önce ailesini kaybetmiş kimsesiz küçük bir kız çocuğuna kucak açarak onun tekrar hayata dönmesine, yaşama tutunmasına yardımcı olarak Türk Kore dostluğuna da katkıda bulunmuş oluyor. Savaş sonrasında kimsesiz Koreli çocuklar için Ankara isimli bir yurt açılıyor. Ve orada Ankara marşını söylettiriyorlar. Belki de Koreliler Türklere borcunu bu şekilde ödemeye çalışıyor.

Filmin senaristi Yiğit Güralp Ocak ayında verdiği bir röportajda filmin ortaya bir örnek koyduğunu söylüyor. Güralp, baba ile kızın yıllar sonra bir araya geldiklerinde Süleyman Amca’nın “Sana sözümü tuttum kızım, babalar sözünü tutar.” Cümlesi ve birbirlerine besledikleri sevgi ve umudun, ebeveynlerin ne kadar iyi olup olmadıklarını evlatların ise ne kadar iyi birer ebeveyne sahip olup olmadıklarını sorgulamalarına neden olduğunu ifade ediyor. Belki de izledikten sonra herkesin kendi içine yönelerek bir muhasebe yapmasını sağlayarak bize doğruyu, güzeli gösteriyor bu film.

Film Türkiye’de daha sonra tekrar gösterime girdi ve izlenmeye devam edildi. Ayrıca İsveç Norveç gibi Avrupa ülkeleri ve Türki cumhuriyetlerde de vizyona girerek insanların beğenisine sunuldu. Aldığı ödüllerle de adından söz ettiren “Ayla” Amerika’dan 8 ödülle dönüş yaptı. Bunlardan bazıları World Fest Housten Uluslararsı Film Festivali “En İyi Yabancı Film”, Uluslarası Asya Film Festivali, 29. Palm Springs Uluslararsı Film Festivali vb.

Ayrıca 21 Haziran’da Güney Kore’de gösterime giren 13 filmden en çok izlenen 3. film oldu ve Güney Kore halkının sevgisini kazandı. Güney Kore Başkanı Lee Nak-Yeon duygularını şu sözlerle ifade etti. “Gözyaşlarımı saklamıyorum, inanılmaz ve ilham verici bir hayat. Müthiş bir film… Türkler için büyük bir gurur kaynağı… Ayla’yı tüm Koreli yurttaşlarımız seyretmeli, destek olmalıyız.” Bu sözler iki ülkenin tarihi bağları, geçmişi ve geleceği adına umut vadediyor.

 

Ayla Oscar’a aday olamasa da Türk halkının gönlünde fedakarlığın, sabrın ve umudun, sevginin ve emeğin sembolü oluyor. İnsanlara bu olumlu duyguları anlatabilmek, bir nebze de olsa tarihte yaşananları aktarmak amacıyla güzel bir iş çıkartılmış diyebiliriz. Türk sinemasında büyük bir yol kat edildiğini görüyoruz  ancak dünya sineması için daha çok çalışılması gerekiyor. Böyle güzel örnekleri görmek bu yolda inancımızı artırıyor. Bir filmde en önemli olan yıllar geçse de hafızamızda bir iz bırakmış olmasıdır. Ayla’nın ise bunu başaracağını düşünüyorum.