Aralarında Cumhurbaşkanı, Başbakanlar, bakanlar, üniversite profesörleri gibi Türkiye’nin kalkınmasında emeği geçen insanları yetiştiren ve "Görünmeyen Üniversite" olarak isimlendirilen Mehmed Zahid Kotku hazretlerini anlatan ve en yakın talebelerinden biri olan Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki: "Ben Hocaefendi’nin manevi oğluydum. Onun keramet sahibi olduğunu anladım, O’nu dinledim ve hep kazandım."
Hocaefendi, güneş gibiydi
"Fatih Müftüsü Kamil Küçük, beni Ümmügülsüm Camii’ne müezzin olarak gönderdi. "İyi bir Hocaefendi var. Biraz idare et, lojmanı olan başka bir camiye tayin edeceğim" dedi. Camiye girince, Hocaefendi’nin güneş gibi parladığını gördüm.. Hürmetle elini öptüm. O, elimi bırakmadan bana dedi ki: "Sağda solda dolaşıp durma seni bana emanet ettiler"
Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin en yakın talebelerinden biri ve manevi oğlu olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Cevat Akşit’ten Hocaefendi’yi dinlerken, Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınmasında emeği geçenleri de tanımış oluyorsunuz. Televizyonların güleryüzlü, tatlı dilli hocası, hocalarını, yaşadıklarını ve gördüklerini şöyle anlatıyor…
“Denizli İmam-Hatip Lisesi’nden İstanbul’a gelince, sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Tramvay bileti alacak 3 kuruş bulamadığımdan Şehremini’deki İlim Yayma Yurdu’ndan Vefa’daki İstanbul İmam-Hatip Lisesi’ne yürüyerek giderdim. İlim Yayma Cemiyeti, okulda ekmek ve mercimek çorbasından oluşan öğle yemeği verirdi. Bir tas çorbanın yanında bir somun ekmeği yer, 24 saat onunla idare ederdim. Derslerim iyi olunca, arkadaşlar beni yanlarına almak istediler. Ben de arkadaş olarak Hafız İsmail Karaçam’ı seçtim. “Fatih Camii Müezzinliği İmtihanı”na girdim. Amcam (Dr. Baha Akşit), Adnan Menderes’in DP’sinde Grup Başkan Vekiliydi. Fatih Müftüsü Kamil Küçük “Amcana söyle, yoksa senin hakkını yiyeceğiz” dedi. Sınavda birinci olmama rağmen, Fatih Camii müezzinliğine daha sonra profesör olan Nazif Şahin tayin edildi. Fatih Müftüsü Kamil Küçük, aslında birinci olduğumu, ancak diğer arkadaşların torpilinin ağır bastığını, Zeyrek’te Ümmügülsüm Camii Müezzinliği’ne tayin ettiklerini, orada iyi bir Hocaefendi olduğunu söyledi”
“Seni bana emanet ettiler”
“Ben o zaman 16-17 yaşlarında, bıyığı yeni terleyen genç bir delikanlıyım. Camiye girer girmez, güneş gibi parlayan Hocaefendi’yi (Mehmed Zahid Kotku r.a.) gördüm. Hürmetle elini öptüm. Hocaefendi elimi bırakmadan bana dedi ki: “Sağda-solda dolaşma, seni bana emanet ettiler” Tasavvufu ve kerameti bilen bir insandım. Dedelerim hep şeyh ve müderris. Babam, rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen’in oda arkadaşıymış. Yani o zaman Hocaefendi’nin keramet sahibi olduğunu anladım. O’nu dinledim ve hep kazandım”

Hocaefendi’nin manevi oğluyum
“Babam ben üç buçuk yaşındayken vefat etmiş. Derslerim çok iyi ama sosyal yönüm sıfır. Bir kız görsem, yüzüm kızarıyordu. Hocaefendi’nin 2 kızı var, oğlu yoktu. Benim de babam yoktu. Hocaefendi, iyi bir hafızdı. Hocaefendi ortada, ben kanepenin bir ucundayım, validehanım öteki ucunda oturuyor. “Kur’an-ı Kerim’i al ve şu ayeti oku” dedi. Ayette Cenab-ı Allah buyuruyor ki “Peygamber hanımları ile bir perde arkasından konuşunuz. Onlar Müminlerin anneleridir” Hocaefendi bana valide hanım ve kızlarıyla nasıl konuşacağımı işaret etmiş, “Tamam mı?” diye sormuştu. “Tamam efendim” dedim. Bundan böyle benim manevi oğlumsun” dedi. O’ndan ders okumaya başladım. Bana özel ders veriyordu. Yemeğim pişiyor, çamaşırım yıkanıyor, evin oğluyum, gelen misafirleri istersem kabul ediyor, istersem (Hocaefendi meşgul) diyerek içeri almıyordum, ama Hocaefendi’nin kızlarını bir defa olsun görmedim. Valide hanım sabah namazı mutfağa girer, yatsıya kadar misafirlere yemek pişirirdi. Kızlarını mutfağa sokmaz, hizmetçi tutmazdı.”
Az yer, çok şükrederdi
“Hocaefendi aynı zamanda iyi bir hattat idi. Hattın üstadı Hamit Aytaç ile yazı yazmış. Onunla ortak eserleri vardı. Hocaefendi banada bir cümle yazar, “Bunu 20 kere yaz, gel” derdi. Asla yemek seçmez, misafirsiz sofraya oturmaz, ne gelirse gelsin, “Hayr’ut taam ma hazar”, yani “Yemeğin en güzeli hazır olanıdır” der, Besmeleyi çeker, az yer, Allah’a çok şükür eder, “Allahım, bu nimetleri bulamayan kardeşlerimize de ver” diye yalvarır, tuz, su ve hurma ile iftar açardı.”
Her Ramazan itikafa girerdi
“Hocaefendi, hatimle teravih kılar, hiç aksatmadan her Ramazan ayında itikafa girerdi. Ben de onunla birlikte itikafa girerdim. Dedemin, Denizli Yatağan’da çilehanesi vardı. İzin alarak orada itikaf’a giriyordum. Hocaefendi, vefatına 4-5 sene kala orada itikafa girmeme izin vermedi. “Hayır buraya geleceksin, burada birlikte itikafa gireceğiz” dedi. İskenderpaşa’ya geldim ve birlikte girdik itikafa.”
Misafirsiz sofraya oturmazdı
“Hocaefendi, misafirlerine mükrim ve çok cömert bir ev sahibiydi. Öylesine cömert bir mürşid ki: misafirsiz sofraya oturduğunu hatırlamıyorum. Valide hanım, şafakla mutfağa girer, yaz-kış yemek pişirir, gece yarısı mutfaktan çıkardı. Hizmetçi almaz, kızlarını da mutfağa sokmazdı. Sofrayı ben kurardım. Hocaefendi’nin aldığı maaş, mutfak masrafına yetmezdi. Bakkal ve manavdan Hocaefendi’nin evinin ihtiyaçlarını almak için biliyorum. İhtiyaçları karşılayacak para vermek için meşin cüzdanı cebinden çıkarır, para kalmadığını görünce “Bakkala” ya da “Manava selam söyle” derdi. Ben de Hocaefendi’nin selamını söyler, veresiye defterine yazdırır, ihtiyaçları alırdım. Hocaefendi’yi esnaf tanır ve hürmet ederdi. İskenderpaşa’da her şey değişti. Artık veresiye defterine borç yazdırmıyorduk. Lokanta kuruldu. Aşçı tutuldu. Yemek düzeni değişti.”
“Abdül’aziz Bekkine Hazretleri ölüm döşeğinde: “-Benim yerime Bursa’dan Mehmed Zahid Efendi’yi getirin! O bizim tekkemizin en genç halifesidir” demiş. Abdülaziz Bekkine’nin sadık talebeleri de O’nu Bursa’dan İstanbul’a getirmişler.”
Hocalarımın camiine imam tayin edildim
“Zeyrek’teki Ümmügülsüm Camii “yıkılacak” diye Hocaefendi’yi İskenderpaşa’ya tayin ettiler. Ben de o sene İmam Hatip Lisesi’ni bitirdiğim için Ümmügülsüm Camii’ne imam tayin edildim. Abdülhay Efendi, Abdülaziz Bekine Efendi ve Hocaefendi’den sonra imam olarak iki katlı ahşap evde de ben oturdum. Bodrum katı da vardı. Yalnız merdivenden çıkarken, yıkılacakmış gibi sallanırdı. O evde ben tam dokuzbuçuk sene oturdum. O ev; merhum Nureddin Topçu’nun hidayete erdiği evdir.”
Fiili dua, kavli duadan önemli
Efendi hazretleri, hayatta iken, birisi gitmiş demişki: "Hocam, kızım anarşistlere katıldı. Dua edin de kurtulsun" O da: "Bu işler sadece kavli (sözlü) dua ile olmaz. Fiili dua (icraat) lazım. Bunun için siz de hanımlar derneği kurun." "Hanımlar ilim ve Kültür Derneği" bundan sonra kuruldu. "Şadırvan" isimli bir de dergi çıkardılar. Çok güzel yazılar yer alırdı. Çevre çok önemli. Hocaefendi "Çocuğunuzu yetiştirirken çocuğunuzla ilgilenin" derdi. Biz her şeyi devletten bekliyoruz. Benim oğlumun biri üniversitede öğretim üyesi. 59 tane patenti var. Amerika’da okurken çok yalvardılar “ABD vatandaşlığına alalım” diye. “Hayır” dedim. Çünkü ABD vatandaşlığına giriş yemininde şöyle yazıyor: "Amerikanın çıkarlarını inancımın ve düşüncemin üstünde tutacağım" Böyle yemin olmaz ve bir Müslüman böyle yemin yapamaz.”
“Müslümanların dertleriyle dertlenin”
Hocaefendi bize Peygamber Efendimizi ve sahabeleri anlatıyor, onlar gibi yaşıyor, bizim de Peygamber Efendimizi, O’nun izinden giden gerçek alimleri ve Allah dostlarını örnek almamızı istiyordu. Bedir savaşını anlatırken, şöyle diyordu: “Peygamber Efendimiz: "Allah’ım şu Ebu Cehil’i ve bütün müşrikleri yok et” diyemez miydi? Ama Cenab-ı Allah buyuruyor ki “İnsana düşen çalışmaktır” Onun için 2’si sipahi, 310 kişilik İslam ordusuyla, taşla, sopayla 1000 kişilik zırhlı ve sipahilerden oluşan müşriklerin karşısına çıktı. Oturup sabahlara kadar dua etmedi. "Ya Rabbi, benim yapabildiğim bu kadar" dedi. İslam’ın emrini yerine getirmeliyiz Önce fiili duayı yapmalıyız. Yani bütün gücümüzle çalışmalıyız. Sonra kavli dua etmeliyiz. Kur’an’da Cenab-ı Allah buyuruyor ki: "Mazlumun ahından kâfir bile olsa Allah’a sığının” Mesele budur. Yani “Kim olursanız olun. Müslümanların dertleriyle dertlenmezseniz, çare aramazsanız, sabaha kadar uçsanız, kurtulamazsınız”
MEHMED ZAHİD KOTKU(r.a.)
13 Kasım 1980’de Hakk'ın rahmetine kavuşan M. Zahid Kotku Hazretleri, 1897’de anne ve babası Kafkasya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak Bursa’da doğdu. Hocaefendi'nin dedelerinin göç ettiği Dağıstan'da Şirvan'a bağlı Nuha Bölgesi günümüzde de Azeri Türkçesi konuşulan ve halkı Müslüman olan bir yerdir. Hocaefendi’nin babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi’nde eğitim görmüş, muhtelif yerlerde imamlık görevlerinde bulunmuş bir kişidir. 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa Ovası’ndaki İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuştur. Annesi Sabire Hanım ise Hocaefendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na gömülmüştür.
1. DÜNYA SAVAŞI’NDAN GAZİ OLARAK DÖNDÜ
İlk ve ortaöğrenimini Bursa’da tamamlayan Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, daha sonra Nakşi tarikatı büyüklerinden Ahmed Ziyâüddin el-Gümüşhanevi’nin halifelerinden Ömer Ziyâeddin Efendi ve Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında tasavvuf eğitimi aldı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla askere alınan ve değişik cephelerde savaşa katılan Hocaefendi, uzun yıllar devam eden askerlik görevinde yaralanarak memleketi Bursa’ya gazi olarak döndü. 27 yaşlarında halifetnameyi alan Kotku, Ramûzu’l Ehadis, Hizb-i A’zam ve Delâilu’l Hayrat icazetnamelerini de aldı. Beyazıd, Fatih ve Ayasofya camileri ve medreselerinde dinî eğitimini tamamlamak üzere dersler alan Hocaefendi, aynı dönemde hafızlığını da tamamladı.
VEFATI İSLAM DÜNYASINI YASA BOĞDU
Aralık 1952’de İstanbul’a gelen Hocaefendi, Fatih-Zeyrek’te bulunan Ümmügülsüm Camii’nde göreve başladı. 1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii’ne atanan Hocaefendi, vefatına kadar bu görevde kaldı. 1980 senesinde Hacc’a giden Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, Hac dönüşünde mevcut hastalığı daha da ağırlaşarak 13 Kasım 1980’de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hocaefendi’nin vefatı bütün İslâm âleminde büyük üzüntülere yol açarken; başta Kâbe olmak üzere, Arabistan’ın değişik yerlerinde ve Kuveyt’te gıyabi cenaze namazları kılındı ve uluslararası haber ajansları Hocaefendi’nin vefatını, yaptıkları haberlerle bütün dünyaya duyurdu.
HOCAEFENDİ’NİN MİRAS BIRAKTIĞI ESERLER
Ömrünü hizmete adayan Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, bugün de insanlığın önünü aydınlatmaya devam eden çok sayıda eser verdi. Bunlar; Tasavvufî Ahlâk (5 cild), Cennet Yolları, Mü'minlere Vaazlar (2 cild), Ehl-i Sünnet Akaidi, Ana Baba Hakları, Hadislerle Nasihatlar (2 cild), Nefsin Terbiyesi, Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi, Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi, Evrâd-ı Şerif, Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası, Yemek Adâbı. Ayrıca Hocaefendi’nin konuşmaları derlenerek de Zikrullahın Faydaları, Özel Sohbetler, Peygamber Efendimiz, Tenbihler gibi kitaplar hazırlanmıştır.
Felsefe hocası Nureddin Topçu, hidayetine vesile olan Abdülaziz Bekkine Efendi’yi şu cümle ile ifade ediyor:
Hidayetime vesile oldu
Sohbetine doyum olmayan Prof. Dr. Cevat Akşit Hoca’yı ziyarete Sistem Mühendisi arkadaşım Tuzla AGD’den Serkan Aydın ve İşadamı Sadettin Başak ve Mahir Baş ile birlikte gitmiştik. Akşit Hoca, “Eğer dinlemek zahmetinde bulunursanız, İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde okurken Felsefe hocam olan merhum Nureddin Topçu’nun hidayete nasıl erdiğini ve intiharın eşiğinden nasıl döndüğünü anlatmak istiyorum” dedi. Estağfirullah Hocam, buyurun” dedik ve dinlemeye başladık:
“Nureddin Topçu, Felsefe, Mantık, Sosyoloji, Din Psikolojisi ve Pedagoji konusunda uzman birisiydi. Bize de bu dersleri veriyordu. Kendisi, Fransa’nın en meşhur Sorbonne Üniversitesi’nde doktora tezini birincilikle bitirmiş. Üniversite yönetimi, doktora tezini birincilikle bitirenler nasıl isterse, öyle merasim tertipliyormuş. Nureddin Topçu’ya da: ‘Nasıl bir merasim istersin?’ diye sormuşlar. O da: ‘Fransa’da bulunan bütün Türk öğrenciler davet edilsin, Rektörlük binasındaki bayrak direğine Türk Bayrağı çekilsin ve İstiklal Marşı’mız söylensin’ demiş. Adamlar şaşkına dönmüşler. Çünkü o güne kadar birinci olan herkes “Yiyilsin-içilsin-dans edilsin” istiyormuş. İlk defa böyle ilginç istekler sıralayan biriyle karşılaşmışlar. Neyse, Üniversite yönetimi, Nureddin beyin isteklerini yerine getirmişler. Avrupa Basını günlerce bu hadiseyi yazmış.”
İnkarcı felsefe doçenti
“Bu kadar Milliyetçi olan Nureddin Topçu, ülkemize Allah’ın varlığını inkar eden, her an intihar edebilecek bir halet-i ruhiye içinde Felsefe Doçenti olarak dönmüş. Birgün lise sıralarından arkadaşı olan tüccar Sırrı Beye demiş ki: “Yahu Sırrı Bey, bugüne kadar Avrupa’da okuduğum felsefe kitapları yüzünden inkarcı oldum. Ben varlığına inanmıyorum ama annem-babam, Allah’a inanıyor, gece- gündüz O’na ibadet ediyorlar. Ben inanmakla inanmamak arasında korkunç bir ikilem içindeyim. Kapkaranlık ve korkunç inkar uçurumuna yuvarlanıyorum. Her an intihar edebilirim. Beynimi tırmalayan şeytani sorularıma Rahmani cevaplar verebilecek tanıdığın bir Hocaefendi yok mu?”
Fransızca soruya, Fransızca cevap
“Meğer Sırrı Bey de beni manevi evlat edinen Mehmed Zahid Kotku hazretlerini İstanbul’a çağırtan aynı manevi halkanın temsilcilerinden Abdülaziz Bekkine Hazretlerinin sohbetlerine gidiyormuş. Abdülaziz Efendiye sormuş. O da: ‘Pazartesi günü O’nu bana getir’ demiş. Tüccar Sırrı Bey ile Abdülaziz Bekkine hazretlerinin evine gittik. Yanındakileri başından savdıktan sonra bize “Yukarı çıkın” işareti yaptı. Yukarıda bir kanepe, aşağıda kılabı var... Tozlu bir tahta. Ben titiz bir insanım. Elbisem toz olur diye arabaya binmez, okula yayan gider gelirdim. Baktım, kanepe tozlu. Kenarına iliştim. Abdülaziz Bekkine hazretleri kanepenin öteki ucunda. Bana, ‘Haydi. sor bakalım evlat, ne soracaksın?’ dedi. O Mübarek zatın sorularıma verdiği cevaplar karşısında ağzım açık kalmış, hayran hayran dinliyordum. Hatta bazen kendimi öyle kaybetmişim ki, Abdülaziz Efendiye Fransızca soruyordum, o da sorularıma Fransızca cevaplar veriyordu”
Annemden yeni doğmuş gibiydim
Nureddin Topçu’nun Abdülaziz Bekkine Hazretlerine (haşa) “Allah var mı?”, “Bu kainat yoktan nasıl var edildi?”, “Öldükten sonra nasıl dirileceğiz?”, “Ahiret hayatı gerçekten var mı?” gibi imana müteallik, felsefi sorular sorduğunu hatırlatan Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki: “Nureddin bey, Abdülaziz Efendi ile tanışmasını hiç unutmamıştı. Her sorusuna aldığı cevap karşısında Abdülaziz Bekkine hazretleri ile öylesine yakınlaşmışlar ki, sonunda diz dize, göz göze gelmişler. Nureddin Topçu diyor ki: “Gece saat üç, ben yelkenleri indirmişim. Annemden yeniden doğmuş gibiydim. Hocaefendi, beynimdeki bütün şeytani sorulara Rahmani cevaplar veriyordu. Bir ara öyle dalmışım ki, Fransızca sorular soruyordum, Bekkine Hazretleri de Fransızca cevap veriyordu. Bu sırada beni inkar uçurumundan kurtarıp, iman sahiline ulaştıran Abdülaziz Bekkine Hazretleri arkadaşım Sırrı Bey’e işaret etti ve: ‘Bu iş tamam, Nureddin beyi evine götür’ dedi.”
Bekkine hazretleri topçu, Kotku hazretleri piyade subayıydı
Sırrı Bey: ‘Kalk gidelim, sabah oldu.’ demiş. Nureddin Bey: ‘Eyvah saat 3 olmuş. Niye haber vermedin?’ deyince, Sırrı Bey: ‘Yürü ulan, zaten Hocaefendi’yi uykusuz bıraktık. Bundan sonra çok gelirsin’ demiş. Nureddin Bey, Abdülaziz Bekkine hazretleri vefat edinceye kadar O’nun sohbetlerine iştirak etmiş. Abdülaziz Bekkine hazretleri, çok seviyeli, deha sahibi bir insan. Hutbede bile az konuşurmuş, ancak Topçu, O’nun söylediği bir kelimeden bile alacağını alırmış. Mehmed Zahid Kotku Hazretleri ise halk adamıydı. Üniversite hocasıyla ayakkabıcı Hüsnü efendi yanyana otururdu. Herkes söylenen sözden kendisine hisse çıkarırdı. Mukayese edecek olursak, Abdülaziz Bekkine hazretleri; Topçu, Hocaefendi; Piyade Subayıydı”.
MUSTAFA FEYZİ EFENDİ
Gümüşhânevî Dergâhının son şeyhi. Babası Emrullah Ağa. 1851’de Tekirdağ'ın Kılıçlar köyünde doğdu. 1868’de İstanbul'a geldi. Bâyezîd Câmii dersiâmı Tekirdağlı Mehmet Tâhir Efendi’den ders okuyarak 1883’te icâzet, diploma aldı. 1910’dan 1919’a kadar Huzur dersleri verdi. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin talebesi olan Mustafa Feyzi Efendi, Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî'nin vefâtından sonra Gümüşhânevî Dergâhına postnişîn tâyin edildi. Serezli Hasîb Efendi, Kazanlı Abdülazîz Bekkîne, Bursalı Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi onun hilâfet verdiği kimselerdendir. Tekke ve zâviyelerin kapatılınca halvete çekildi. 1926’da İstanbul'da vefât etti. Süleymâniye Câmii hazîresinde hocasının kabrinin yakınında defnedildi. Devamlı oruç tutar, çok namaz kılar ve Allahü teâlânın ismini zikrederdi.
ABDULLAH HASİB EFENDİ
1863’te Serez’de dünyaya geldi. Babası Ali Efendi. 1938’de Tokatlı Hacı Şakir Efendi’den "Müderrislik" icazeti alır. Serez’e döner ve babasının imamlık yaptığı Cami-i Atik’de İmam-Hatiplik yapar. Orada "Buhari" dersleri okutur. 1924’te Eyüpsultan’a yerleşir. Abdülaziz Bekkine ve Mehmed Zahid Kotku Efendi hazretlerinin vasıtasıyla Gümüşhanevi Dergahı şeyhlerinden Mustafa Fevzi efendi ile tanışır ve ona intisap eder. Daha sonra aynı camide imam olur ve meşrutasına yerleşir. Dört hanımından 17 çocukları olur, yalnız bir tanesi hayatta kalır. Dört defa Hacca gider. 15 Mayıs 1949’da Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece Rahmet-i Rahman’a kavuşur. Kabirleri Edirnekapı Sakızağacı Şehidliği’ndedir.
ABDÜLAZİZ BEKKİNE EFENDİ
Gümüşhanevi Dergahı’nın mürşitlerinden. 1895’te İstanbul Mercan'daki evlerinde dünyaya geldi. Babası tüccardan Haris Efendi, annesi Fatma Hanım. Haris Efendi aslen Kazan'lı olup, 1880’de ailesiyle İstanbul'a göç etmiş. Arkadaşı Mehmed Zâhid Efendi, kendi mürşidi Mustafa Feyzi Efendi'ye götürür. Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi'nin halifesidir. 23 yaşında Mustafa Feyzi Efendi'ye intisab eden Abdül'aziz Efendi, 27 yaşında hilâfet mertebesine ulaşır. Râmûzül-Ehadîs kitabını okutma icazeti alır. Bütün hayatı boyunca binlerce talebe yetiştirir. 13 yıl Ümmü Gülsüm Camii'nde imam-hatiplik yapar. İkinci hacdan döner ve 57 yaşında 2 Kasım 1952 Pazartesi günü, rahmet-i Rahmana kavuşur. Kabirleri Edirnekapı Sakız Ağacı Şehidliği’ndedir.
Hocaefendi’nin talebelerini siyasete ve sanayileşmeye yönlendirdiğini belirten Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki:
‘Büyük Türkiye’nin temellerini attı
Hocaefendi milliciydi ve ülkemizin ve milletimizin sömürülmesine karşıydı.Vaaz ve sohbetlerinde zengin Müslümanlara ve okumuş insanlara sitem ediyordu: “Caminin önünde gavurcukların yaptığı otomobilleri park halinde görünce yüreğim parçalanıyor. İnsanlarımız üç kuruş ekmek parası için işçi olarak yabancı ülkelere gidiyor. Oralarda perişan oluyorlar. Dillerini ve dinlerini unutuyorlar”
“Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, bize ilmi sevdiren Allah dostuydu. İslamın ilk emri olan ‘Oku’ yu sık sık tekrar ederken, ‘Tabii ki Allah’ın adıyla okuyacaksınız’ derdi. Biz de O’nun istediği şekilde derslerimize çalışırdık. Mesela hiç unutmam, İmam-Hatip Lisesi’nde birinci olmuştum.
Hoca Efendi bunu duyunca çok sevindi. Ben, O’nun elini öptüm. O da beni alnımdan öptü. Büyük kızının beyi Bursalı Esat efendi konfeksiyoncuydu. Hocaefendi Onun atölyesinde dikilen en pahalısından bir takım elbise hediye etti. O elbiseyi giyinerek okula gittim. Yine meşhur İslam alimi Ahmed Davudoğlu hocamızdı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü aynı yıl ikisini de derece ile bitirdim. Her iki fakültede okurken aynı zamanda imamdım ve geceleri de Fransız Konsolosluğu’ndaki dil kursuna gidiyordum.
Başarılarımızda ilmi sevdiren Allah dostu Hocaefendi’nin teşvik ve dualarının tesiri inkar edilemez. Hem İstanbul İmam Hatip’te, hem de Yüksek İslam’da dersimize gelen Rahmetli Davutoğlu Hocamızın da hakkını teslim etmeliyim.”
Sakarya Valisi’nin emriyle camide vaaz
“Sakarya Üniversitesi’nde Doçent olarak Ticaret Hukuku okutuyordum. Müftü Efendi, camide konuşma yapmamı istedi. “Ben Ticaret Hukuku Doçenti’yim. Camide konuşma yapmam hoş olmaz” dediysem de Müftü Efendiyi ikna edemedim. Vali beye gitmiş. “İki fakülte mezunu, üç yabancı dil biliyor. Camide konuşmasında fayda var” diye beni övmüş. Vali bey de: “Halk tarafından istendiğiniz için, filanca camide konuşmanız rica olunur” diye resmi yazı gönderdi.
Vali beyin yazısını emir telakki ederek Ramazan’da camide vaaz vermeye başladım. Hocaefendi o zaman sağ. Bütün enerji ve desteği evvel Allah sonra Hocaefendi’den alıyorum. Konuşmalarım çok tutuldu. İçimden geldiği gibi, halk tipi de konuştuğum için, cami çok kalabalık oldu ve haftalık vaazımı 2 güne çıkardılar.
Yine camide yer kalmıyor. İşte o zaman ismini veremeyeceğim Müslümanlardan bir grup, beni Sıkıyönetim Komutanı’na şikayet ediyorlar.”
Askeri Savcıdan “takipsizlik” kararı
“Bir Müslümana yakışmayacak, ipe sapa gelmez, tamamen asılsız ve uydurma bir sürü iftira… ’Koyu şeriatçı, Cumhuriyet rejimi ve Atatürk düşmanı’ diye şikayet etmişler. Sıkıyönetim Komutanı konuşmalarımı takip ettirmek için tam beş tane subayı görevlendirmiş. Haftalarca konuşmalarımı kaydetmişler, suç unsuru bir söz bulamamışlar. Daha sonra Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan bir müfettiş geldi. Canım sıkıldığı için adamın sorularına da biraz ters cevaplar verdim. Camide konuşma yapmayı benim istemediğimi, valinin emriyle konuştuğumu söyledim. Müfettiş, beni Askeri Mahkeme’ye şikayet etti.. Askeri savcı şikayet dilekçesini okumuş, konuşma bantlarını dinlemiş, müfettiş raporunu inceleyip, işin aslının iftira olduğunu anlamış. Daha beni mahkemeye çağırmadan Askeri Savcı, ‘Adamın konuşmalarında suç unsuru olmadığından, camideki konuşmalarını da valinin emriyle yaptığından’ diyerek hakkımda takipsizlik kararı vermiş. Çünkü ben camide Ramuz el- Ehadis’ten Hadis-i şerifler okuyordum.”
Televizyonlardan 5 kuruş almıyorum
“Ramuz el-Ehadis okumamı Hocaefendi (Mehmed Zahid Kotku hazretleri) istemişti. Daha ben İzmir’de Avukat iken Hocaefendi “Ramuz’u sen oku” dedi. Ben, “Estağfirullah” deyince, kızdı ve “Bundan sonra Ramuz’dan hadisleri sen okuyacaksın” emrini verdi. Ben de ondan itibaren devamlı Ramuz okuyorum. Bütün enerjimi O’ndan alıyorum. 1402’den Adapazarı’ndan Edirne’ye sürgün olunca bir ara bırakmıştım. Mübarek Hocaefendi hem rüyama girdi hem de İstanbul’a geldiğimde bizzat aşikara söyledi: “Ramuz’dan okumaya başla” diye. Yeniden okumaya başladım. Sonra İstanbul’a döndüğümde Müftülük’ten izin aldılar. Burada 28 senedir Böcekli Camii’nde, Süleymaniye Camii’nde Ramuz’dan hadis okuyorum. İkisi ulusal, çok sayıda mahalli televizyon Ramuz’dan hadisler sohbetlerimi gösteriyor. Bu televizyonlardan 5 kuruş ücret almıyorum.”
"Hocaefendi, İskenderpaşa Camii’ne tayin edilmişti. İskenderpaşa, Ersin (Nazif) Gürdoğan’ın deyimiyle görünmeyen üniversiteydi. Hocaefendi, ileriyi gören, talebelerine yön veren bir insandı. Bizi, bilime, teknolojiye, sanayileşmeye ve siyasete yönlendiriyordu. Yani Hocaefendi Büyük Türkiye’nin temellerini atıyordu. Caminin önü yabancı markalı lüks arabadan geçilmiyordu. O, buna fena içerliyordu. Hocaefendi milliciydi ve ülkemizin ve milletimizin sömürülmesine karşıydı. Vaiz ve sohbetlerinde zengin Müslümanlara ve okumuş insanlara sitem ediyordu: "Caminin önünde gavurcukların yaptığı otomobilleri park halinde görünce yüreğim parçalanıyor. İnsanlarımız üç kuruş ekmek parası için işçi olarak yabancı ülkelere gidiyor. Oralarda perişan oluyorlar. Dillerini ve dinlerini unutuyorlar"
Araba almayın, motor yapan fabrikalar kurun
"Hocaefendi, her konuda yalnız problemi teşhis etmekle yetinmez, çaresini de sunardı. Mesela sanayileşme konusunda çareyi şöyle sunuyordu: "Yabancıların sattığı arabaları alacağınıza, atölyeler kurun, motor fabrikaları kurun. Muhtaç vatandaşlara iş bulun. Hem onlar İslam diyarında çalışma imkanı bulsun, hem de gavurcukların kölesi olmaktan kurtulalım. Müslümana zillet yakışır mı? Aranızda makina mühendisleri var. Sizin makina ve motor yapacak beyniniz yok mu?"
Gümüş Motor’a ben de ortak oldum
"Hocaefendi’nin sitemleri çok tesirliydi. O kafirler yerine "Gavurcuklar" derdi. "Gavurcuklar araba ve motor yapıyor da Müslümanlar neden yapamasın? Müslüman’ın gavura el açmasının zillet, gavurcuklara tabi olmasının haram olduğunu bilmiyor musunuz? Hangi konuda olursa olsun, ‘İnanıyorsanız, Siz üstünsünüz’ ayetinin mealini duymadınız mı?’ Hocaefendi’nin bu sitemleri etkisini göstermiş, 23 Ocak 1956’da "Gümüş Motor" işte böyle kurulmuştu. Atmış lira müezzinlik maaşı alıyordum. Babamdan kalan tarlaları da sattım ve Gümüş Motor’a 2000 liralık hisseyle ortak oldum"
O’nu en iyi Erbakan Hoca anlıyordu
"Hocaefendi’nin o sitemkar ve teşvik edici konuşması: ülkesini ve milletini sevenleri harekete geçirdiği günlerde, "Gümüş Motor’un kuruluş istişarelerinde ben de bulunmuştum. Hocaefendi’yi en iyi Erbakan Hoca anlıyordu. Erbakan Hoca’nın hedefi; Gümüş Motor’da kamyon, otomobil ve otobüs yapmaktı. Su motoru yaparak işe başladılar."
Menderes’i, sevinçten ağlatan olay
"Erbakan Hoca, Başbakan Adnan Menderes’i Gümüş Motor fabrikasının açılışına davet etmiş. Başbakan "Demek memleketimizde motor da yapılıyormuş" diye sevincinden ağlamış. Erbakan Hoca ve arkadaşlarına: "Hükümet olarak bütün gücümle sizi destekleyeceğim" demiş. Fakat hainler ve gafiller boş durmadı."
Bakan sözünde durmayınca
"Ermeni; Rum ve Yahudi ithalatçılar, milli sanayimizin nüvesi olan Gümüş Motor’u bitirmeye yemin etmişler. Devrin Sanayi ve Ticaret Bakanı’nı satın aldılar. Su motoru ithalatına izin vermeyeceğini söyleyen Bakan, sözünde durmayarak ithalatı serbest bıraktı. Gümüş Motor’u kuranlar, Türkiye’nin bir yıllık ihtiyacını karşılayacak sayıda motor imal etmişler, onların 60 liraya sattığı motoru 30 liraya satacaklardı. İthal izni verilince Gümüş Motor’u yok etmek isteyen gayri Müslimler 10 liraya motor sattılar. Halbuki Gümüş Motor’un imal ettiği bir motor 20 liraya mal oluyordu.
Birden zengin olmak isteyen bazı ‘Müslüman Zenginler’ Gümüş Motor yöneticilerine "Paramızı istiyoruz" diyince, Gayri Müslimler, daha önce 60 liraya sattıkları motorları 10 liraya satmaya başladılar. Gümüş Motor da Şeker Fabrikaları’na satıldı."
Sülalem AP’li, ben MSP’den aday oldum
"Sene: 1974. MSP kurulmuş, bütün cemaatler MSP’yi destekliyordu. Bunlardan birisi de Erenköy cemaati (Sami Efendi ve talebeleri) idi. Sami Efendi ve talebeleriyle Eyüp Sultan ve Fatih’i ziyaret ettik. İskender Paşa’ya Hocaefendi’yi ziyarete gittik. Sami Efendi ve beraberindekiler Hocaefendi’ye dediler ki: "Cevat Hoca’yı Denizli’den MSP’den milletvekili adayı yapmak istiyoruz, fakat O, ‘Ben ilim adamıyım’ diyor, aday olmuyor". Hocaefendi bana döndü ve: "Sen ahlak ve maneviyat ilmi almadın mı? Necmi’nin yolu da ahlak ve maneviyat değil mi? Niçin bu talebi reddediyorsun?" Hocaefendi, Erbakan Hoca’yı da çok sever ve ona "Necmi" derdi. O böyle deyince, adaylığı kabul ettim ve Denizli’den aday oldum. Sülalem AP’li, ben MSP’den aday oldum. Sülalemle çatıştım. Fakat sözünü tuttuğum için Hocaefendi çok memnun oldu. Her şeye rağmen adaylığa "evet" dediğim için benim önümdeki bütün kapılar açıldı. Siyasette de yine ahlaktan maneviyattan konuşuyoruz"
Önce konuşturup, sonra şikayet etmişler
"Denizli İmam-Hatip’te 4 sene öğretmenlik yapmıştım. Herkes beni tanıyordu.
Seçim çalışmaları sürerken bir kazaya gittim. Belediye Başkanı geldi dedi ki: "Hocam ben farklı bir partidenim ama, seni de Erbakan Hoca’yı da çok seviyoruz. Cuma’dan önce bize vaaz et ve hutbe oku. Senin konuşmalarını özledik." Ben de: "Olmaz yahu, ‘dini siyasete alet ediyo’ derler"dedim. Başkan: "MSP’lilerin dini istismar etmediğini, söylediklerini yaşadıklarını, yani samimi olduklarını herkes biliyor. Kim sizi şikayet edecek?" diyerek beni ikna etti. Vaaz da ettim, hutbe de okudum. Orada şikayet filan olmadı. Bir başka yerde yine aynı taleple karşılaştım.. Ben: "Olmaz" dediysem de "Filancı yerde etmişsin, burada da edeceksin" dediler. İkindi namazı için camiye gittik. Namazdan sonra sordukları dini sorulara cevap verdim. Bunlar maalesef ‘Dini siyasete alet ediyor. Camide Müslümanları bölüyor’ diye beni şikayet etmişler"
O’nu dinledim, kazandım
"Hocaefendi; seçime 3-4 gün kala bana Amenerresülü’yü okuttu. "Semina ve e tana=Emrini işittim ve tuttum" deyince Hocaefendi: "Dur. Seçimi kazanamayacaksın. Ama sakın üzülme" dedi. Ben 4 gün önce sonucu aldım. Yani vekil olamadım. Ama partim kazandı ve koalisyon ortağı oldu. Hayırlı hizmetlere imza attık. Kıbrıs’ın yarısını aldık. 12 Mart döneminde kapatılan İmam-Hatiplerin orta kısmı yeniden açıldı. Elhamdülillah ben de imtihanı kazandım. Amcam Dr. Baha Akşit, bana fena kızdı. Çünkü O, AP’de Grup Başkan vekiliydi. Beni Ankara’ya çağırdı ve "Senin milletvekili adayı olacağını bilseydim bizim Partiden bakan yapardım. İstifa et gel AP’ye" dedi. "Asla olmaz. Ben MSP’liyim. Sözümden dönmem. Hocaefendi’ye ve Erbakan Hoca’ya söz verdim" dedim ve Amcamla kavga ettik. MSP’den aday olduğum için asla pişman değilim. Hocaefendi beni orada denedi. Ve ben sınavı kazandım"
Hocaefendi’den idarecilere ders
"Mehmed Zahid Kotku hazretleri, Cuma hutbelerinde yöneticilerin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu. Hocaefendi, yönetimin ana şartlarının adalet, ehilleri ile istişare etmek ve emaneti ehline vermek olduğunu söylerdi. Yönetime talip olanların kendisi adil olmadan başkasına adaleti tatbik edemeyeceğini, etmek istese de beceremeyeceğini ifade ederdi."
Namazlardan sonra okunan sureler
"Hocaefendi, iyi bir hafız olup, bol bol Kur’an okur, Peygamber Efendimizin "İçinde Kur’an’dan bir şey bulunmayan bir kimse, harap bir eve benzer" hadis-i şerifini hatırlatır, bizi de okumaya sevk ederdi. Yine Sabah namazından sonra Yasin suresini, Öğle namazından sonra Fetih suresini, İkindi namazından sonra Nebe (Amme) suresini, Akşam namazından sonra Vakıa suresini, Yatsı namazından sonra Mülk suresini okurduk. Hocaefendi bu sûreleri mutlaka ezberlememizi isterdi. Ayrıca Cuma namazından önce Kehf suresi, Duhan Suresi ve Fetih suresini mutlaka okumamızı tavsiye ederdi."
Hocaefendi’nin Türkiye’nin sanayileşmesi için çırpınan Erbakan Hoca’yı sevdiğini belirten Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki:
Hac’dan döner dönmez “Necmi nerede?” dedi.
"Havaalanı’nda kendisini Osman Çataklı bey karşılamış. Hocaefendi halsiz bir vaziyette. Edirnekapı’ya gelmişler, Hocaefendi, Çataklı Hoca’ya: ‘Necmi nerede?’ diye sormuş. Hocaefendi’nin ‘Necmi’ dediği Necmettin Erbakan Hoca, maalesef diğer siyasi parti liderleriyle birlikte hapisteydi. 12 Eylül askeri darbesi Hocaefendi’yi çok üzmüştü. Bu arada Erbakan Hoca ve arkadaşlarının hapsedilmesi daha çok üzmüştü."
Mehmed Zâhid Kotku hazretleri; güler yüzlü, sevimli bir zât idi. Mütevâzi, azîm sâhibi, hiç kimsenin gönlünü kırmaz, tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönüllerini alırdı. Hâfızası kuvvetli, konuşması samîmî idi. Çoğu zaman halk telaffuzu ile konuşur, karşısındakine konuşma fırsatı verir, kimseden bir şey istemezdi. Şeyhliğini ve makâmını büyük bir tevâzû ile gizlerdi.
Gece ve gündüz ibâdetlerine riâyet eder, talebelerini de buna teşvik ederdi. Hayâtı boyunca pekçok talebe yetiştiren Hocaefendi’nin beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Duâ Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vaazlar isimli eserleri vardır. Hazırladığı fakat henüz basılmamış olan başka eserleri de vardır.
Kürsüde ılımlı, minberde celalliydi
"Hoca efendi vaaz kürsüsünde, halkın şivesiyle konuşan, tatlı dilli, yumuşak huyluydu. Mesela ‘N’etcen gayri’ derdi. "Kafirler" yerine "Gavurcuklar" kelimesini kullanırdı. "Şeker kardeşim" sözünü çok kullanırdı. Halkın anlayacağı şekilde basit misaller vererek vaaz ederdi. Bu dediklerim vaaz kürsüsünde. Ama minbere çıktı mı celallenirdi. Öyle bir celalli konuşurdu. Rahmetli Muammer Dolmacı (müsteşarken trafik kazasından öldü) ile aynı camide Cuma namazı kılıyoruz. Ben müezzinim. Muammer benim yanımda otururdu. Cuma günleri bazen iç ezanı Muammer Dolmacı okurdu. Hocaefendi minberde "Allah celle ve âlâ" dediği zaman biz büzülürdük, korkudan titrerdik. Yine Hac esnasında Erbakan Hoca da vardı. Rüknü Yemani’ye gelmeden Hocaefendi öyle bir tekbir getirdi ki, Beytullah sarsıldı zannettik"
Vefa; İslam’ın ziynetidir
"Hocaefendi, ‘Emanete riayet ve ahde vefa eden insanların, ömürlerinin bereketli olacağını, hainlerin; dünyada ve ahirette rezil olacağını’ söylerdi. Kendisi çok vefakardı. Vefa’nın üzerinde çok durur, Vefalı, sözünde duran insanları severdi. ‘Vefa; İslam’ın ziynetidir (süsü)’ derdi. ‘Emanet dindir şeker kardeşim. Vücudumuz bize emanettir. Camimiz, memleketimiz, çoluk-çocuğumuz bize emanettir. Çocuğun ekmeğini nasıl düşünüyorsak, dinimizi de düşünmek lazımdır. Meyvenin iyisini arıyorsun da, insanın huyunun iyisini neden aramıyorsun?’ derdi. Erbakan Hoca çok vefalıydı. Hocaefendi’nin Türkiye’nin kalkınması ve sanayileşmesi konusunda söylediği sözleri en iyi o yerine getirdi. Hocaefendi’nin sözlerini unutan bazı yöneticiler, bırakınız fabrika kurmayı, Erbakan Hoca’nın kurduğu fabrikaları sattılar. Vefa bu mu?"
Vatan sevgisi imandandır
"Erzurum’da Yüksek İslam Enstitüsü Müdürüydüm. Orhan Süerdam Paşa da Erzurum’da Korgeneral. Yani Kolordo Komutanıydı. 1974’te Kıbrıs harekatı esnasında otobüslerle asker sevkiyatını görünce, Paşa’yı ziyarete gittim ve: "Ben, Gümüşhanevi ocağının yetiştirdiği adamım. Gümüşhanevi Ahmet Ziyaüddin hazretleri 67 yaşında Müşir Derviş Paşa’nın emrinde en ön safta er olarak çarpışmış. Hocam Mehmed Zahid Kotku hazretleri de yıllarca asker olarak Suriye Cephesi’nde Fransızlara karşı çarpışmış. Biz vatan için canımızı seve seve feda ederiz. Gönüllü er olarak ben de bu harekata katılmak istiyorum. Beni askere alın. Bizim Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Hubb’ul vatan min’el iman=Vatan sevgisi imandandır" dedim. Paşa bunları duyunca göz yaşlarını tutamadı. Sevinçten ağladı."
Hak ve Hakikatten asla ayrılmayın
"Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin, talebelerine gönderdiği Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başladığı 46 maddelik mektup, Hocaefendi’nin selam ve dua dolu şu cümlesiyle sona eriyordu: "Cenab-ı Hakk’ın selam ve rahmeti üzerinize olsun sevgili ve kıymetli kardeşlerim" Bu mektubu Hocaefendi’nin bir kısım talebeleri camlatıp evlerinin en mutena (seçkin) köşelerine asmışlar, kimileri de her gün okuyarak ona göre yaşantılarına yön vermişler."
Evliya olmak isteyenlere nasihatı
"Hocaefendi, ‘Allah-u Teala Hazretlerine karşı kulluktan alıkoyan her şey dünyadır.’ buyururdu. Evliya olmak isteyen kardeşlerimize de şöyle seslenirdi: "Dünyada evliya gibi (Allah dostu) yaşamak istiyorsan şu üç vasfa bürünmelisin: 1- Merhamet sahibi olmalısın. 2- Selamet-i sadr sahibi olmalısın. 3- Sahavet-i nefs sahibi olmalısın."
Ökten, Hocafendi’yi rüyasında görünce
"İmam-Hatip okullarının kurucusu Celaleddin Ökten Hocamız hacca gitmek istiyor, fakat bir türlü pasaport alamıyordu...
Yine bir gün yatsı namazını müteakip Hocaefendi’nin odasında oturduğu yerde uyuklamaya başlamış. Hocaefendi Celal Hoca’ya eğilip gülümseyerek: ‘Celal hoca pasaportunu aldın mı?’ diye sormuş. O da gülümseyerek, ‘Aldım efendim’ demiş. Celal Hoca rüyasında pasaportunu aldığını görmüş. Ertesi gün Hoca’nın Ankara’dan pasaportu geldi ve Celal Hoca Hacca gitti."
Hacdan döner dönmez, Erbakan’ı sordu
"Hocaefendi zaten rahatsızdı. Son Haccından da rahatsız olarak dönmüştü. Havaalanı’nda kendisini Osman Çataklı bey karşılamış. Hocaefendi halsiz bir vaziyette. Edirnekapı’ya gelmişler, Hocaefendi, Çataklı Hoca’ya: ‘Necmi nasıl?’ diye sormuş.
Hocaefendi’nin ‘Necmi’ dediği Necmettin Erbakan Hoca. Onun sözlerini harfiyen yerine getirdiği, Türkiye’nin kalkınması ve sanayileşmesi için gece gündüz çırpınan Erbakan Hoca, maalesef diğer siyasi parti liderleriyle birlikte hapisteydi. 12 Eylül askeri darbesi Hocaefendi’yi çok üzmüştü. Bu arada Erbakan Hoca ve arkadaşlarının hapsedilmesi daha çok üzmüştü."
Özal’ı da Arafat’a yürüttü
Vefatından üç yıl once Erbakan Hoca, Turgut Özal ve ben Hocaefendi’yle birlikte Hacca gitmiştik. Hocaefendi Mekke’den Arafat’a kadar bizi yürütürdü. Arafat’tan Müzdelife’ye, Müzdelife’den Mina’ya yürüyerek gelirdik. Turgut bey şişman ve bacakları kısa olduğundan yürüyemiyordu. Terlemiş ve bacaklarının arası birbirine sürtüne sürtüne yara olmuş. Hocaefendi, bu durumu görünce, sert bir ifadeyle Turgut beye: ‘Yürü, geri asılma’ diyordu. Turgut bey mecburen bizimle birlikte yürüdü. Hac’da Peygamber Efendimiz’in sünnetini yerine getirmek için yürüyen ve bizi yürüten Hocaefendi, ‘Hacı’nın her adımı için melekler 70 bin sevap yazarmış’ derdi. Abdullah Gül’ün dayısı da o zaman bizimle birlikte yürümüştü. Mina’ya geldik, orada böyle sokakta çakılların üstünde yatıyoruz. Üstümüzde sadece ihram var. Abdullah Gül’ün dayısı dedi ki: ‘Hayatımda böyle rahat uyumadım’
Hocaefendi’nin cenaze namazını Mahmut Efendi kıldırdı
Hocaefendi, 13 Kasım1980’de vefat etti. Vefatına çok üzüldük. Yurt dışında bulunan ve cenazesine katılamayan kardeşlerimiz gıyabi cenaze namazı kılmışlar. İstanbul’da trafik durdu. Cenaze merasiminin bir ucu Süleymaniye’de öbür ucu İskenderpaşa’daydı. İslam alemi yasa bürünmüştü. Hocaefendi’nin cenaze namazını Mahmut Efendi hazretleri kıldırdı. Süleymaniye Camii’nin haziresinde üstadlarımızın yanına defnedildi. Allah rahmet eylesin.
PROF. DR. NEVZAT KOR HOCAEFENDİ’Yİ ANLATIYOR
Mehmed Zahid Kotku hazretlerini İTÜ’de okurken tanıdığını belirten Prof. Dr. Nevzat Kor diyor ki:
Türkiye, Hocaefendiye çok şey borçlu

Talebeleri arasında Genel Müdürler, Bakanlar, Başbakan ve Cumhurbaşkanı bulunan Prof. Dr. Nevzat Kor, Çamlıca’daki işyerinde O’nun da hocası Mehmed Zahid Kotku hazretlerini anlatıyor. Nevzat Hoca, O’nu anlatırken, o günleri yaşar gibi oluyor. Bazen gülümsüyor, bazen gözleri doluyor. Hocaefendi’yi "O’nun hal ve hareketlerine bakarak O’nun gibi yaşamaya çalışırdık" diyen Prof. Dr. Nevzat Kor’dan dinliyoruz:
"Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınmasında Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin yetiştirdiği elemanların alın teri ve göz nuru vardır. Türkiye’nin sanayileşmesi Hocaefendi’nin ateşli konuşmalarından sonra Gümüş Motor ile başladı. Hocaefendi ile1954’te İstanbul Teknik Üniversitesi’nde son sınıf öğrencisiyken tanıştım. Hocaefendi, Fatih Zeyrek’teki Ümmügülsüm Camii’nde imamlık yapıyordu. Pazar günleri ikindi namazından sonra sohbet ediyordu. Ramuz’ul Ehadis’ten Hadis-i Şerifler okur, onların açıklamasını yapardı. Önce Pazar sohbetlerine iştirak ettim. Sonra Cuma namazlarını Ümmügülsüm Camii’nde kılmaya başladık. Beni oraya ilk defa Rıfat Tandoğan götürdü ama İTÜ’de, bizden önce Necmettin Erbakan, Osman Çataklı, Yahya Oğuz, Hocaefendi’nin meşhur talebeleriydi.
Evleri o semte yakın olan arkadaşlarımız Yatsı ve Sabah namazlarını da Ümmügülsüm Camii’nde kılmaya çaba harcarlardı. Sabah namazından sonra güneşin doğuşundan işrak vaktine kadar dualar okur, ikişer rekat işrak namazı da kılar dağılırdır. Okulu olanlar okuluna, işi olanlar işine giderdi. Hocaefendi’nin esnaf ve memur cemaati de vardı ama, büyük bir bölümü üniversite talebeleriydi. Hocaefendi, gençlere ve eğitimlerine çok önem verirdi. Hutbelerinde, vaazlarında ve sohbetlerinde Türkiye’nin kalkınması için gençlere yol gösterirdi. Hocaefendi’nin hutbeleri çok ateşli olurdu.Bir kere dinleyen bir daha bırakamazdı."
Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınmasını istiyordu
“Hocaefendi’nin hutbelerinde Türkiye’nin fukaralıktan kurtarılması için mutlaka sanayileşmesi, ekonomide mutlaka faiz sisteminin terk edilmesi gerektiği vurgulanırdı. Ülkemizin maddi ve manevi kalkınması için yöneticilerin halka karşı münis ve adil olması, halkın kanaatkar ve çalışkan olması ifade edilirdi. Hocaefendi, talebelerine İslam’a bağlı, hlaklı olmalarını tavsiye eder, kendisi söylediklerini yaşardı.
Hocaefendi’nin Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınması için yaptığı güzel konuşmalar sonunda, yani onun gösterdiği yolda yürüyenler, Türkiye’yi sevenler Gümüş Motor fabrikasını kurdular. Japonya’nın ve Avrupa’nın nasıl sanayileşerek kalkındığını, Türkiye’nin neden geri bırakıldığını anlatır, hastalığı teşhisle yetinmez, çare ve çözümü de gösterirdi. Burada Hocaefendi’yi en iyi anlayan Necmettin Erbakan Hoca’nın ismini anmaktan şeref duyarım. Allah O’ndan razı olsun, Erbakan Hoca Almanya’dan daha yeni dönmüştü. Almanya’da bir motor fabrikasının Teknik Müdürlüğünü yapmıştı. Motor konusunda ihtisası olduğu için Türkiye’ye döner dönmez Hocaefendi’nin de teşvikleriyle Türkiye’de bir motor fabrikası kurma girişimini başlattı. Rahmetli Menderes o zaman Başbakan’dı. Erbakan Hoca’nın bu teşebbüsünü duyunca Menderes çok sevindi. Türkiye’de, Türk insanı motor üretecek fabrika kuruyor. 1960 yılında 27 Mays darbesi olunca rahmetli Menderes Gümüş Motor Fabrikası’nın açılışını göremedi. Askeri yönetimden ilgi gösterenler de oldu ama darbe süreci ülke kalkınmasının gecikmesine yol açtı. Askerler emniyet tedbiri alalım, güvenliği sağlayalım diye düşününce sanayileşmeyi, ekonomik kalkınmayı ihmal ediyorlar. İthalata müsaade edilince rekabet ortamı kalmadı ve Gümüş Motor’un hisselerini Türkiye Şeker Fabrikaları satın aldı.”
Ben de hisse satın almıştım
“Gümüş Motor Fabrikası’nın hem kuruluş aşamasında istişare toplantılarında bulunmuş hem de bu kuruluşun yaşaması için hisse satın almıştım. Ben o zaman Üniversitede asistandım.Maaşımla tanesi bin liradan aldığım hisseler toplamı satıldığı zaman 10 bin lira olmuştu. O zamanki parametreteler yüksek bir meblağdı bu. Türkiye’nin kalkınmasına yardımcı olalım diye maaşımızdan artırdığımız parayı Gümüş Motor’a veriyorduk. Aynı zamanda Hocaefendi’nin vaazlarında söylediği sözleri yerine getiriyorduk.”
Türkiye’de İslam’a dönüş yaşandı
"Aslında Hocaefendi ‘Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın’ demezdi. Biz O’nun tavır ve hareketlerine bakarak çok şey öğrenirdik. Onun hoşuna giden şeyleri fark ederdik. Onun tavır ve hareketlerine uymak nasıl ki ashab döneminde insanlar Peygamber Efendimize bakarak, ‘O ne yapıyorsa, biz de onu yapalım’ diye düşünüyorlarsa, burada da biz öyle düşünüyorduk. Hocaefendi, tabi kamil bir insan. Böyle kamil bir insanın bütün hareketleri de İslam’a tam uygun oluyor. O bakımdan bizde İslami bakımdan eksikliklerimizi Hocaefendi’ye bakarak, öyle tamamlardık.”
Fabrikanın temelini Hocaefendi attı
“Gümüş Motor’un temel atma merasiminde Hocaefendi dua etti. İlk harcı fabrikanın temeline Hocaefendi ile o zaman Başbakan olan merhum Adnan Menderes koyacaktı. O gün bir aksilik oldu. Başbakan rahmetli Adnan Menderes, çok istekli olmasına rağmen, hızlı giderken düşmüş, ayağında bir yara oluşmuş. O yüzden kendisi gelemedi. Yerine Başbakan Yardımcılarından (şu anda ismini hatırlayamadığım) birini gönderdi. Gümüş Motor’un temeline ilk harcı Hocaefendi koydu. Bu eserin büyüyerek devam etmesi için dua etti. Menderes katılamadığı için üzüldük. 1961-1962 yılında makinelar geldi.
Gümüş Motor’un yüzde 95’i yerli üretim idi
“Tabi Türkiye’de yeni bir tesis kurulmuştu. Hammaddeyi alıyorsunuz, sonra onu orada döküm atölyelerinde işliyorsunuz, sonra ondan motor imal ediyorsunuz. Yani motorun yüzde 95’i yerli imalattı. Sadece yüzde 5’i dışardan gelirdi. O zaman Necmettin Erbakan Hoca, her platformda Türkiye’de yerli otomobil sanayii kurulmasının şart olduğunu anlatıyordu. Hatta bu konuda Erbakan Hoca’nın konferanslarını duyan 27 Mayıs darbecilerinin başa getirdiği Orgeneral Cemal Gürsel, Erbakan Hoca’yı Ankara’ya davet etti. Kendisinden brifing aldılar. Cemal Gürsel’in bu fikir çok hoşuna gitti. Emir verdi ki bir yerde bu otomobilin yapımına başlayalım. O zaman en uygun yer olarak Eskişehir’de lokomotif fabrikası’nda otomobil yapılsın denildi. Orada bir tane otomobil yapıldı. Erbakan Hoca ve arkadaşları Eskişehir’de lokomotif fabrikasında Devrim otomobilini yaptılar. Sonra ne olduysa 29 Ekim’de otomobil bir süre yürüdü, gitti, sonra birden istop etti. Benzin koymayı unutmuşlar gibi bir şeyler söylendi.”
Gümüş Motor sanayide lokomotif oldu
"Aradan 6-7 yıl geçtikten sonra Koç’un imal ettiği Anadol otomobilleri piyasaya çıktı. Demek ki bilgi ve istek yeterli olmuyor, sermaye de lazım. Gümüş Motor, işçi, esnaf, öğrenci parasıyla kurulmuştu. Fakat o zaman Gümüş Motor kurulmasaydı, ondan birkaç sene sonra Anadol otomobiller de piyasaya çıkmazdı. Birileri bunu yapıyor, o zaman biz yapalım dediler. O zamana kadar Koç ve diğer zenginler otomobil ithal ediyordu. İmalat ve işçiyle uğraşmıyorlardı. Alıyorlardı, satıyorlardı. Gümüş Motor kurulunca işin ithalatla yürümeyeceğini anladılar. Bu memleketin gerçek sevenleri, bir şeyler yapmaya başladılar. İthalatçılar imalata başlamaya mecbur kaldılar.”
MNP,MSP, RP, FP ve Saadet o çizginin devamı
"Biz tabi Anadolu’dan gelmişiz. Öyle İmam-Hatipler, Kur’an Kursları filan yok. Mızraklı İlmihal, Namaz Hocası kitabı ve bazı vaazlardan öğrendiğimiz bilgilerle, İslamiyeti tam manasıyla yaşayamayan insanlardık. Hocaefendi gibi İslamiyeti yaşayanların vaazlarıyla, yetiştirdiği insanların çalışmaları sonucu büyük bir değişim yaşandı. Türkiye’de insanımız artık yeniden İslam’a dönüş yaşadı. Bu çok önemli bir şey. Gümüş Motor birinci adımdı. Ondan sonra bu hareket siyasi parti oldu. Bağımsızlar, Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah, hep o çizginin devamıdır. Hocaefendinin en iyi talebelerinden birisi Erbakan hocaydı.”
Güleryüzlü, tatlı sözlüydü
“Mehmed Zahid Kotku Hazretleri güleryüzlü, tatlı sözlü bir Allah dostuydu. Biz talebeleri olarak Ashab-ı Kiram’ın Peygamber Efendimizi taklit ettiği gibi Hocaefendi’yi taklit ederdik. Hocaefendi’nin hal ve hareketlerini gözler, ona göre davranırdık. Onun gibi yaşamaya çalışırdık”
"Türkiye’nin maddi ve manevi kalkınmasında Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin yetiştirdiği elemanların alın teri ve göz nuru vardır. Türkiye’nin sanayileşmesi Hocaefendi’nin ateşli konuşmalarından sonra Gümüş Motor ile başladı. Hocaefendi ile1954’te İstanbul Teknik Üniversitesi’nde son sınıf öğrencisiyken tanıştım. Önce Pazar sohbetlerine iştirak ettim. Sonra Cuma namazlarını Ümmügülsüm Camii’nde kılmaya başladık. Beni oraya ilk defa Rıfat Tandoğan götürdü ama İTÜ’de, bizden önce Necmettin Erbakan, Osman Çataklı, Yahya Oğuz, Hocaefendi’nin meşhur talebeleriydi."
İslâm Birliği’nin kurulmasını istiyordu
“Türkiye’de yaygın kalkınmayı Hocaefendi’nin yetiştirdiği insanlar başlattı. Kıbrıs Harekatı MSP’nin ortak olduğu CHP-MSP koalisyonu döneminde yapıldı. Hocaefendi talebelerine yön veriyordu. Müslüman ülkeler arasındaki ekonomik, siyasi, kültürel işbirliği anlaşmalarında, ülkemizde kurulan ve faizsiz bankacılığın temeli olan “Faizsiz Finans Kurumları”, İslâm Birliği’nin temeli olan “D-8”in kurulması fikri, Gümüşhanevi ocağından gelen insanlar sayesinde ortaya konuldu.”
Prof. Dr. Nevzat Kor, Hocaefendi’yi anlatırken, ülkemizin nasıl sanayileştiğini, yaygın kalkınma hamlesinin nasıl başlatıldığını, Osmanlılar döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin bürokratlarını yetiştiren Gümüşhanevi ocağına, daha sonra İskenderpaşa’ya bağlı insanların yani Milli Görüşçülerin neleri hangi zorluklara rağmen başardığını da izah ediyor:
“Türkiye’de yaygın kalkınmayı Hocaefendi’nin yetiştirdiği insanlar başlattı. Kıbrıs Harekatı MSP’nin ortak olduğu CHP-MSP koalisyonu döneminde yapıldı. Hocaefendi talebelerine yön veriyordu. Müslüman ülkeler arasındaki ekonomik, siyasi, kültürel işbirliği anlaşmalarında, ülkemizde kurulan ve faizsiz bankacılığın temeli olan “Faizsiz Finans Kurumları”, İslam Birliği’nin temeli olan “D-8”in kurulması fikri, Gümüşhanevi ocağından gelen insanlar sayesinde ortaya konuldu. Biz bugünkü teknolojik imkanlar olmadan asırlar önce dünya haritası çizen Piri Reis’in torunlarıyız Hocaefendi, ileriyi gören bir insandı. Ne mutlu bütün insanlığın saadeti için çalışanlara ve bu yolda yürüyenlere…”
Yaygın kalkınmayı O’nun talebeleri başlattı
“Mehmed Zahid Kotku hazretleri, güçlüden değil, haklıdan yanaydı. Yani Kuvveti değil, Hakkı üstün tutuyordu. Mesela o zaman yine hocaefendiler vardı. Onlar da hakkı ve adaleti desteklediklerini ileri sürüyorlardı. Fakat Hocaefendi bütün bunlardan farklıydı. O hep ülkesinin kalkınması gerektiğini düşünüyor, bu yönde talebelerini teşvik ediyordu. “Bu ülke böyle fakir kalmamalı. Bu millet; iktisadi ve sınai bakımdan kalkınmalı. Müslümanlara dünyanın gerisinde kalmak yakışmaz. Bizim de dünyanın en ileri ülkelerinden biri olmamız gerekir. Neden iş makineleri dışardan ithal edilir? Niçin burada yapılmaz? Şu şu fabrikalar niye burada kurulmuyor? Paralarımız niye gavurcuklara gidiyor?” Bu gibi fikirlerin sonunda Erbakan Hoca siyasete soyundu. Bağımsız aday oldu ve Konya’dan Milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. Erbakan Hoca Meclis’e girince Milli Nizam kuruldu. Bir müddet sonra kapatıldı. Bir müddet sonra aynı çizgide Milli Selamet Partisi kuruldu. Selamet Partisi kurulur kurulmaz seçime gidildi. 49 Milletvekili ile hükümete ortak oldu. (CHP-MSP koalisyonu) ”
Kıbrıs’a barış geldi
“Koalisyon kurulur kurulmaz hükümeti yok etmek isteyenler Kıbrıs meselesini kaşımayla başladılar. Rumlar, Makarios’u devirdiler. Kıbrıs’ta soydaşlarımıza karşı katliama giriştiler. Hükümette bulunan başta Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan Hoca olmak üzere Hocaefendi’den ders alanlar bu duruma seyirci kalamayacaklarını bildirdiler. Kıbrıs Harekatı o dönemde (20 Temmuz 1974) yapıldı. Çıkartma kararı verilirken devrin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar Erbakan Hoca’ya demiş ki: ‘Sayın Erbakan, daha önce de çıkartma kararı alındı, fakat jetlerimiz geri çağırıldı. Hatta bu geri çağrılma emrini duyamayan Cengiz Topel isimli pilotumuz uçağıyla birlikte düşürüldü ve şehit edildi.’ Erbakan Hoca da: ‘Hiç merak etmeyin, istediğimiz Kıbrıs’ın tamamını alınmasıdır. Buna göre hazırlığınızı yapın.) Çıkartma yapıldı. Masum insanlar katliamdan kurtuldu. Kıbrıs’a barış, evvel Allah, sonra Hocaefendi’nin talebeleri sayesinde getirildi.”
Bütün fabrikalar kâra geçti
“Devlet Planlama Teşkilatı ve Sanayi Bakanlığı’nı MSP aldı. Eskiden fabrikalar sadece İzmit-İstanbul arasındaydı. MSP’den sonra Anadolu’nun her yerinde fabrika temelleri atıldı. Bir de baktık ki mesela Ağrı’da ayakkabı fabrikası, Diyarbakır’da Çimento Fabrikası, Erzurum’da şeker fabrikası kuruluyor. Eğer Erbakan Hoca’nın temellerini attığı fabrikalar gibi daha sonra fabrika yapımı devam sesteydi, bugün Türkiye’de bölgesel terör olayını konuşmayacaktık. Çünkü işsiz kalan insanlar terör örgütlerine malzeme oluyorlar. İşi-gücü olan adam terör tarafına geçer mi? Geçmez. Erbakan Hoca’nın başlattığı Doğusuyla-Batısıyla, Güneyiyle-Kuzeyiyle bütün Türkiye’nin toptan kalkınma programı sonra gelen yönetimler tarafından uygulansaydı, bugün bu sorunları konuşmazdık. İşte Hocaefendi böyle yaygın kalkınma istiyordu. Hocaefendi bunları söylerken, onu dinleyenler de bu projelerin heyecanını hisseder, bunları yerine getirmek için canla-başla çalışırlardı.. Hocaefendi’nin yetiştirdiği üniversite öğrencileri yükselerek üniversitelerde doçent, Profesör, Kürsü Başkanı Dekan ve Rektör oldular. Kimileri sanayide önemli vazife aldılar, fabrika müdürü oldular. Bir de baktık ki daha yaşı 30’u bulmamış bir arkadaşımız Sümerbank Genel Müdürü oldu. Türkiye sathında yeni fabrikalar kuruldu. Eskiden fabrika müdürü olmak için 40-50 yaşında olmak şartı aranırdı. Erbakan Hoca, yaş sınırı yüzünden gençlerin yönetici olmasını özel kararname çıkardı. O gençler, fabrikalarda şef, müdür, genel müdür oldular ve çok verimli çalışmalar yaptılar. Mesela SEKA kâra geçti, şeker fabrikaları kâra geçti. Çimento fabrikaları kâra geçti. Demir-çelik fabrikaları kâra geçti.”
Türkiye yasaklar ülkesiydi
“O zaman Türkiye yasaklar ülkesiydi. Askerler güvenliği ön planda tutarken bazen hatalar da yapıyorlar. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı, manevi kalkınmayı ihmal ediyorlar. Daha geçenlerde Emekli Orgeneral Aytaç paşadan sonra Kenan Evren de: ‘Kürtçe’yi yasaklamamız hataydı’ dedi. Halbuki insanlar yasaklara karşı ilgi gösterir. İngilizce serbest, Rusça serbest, Fransızca serbest, adama ana dilini konuşma diyorsun. Olacak şey mi bu?”
Gerekçeye bak, hizaya gel
“İstanbul Teknik Üniversitesi mason zihniyetli yöneticilerin elindeydi. Mesela Erbakan Hoca, Motorlar Kürsüsü’nde hak ettiği halde, İTÜ’nün o zamanki rektörü Prof. Dr. Hikmet Binark, “Profesörlük” tezini onaylamıyordu. Gerekçesi de ‘Sen Profesörlük ünvanını alırsan, siyasete girer, parti kurar, başımıza ikinci bir Ali Fuat Başgil kesilirsin’ Şimdi soruyorum: Allah aşkına Teknik Üniversitede, böyle aptalca bir gerekçe olur mu?”
Evimiz İskenderpaşa’nın karşısındaydı
“Bazen bizim evde, bazen Erbakan Hoca’nın, bazen de Hoca efendi’nin evinde sohbet toplantısı yapardık. Evimiz İskenderpaşa’nın karşısındaydı. Erbakan Hoca’nın evi de bizden bir sokak yukardaydı. Onların evin yanında boş arsa vardı. Sonra evi büyütmek için o arsayı da eve kattılar. Bu sebeple her gün sabah ve yatsı namazlarını İskenderpaşa Camii’nde kılardık. Pazar günleri gündüzleri de tabi. Gündüz vakitlerinde (Öğle, ikindi, akşam) mesaideydik. Kandillerde evlerde Hocaefendi’nin de iştirak ettiği, genelde öğrenci arkadaşlar da katılabilsin diye mesela Cumartesini Pazar’a bağlayan gecelerde sohbet olurdu. Bazen de Hocaefendiyle birlikte Hocaefendileri ziyaret ederdik. Maksadımız Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlamaktı.
Demirel karşı, Ecevit “çekinser”di
“Süleyman Demirel, ‘Türkiye’yi karanlık bir maceraya sürüklüyorsunuz’ diyerek Kıbrıs Harekatı’na karşı çıktı. Ecevit “çekinser” kaldı, CHP grubu üçe bölündü. Kıbrıs’a çıkartma kararı kabinedeki 8 MSP’li bakan ve CHP’li Deniz Baykal ve Önder Sav’ın desteğiyle alındı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Akıncı Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Emin Alpkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan’ı unutmamak lazım. Bugün bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti varsa bu insanlar sayesinde oldu.Daha sonra Ecevit, Kıbrıs Fatih’i ilan edildi. Yalnız sayın Ecevit, ölmeden 6 ay önce, DSP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Macit ve Adalet Bakanlığı yapan Hikmet Sami Türk’e demiş ki: ‘Ortağımız MSP olmasaydı, Kıbrıs Harekatı’nı yapamazdık. İnternette Google arama motoruna “Ezber Bozan Siyasetçi” yazarsanız, Ecevit’in Kıbrıs’la ilgili itiraflarını orada okuyabilirsiniz”
Vehbi Koç ile Hacca gitti
Hocaefendi 1958 yılında ilk defa Hacca gitti. Yanında Vehbi Koç da vardı. Koç o zaman Ford Fabrikalarının Türkiye Temsilcisiydi. Ford’un Arabistan temsilcisi Koç’u Cidde’den Mekke’ye götürecek bir makam arabası göndermiş.
Koç da Hocaefendi’ye: “Buyurun beraber gidelim” demiş. Beraber Mekke’ye gitmişler. Hocaefendi’nin Hacca ikinci gidişinde (1960) Türkiye’den 27 arkadaşla birlikte gittik. Fakat tabi o zaman biletleri direkt Suudi Arabistan’a alamıyoruz. Dönüşte burada hesap sorarlar diye. Buradan Beyrut’a uçak bileti alıyorduk. Elimizde Beyrut-Cidde yazan Suudi Arabistan Havayolları’na ait ikinci bilet vardı. Hac farizasını bitirip Beyrut’a geliyorduk. Orada o bileti imha ediyorduk. Beyrut-İstanbul bileti ile Türkiye’ye geliyorduk. Yani Hacca gidişe izin vermezdi Üniversite. Hükümet Hacca gitmeyi yasakladı.
Hatta bir arkadaş İstanbul’dan Beyrut’a, oradan Cidde’ye gidecek bir vapur kiraladı. O zaman Lübnan Büyükelçimiz Vapur’a gitmiş. “Hacca gitmek isteyen varsa, derhal vapuru terk etsin. Hacca gitmek yasaklandı. Türkiye’ye döndüğünüzde başınız belaya girer.” demiş. Tabi o sırada birkaç gün önce 27 Mayıs darbesi olmuştu. Bizimle birlikte Hac’da olacak vapurla gelen arkadaşlar orada kaldılar.
Mesela o vapurda değerli ağabeylerimizden Necati Coşan da vardı. Düşünün ki Türkiye’den Hacca gitmek bile uzun yıllar yasaktı. Buradan Suriye’ye gidilir. Suriye’de başka pasaport çıkartılır. Onunla Arabistan’a gidilirdi. Arabistan mührü pasaportunuzda görülürse, Türkiye’de cezalandırılırdınız. Onun için aynı pasaporta mühür vurdurmamak için ayrı pasaport alınırdı. Halbuki şimdi Sezer Cumhurbaşkanı’yken Suudi Kralı Çankaya Köşkü’ne çıktı.”
Siyasi parti liderlerinin Hocaefendi’yi ziyaret ettiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Kor diyor ki:
Millete hizmet etsinler diye dua ederdi
Hocası Mehmet Zahid Kotku hazretlerini anlatan Prof. Dr. Nevzat Kor diyor ki: "Liderler, Hocaefendi’yi ziyaret ederdi" Prof. Nevzat Kor, Hocaefendiyi anlatmaya devam ediyor:
"Hocaefendi, Türkiye’yi ve Müslümanları seven, çok tatlı dilli bir insandı. Kimseyi kırmazdı. Bu yüzden seçimlerden önce kimi dua almak için, kimi oy desteğini almak için siyasi partilerin liderleri (İsmet İnönü hariç) Hocaefendi’yi ziyarete gelirlerdi. Hocaefendi, liderlere şöyle hitap ederdi: ‘Kim bu millete ve bu memlekete bir çivi çakarsa, biz de ona duacı oluruz. Bizim kimseye düşmanlığımız yoktur. Hayırlı işlerinizde Allah yar ve yardımcınız olsun. Allah’ın selameti başınıza olsun. Allah yolunuzu açık etsin. Müşkilleri kolay kılsın’
Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Alpaslan Türkeş, Turhan Feyzioğlu Hocaefendi’yi ziyaret ederdi. Hatta CHP-MSP koalisyonu döneminde Bülent Ecevit Başbakan iken Hocaefendi’yi ziyarete gelmişti. Süleyman Demirel, Hoacefendiyi ziyarete gelirken basın mensuplarına da haber verirdi. Diğerleri bu ziyaretleri basına duyurmadan, gece vakti, sivil araçları ile, gizlice yaparlardı. Bu ziyaretlerden çok iyi neticeler çıkardı. Mesela Ecevit’in Hocaefendi’yi ziyaretinden sonra devrin Milli Eğitim Bakanı CHP’li Mustafa Üstündağ olmasına rağmen, 12 Mart döneminde kapatılan İmam-Hatiplerin orta kısmı açılmış, sayıları arttırılmış, Yüksek İslam Enstitüleri’nin Fakülte olması için çalışmalar başlatılmıştı.
Demirel de Hocaefendi’nin yanında diz çöker, edeple otururdu.
Necmettin Erbakan zaten Gümüşhanevi Ocağı’nın talebelerinden olduğu için sık sık ziyarete gelirdi. Hatta Erbakan Hoca ile Osman Çataklı Hoca’nın Hocaefendi’den önce, Serezli Abdullah Hasib Efendi ve Abdülaziz Bekine Efendiden ders aldıklarını duymuştuk.Bunlar Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin sözlerini yerine getirmek için canla başla çalışırlardı."
"Süleyman Demirel Başbakan iken Hocaefendi’yi ziyarete gelmişti. Osman Çataklı Hoca da oradaydı. Osman Çataklı ile Süleyman Demirel 5 sene aynı okulda okumuşlar. Senli-benli konuşuyorlardı. Çataklı, Hocaefendi’nin yanında Demirel’e dedi ki: "Okul arkadaşın olarak senden iki şey istiyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı’na Müslümanların tasvip ettiği bir Hocaefendi’yi getir. Bir de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne Müslüman birini tayin et. Gerçekten vakıf mülkleri masonik zihniyetli yöneticilerin elinde, gayesi dışında kullanılıyor, camilere ait dükkanlar satılıyor, mesela Sirkeci’de daha sonra cami yapılan Vezir Camii’nin yeri, Anadolu Saz olarak kullanılıyor, içki içiliyor ve dansöz oynatılıyordu. Demirel, "Söz" dedi ve Lütfü Doğan Hoca’yı 1968’de Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirdi. Lütfü Doğan, 1972’ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı. Bu arada çok hayırlı hizmetlere imza attı. Vekaleten imamlık yapan Süleyman Efendi hazretlerinin talebelerini asaleten atayarak devlet millet kaynaşmasını sağladı. Ancak Demirel, Vakıflara istenilen evsafta birini getirmedi. CHP-MSP koalisyonu döneminde Çataklı Hoca, Başbakan Yardımcısı olan Erbakan Hoca’ya bu taleple gittiğinde Erbakan Hoca, ‘Neden olmasın, en uygun adam sizsiniz’ demiş ve Çataklı Hoca’yı Vakıflar Genel Müdürü yapmıştı."
Hocalar da birbirini ziyaret ederdi
"Hocaefendi, bizim kapalı kutu gibi kalmamızı değil, diğer İslam alimleriyle de tanışmamızı isteyen biriydi. Hocaefendi, bu tür ziyaretlere 30-40 kişilik gruplar halinde giderdi.
Yine Bayramın birinci günü sabahleyin Sami Efendi hazretleri yanında 4-5 arkadaşı ile, Mehmed Zahid Kotku hazretlerini ziyaret ederdi. Hocaefendi de ya öğleden sonra ya da bayramın ikinci günü Sami Efendi’ye iade ziyaretinde bulunurdu. Yine Zeytinburnu’ndan Sultan Baba, Çarşamba’dan (İsmailağa Camii) Mahmud Efendi Hocaefendi’yi ziyarete gelir, onlar böyle can kardeşi gibi birbirlerine sarılırlar, hoşça vakit geçirirler, Ashab-ı Kiram gibi Asr Suresi’ni okumadan ayrılmazlardı. Hocaefendi hiçbir şeyh efendinin aleyhinde konuşmaz, hepsinin İslam dinine büyük hizmetler yaptığını söylerdi."
Mezuniyet duası
"Biz üniversiteden mezun olduğumuzda, akademik kariyer sahibi olduğumuzda Hocaefendi’yi ziyaret eder, elini öperdik. O da bizim alnımızdan öper, milletimize ve memleketimize hayırlı hizmetler yapmamız için dua ederdi. Her sene üniversiteden mezun olan yüzlerce öğrencisi vardı Hocaefendi’nin. Bazen mezuniyet töreni İskenderpaşa’da yapılırdı. Arkadaşların durumuna göre cami cemaatine ziyafet verilirdi. Hocaefendi fazla yemek yemezdi. Yiyormuş gibi görünürdü. Mezun olanların sayısı çok olduğu için hepsine birden tören düzenlenir, dua da birlikte yapılırdı."
İslam ülkeleri arasında işbirliği
"Hocaefendi İslam Birliğinin bir an önce kurulması gerektiğini savunurken, şöyle derdi: ‘Mesela niçin petrolü biz doğrudan doğruya Suudi Arabistan’dan değil de, onlardan petrolu ucuza alıp, bize pahalı satan ABD’den alıyoruz? Niçin suyu Arabistan direk bizden almıyor da, bizden ucuza alıp, onlara pahalı satan İtalyanlardan ya da Fransızlardan su satın alıyorlar? Halbuki bizim petrole, Arapların suya ihtiyacı var.
Biz niçin kendi aramızda takas yapmıyoruz? Bu ticareti kim engelliyor’ Yine o zaman cep telefonu yoktu. Normal telefonla Mekke’den İstanbul’u aradığınız zaman, sizin telefonunuz önce Paris’e ya da İsviçre’nin Cenevre şehrine bağlanır, sonra İstanbul’la görüşebilirdiniz. Bu sadece Suudi Arabistan ile değil, bütün İslam ülkeleri ile böyleydi.
Ve Türkiye İslam Ülkeleri ile direkt ticaret yapamaz, önce Hristiyan ülkeler veya Yahudi tacirler devreye girerdi. Bu da İslam ülkeleri arasındaki ticareti ve anlaşmaları geciktiriyor, hatta engelliyordu. İslam Konferansı Teşkilatı, İSEDAK ve D-8’ler, Hocaefendi’nin sohbetlerine katılan insanlar tarafından kuruldu.
Dürüst olun, kimseyi kandırmayın
"Hocaefendi bize: ‘Sonunda idamda olsa yalan söylemeyin. Dürüst olun. Kimseyi kandırmayın. Böyle bir şeye kalkarsanız, aslında kendinizi kandırmış olursunuz. ahirete inanıyorsanız, herkesin güvendiği insanlar olun. Nasıl Peygamber Efendimize müşrikler bile (Muhammed’ül Emin) diyorlardı. Sizde öyle güvenilir olun’ diyordu. Yani Hocaefendi istiyordu ki talebeleri hem mesleğinde zirveye çıksınlar, insan olarak da insanlara en faydalı hayırlı hizmetler yapan, yumuşak huylu insanlar olsunlar."
Hutbeyi Demircan okudu, namazı Mahmud Efendi kıldırdı
"Hocaefendi’nin cenaze merasimi muazzam mahşeri bir kalabalıktı. Hacdan döner dönmez ‘Necmi neredi?’ diye sorduğu Erbakan Hoca ve arkadaşları 12 Eylül darbecileri tarafından hapse atılmıştı. Hoca Efendi Perşembe günü vefat etmiş, Cuma günü cenazesi kaldırılmıştı. Cuma Hutbesi’ni o zaman Süleymaniye İmam-Hatibi olan Ali Rıza Demircan Hoca okumuş, Hocaefendi’nin cenaze namazını İsmailağa Camii İmam Hatibi Mahmud Efendi kıldırmıştı"
Lütfü Doğan’ın Başkanlığına çok sevinmişti
"Erbakan Hoca ve başta Recai Kutan, Lütfü Doğan, Şevket Kazan, Hocaefendi’nin vefatını duyunca, gözyaşlarını tutamamışlar."Lütfü Doğan Hoca, Diyanet İşleri Başkanı olunca Hocaefendi’yi ziyarete gelmişti. Ben de kendisini o zaman tanımıştım. Güleryüzlü Lütfü Doğan Hoca’yı Diyanet İşleri Başkanı gören Hocaefendi çok sevinmişti. O’na: ‘Lütfü Hoca, Sende Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretlerinin güler yüzünü görüyorum’derdi. Lütfü Hoca da ‘İltifat ediyorsunuz efendim’ şeklinde mahcup bir vaziyette cevap verirdi. Lütfü Doğan’ın Diyanet İşleri Başkanı olmasını sağlayan kararnameyi imzalayan devrin Başbakanı Süleyman Demirel’e bile dua etmişti."
Misafirlerine ikramda bulunurdu
Hocaefendi, kendisini ziyarete gelen misafirleri İskenderpaşa camii’nin bahçesinde şadırvanın yanındaki salonda kabul eder, ve misafirlerine mutlaka ikramda bulunurdu. Hocaefendi hediye kabul etmezdi. Kıt kanaat geçinecek kadar maaşıyla ikramda bulunurken, bazen meşin cüzdanını çıkartır, içinde para olmadığını görünce alış-veriş yapan arkadaşımıza, “Bakkal’ ya da ‘manava’ selamımı söyle. Gelecek ay parasını verecek de” derdi. Esnaf da Hocaefendiye güvenirdi.”
Prof. Dr. Nevzat Kor: Hocaefendi’nin talebelerine yazdığı mektup, Yahya Oğuz’un yazdığı kitapta Hocaefendi talebelerine mektupla ders verirdi
Prof. dr. Nevzat Kor, Hocaefendi’nin kitap okumak ve tesbih çekmekle yetinmediğini, dünya gündemiyle de her zaman igilendiğini kaydediyor. Prof. Dr. Nevzat Kor: “Hocaefendi’nin on parmağında on hüner vardı” diyor ve ilave ediyor: “Hocaefendi, iyi bir şair ve iyi bir hattat idi. Bize de hat dersleri almamızı tavsiye ederdi. Dünyanın en ünlü hattatı olan Hamit Aytaç ve Hasan Çelebi Hoca ile yazı yazar, bunları da bize gösterirdi. Yani güzel sanatlarla da ilgilenirdi.
İyi bir şairdi
Hocaefendi’nin şairliği de vardı. ‘Asıl şair, 18 yaşında şiir yazan değil, 50’sini geçtikten sonra şiir yazan, şiirleriyle millete doğru yolu gösterendir’ derdi. Bazı arkadaşlar, askerden ya da gurbetten mektup gönderirken Hocaefendi’ye şiir yazarlardı. Hocaefendi de bu arkadaşlarımıza yine şiirle cevap yazardı. Mesela Yahya Oğuz bey 1958 yılında Paris’ten yazdığı mektuplarında Hocaefendi’ye hitaben şiirler de göndermiş. Bir dörtlüğünde diyor ki:
“Varis-i Habib-i zişân, / Mahbub-u külli bi-derman, /Tabib-i kulubsun Hocam, / Canım için gerçek cânan.”
Yahya bey Hocaefendi’ye hitaben yazdığı öteki dörtlüğünde de şöyle diyor:
“Habîb-i Habibullah ola, / Kalblerden gam-ı derdi yolan, / Gönüller sultanı efendim;/ Sensiz dünyamın hepsi yalan”
Mehmed Zahid Kotku efendi hazretleri, Yahya Oğuz beye gönderdiği “Gelin Hakka doğru azm eyleyelim” adlı cevabi şiirinde diyor ki: “Aşkı muhabbetin yoluna girip, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim. / Semende himmeti ol yana sürüp, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim. / Ömür gelip geçer bir saye misal, / Gelen göçer gider görünmez hayal, / Eylemeden bu fenadan irtihal, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim. / Fermanı ahaddır hükmü şeriat, / Edebi Ahmeddir resmi tarikat, / Kali hal eyleyip hali hakikat, / Gelin Hakka doğru azm eyleyelim.”
Yahya bey hocalarımızın hayatıyla ilgili bir kitap yazdı, Hocaefendinin talebelerine yazdığı 46 maddelik mektup bu kitapta yer aldı.
Benim çok sevgili ve hakikatli kardeşlerim
“Bismillahirrahmanirrahim. Benim çok sevgili ve hakikatli kardeşlerim; Büyüklerimizin nasihatlarından bazılarını size de hediye etmeyi kendime bir borç saydım.
1- Her şeye başlarken besmeleyi, Cenâb-ı Hakka Hamd-ü senayı ve Peygamber Efendimize salâtü selamı, katiyyen dilinizden bırakmayın ve gönlünüzden çıkarmayın!
2- Cemaate, cumaya, bayramlara, derslere, Evrad’a devam edin!
3- Ahdinize, vaadinize daima vefa üzere olun.
4- Namazı, Zekatı, Hacc’ı, Orucu vakitlerinde ifa edip, (emr-i bil ma’ruf ve nehyi an’il münker’i) ve emaneti eda ediniz.
5- Birbirlerinize katiyyen buğz etmeyiniz ve hased etmeyiniz ve arka çevirmeyiniz. Daima “İhvan” olarak kardeşçe yaşayınız.
6- Daima tahsil-i ilim üzere olup cehilden korkunuz ve nâsa anlıyamıyacakları ve akıllarının ermediği şeyleri söylemeyiniz.
7- Kur’an okumasını muhakkak öğrenip sürekli okuyunuz. Evladı iyalinize de mutlaka okutunuz. Cehil çok fenadır.
8- Avret yerlerinizi hiç bir yerde açmayınız ve kendinizi kadınlara benzetmeyiniz.
9- İhtiyacın fevkinde yüksek binalara özenmeyiniz. Yeni binalara kurban kesmeyiniz. Kurbanlarınızı yalnız Allah için kesiniz.
10- Faizden, haram yemekten, yetim malını yemekten, çalınan ve zulüm ile alınan malları yemekten sakınınız.
11- Ulemanın, meşayihin, vâlideynin, kalplerini kırmaktan ve onlara en ufak bir eziyeti yapmaktan son derece sakınınız.
12- Sünnet-i seniyeye ehemmiyetle son derece riayet edip, kalıp ve kıyafette hiç bir vecihle ecnebi âdetlere kendinizi kaptırmayınız.
13- Büyük ve küçük bilumum günahlardan son derece sakınınız ve sakınmıyanlardan uzak olunuz.
14- İçki içenlerden ve müskirat kullananlardan olmayınız ve onlardan uzak olunuz.
15- Bütün ecnebi hatunlardan, bilumum lehviyyat yerlerinden, eğlence yerlerinden korkup kaçınız.
16- Taamlardaki hidratlardan, bil cümle israflardan sakınınız.
17- Kur’an, Hadis, icmâ-i ümmet ve kıyâs-ı fukâha dışındaki şeylerle amel etmekten çekininiz.
18- Bilad-ı küfürden gelen yiyecek, içecek ve giyecek şeylere karşı son derece dikkatli ve ihtiyatlı olunuz. Onlara tenezzül etmeyiniz.
19- Sahabe-i kirâma ve evliyây-ı izâma sövenlerden ve müctehid-i kirâma, sâdat ve selefe ta’n edenlerden uzak olunuz.
20- Muharebe meydanından kaçmayınız. Taun, veba gibi bulaşıcı bulunan hastalıkların yaygın olduğu yere girmeyiniz. Şayet orada iseniz hastalığı taşımamak için çıkmayınız.
21- Meşayih ve ululemre itaatsizlikten sakınınız.
22- Evkaf malından, vakfı tebdilden sakınınız.
23- Bey-i fâsıddan, noksan tartmaktan, meyveleri olmadan satmaktan sakınınız.
24- Elfâz-ı küfürden, haram sözlerden ve bilhassa yalandan ve efrenç sözlerinden uzak durunuz.
25- Emirlik, imamlık, kadılık hizmetlerine talip olmaktan uzak olunuz.
26- Ayakta bevl etmekten, yolları kapamaktan, pislik dökmekten sakınınız.
27- Züht, vera, velayet, keşfi keramet, ilham davalarında bulunmayınız.
28- Ru’yetullah, Ru’yetunnebi davalarında bulunmayınız.
29- Bilcümle zînet ve mal zayiinden sakınınız.
30- Camilerde son derece edebe riayet edip ses çıkarmayınız. Mecnun, dilenci ve bebekleri camiye sokmayınız.
31- Mecbur olmadıkça el ve baş ile selâm vermeyiniz.
32- Alimden gayri kimsenin elini öpmeyiniz.
33- Evde köpek saklamayınız,
34- Koyunun küçük yavrusunu kesmeyiniz.
35- Hırsızlardan, hainlerden, müflislerden, Hak’tan meyleden ulema, müftü ve cahil tabiblerden olmayınız ve bunlardan uzak olunuz.
36- Bilumum ecnebi adet ve an’anelerden ve göreneklerden ve lüzumsuz yere baston kullanmaktan çekininiz,
37- Hiç bir zaman zulüm işlemeyiniz, zalime yardım etmeyiniz, mazluma yardımcı olmayı daima borç ve vazife biliniz.
38- Her gün sabah ve akşam şunu okuyunuz: “Allahu Teâlâ’nın varlığına, birliğine, kuvvet ve kudretine, her şeyi görür-işitir bilir olduğuna, herkesin O’na muhtaç olup, O’nun hiç bir şeye muhtaç olmadığına, doğmadığına ve doğrulmadığına ve hiç bir şeyin kendisine benzemediğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hesaba, mizana, cennet ve cehennemin varlığına, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra tekrar dirilmeğe, inandım ve iman getirdim. Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu.”
39- Ashab-ı tevâzudan ve her veçhile sahib-i mahfiyetten olunuz.
40- Kendinize varlık ve benlik verecek şeylerden ve üstünlük gibi meziyetlerden sakının. En büyük meziyet ve şiarınız “yokluk” olsun.
41- Ölümü gözünüzün önünden ayırmayın.