BaşkentPriştina (500.000)
Nüfus2.300.000
Yüzölçümü10.861 km2
KomşularıSırbistan, Karadağ (Sancak bölgesi), Arnavutluk ve
Makedonya
KonumuArnavutluk, Sırbistan ve Karadağ arasındadır
ŞehirleriPrizren, Cakova, Ferizay, İpek, Gilan ve Mitrovitsa
Dinİslam, Hıristiyanlık (Katolik, Ortodoks)
DilArnavutça, Sırpça, Boşnakça ve Türkçe
Etnik DurumArnavutlar (%90), Sırp-Karadağlı (%4) ve Boşnak, Türk,
Çingene, Mısırlı (%6)
Para BirimiEuro
DağlarıSharri (Şar), Bjeshket, Nemuna ve Kapaonik
Nehirleriİbar, Beyaz Drina, Lepenci, Sitnitza ve Binca Morava
GölleriGazivode, Batllava ve Badovc
İklimiKara iklimi
TARİHİ ARKAPLAN
Balkanların en eski halklarından olan Arnavutların soyları İllirlere
uzanmaktadır. Coğrafyadaki varlıklarını MÖ. 3 binli yıllara kadar dayandıran
Arnavutlar, bu süreç içerisinde Roma, Bizans, Orta Asya
göçlerinin getirdiği istilalar, Slav ve Osmanlı etkilerini yaşamışlardır. Bu
süreç boyunca da başta dini olmak üzere çeşitli siyasi, ekonomik ve kültürel
ilişkiler ortaya çıkmıştır. Kosova beş asırdan uzun bir süre Osmanlı
egemenliğinde kalmış ve İslam'la da bu dönemde tanışmıştır. Kosova, jeopolitik
konumuyla Balkanların Müslüman yoğunluklu bölgeleri arasında stratejik bir geçiş
sağlarken Arnavut nüfusun yoğun olarak bulunduğu Arnavutluk, Makedonya, Karadağ
ve Preşova vadisi arasında kalır.
Kosova, 1389 Kosova Savaşı ile Osmanlı Devleti’nin Üsküp Sancağı’na
bağlanmıştır. Uzun yıllar Osmanlı toprakları olarak kalan bölge 1878 Berlin
Anlaşması ile Sırp saldırılarına açık bir hale gelmiş ve 1913 Londra Sefirler
Toplantısı ile Sırbistan’a bağlanmıştır. 1918 Sırp-Sloven-Hırvat Krallığı
döneminde bu durum değişmemiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Kosova,
Arnavutların istekleri dışında Yugoslavya Cumhuriyeti içerisinde yine
Sırbistan'ın bir parçası yapılmıştır. Arnavutların millet statüsü reddedilmiş,
azınlık statüsü dayatılmıştır. Kosova'dan üç kat daha düşük bir nüfusa sahip
Karadağ bir cumhuriyet haline getirilirken, etnik olarak Federasyon'un en
homojen bölgesi olan Kosova, Sırbistan'a bağlanmıştır.
Kosova'nın hukuki statüsü komünist rejim döneminde de değişikliklere
uğramıştır. Bu değişiklikler 1963 ve 1968 yıllarından başka diğer eski Yugoslav
cumhuriyetleri ile hemen hemen aynı hakların tanındığı 1974 senesinde
gerçekleşmiştir. 1974 anayasa değişikliğiyle Kosova, Voyvodina ile birlikte
cumhuriyetin özerk bölgeleri olmuş fakat diğer cumhuriyetlere tanınan ayrılma
hakkı Kosova'ya tanınmamıştır.
Yugoslavya'nın dağılmasının arefesinde Sırbistan, kuvvet kullanarak
Kosova'nın özerkliğine son vermiş bu harekete Arnavutlar, Sırpların Kosova'daki
bütün eylemlerini boykot ederek ve kendi paralel sosyal ve politik yaşamlarını
oluşturarak cevap vermişlerdir. Fakat Kosova’nın bağımsızlığı tanınmamıştır.
Bölge çok uzun yıllar Sırpların Arnavutlara karşı baskı dolu politikaları ile
çalkalanmış, Tito döneminin başlangıcından itibaren Yugoslavya İçişleri Bakanı
Aleksandre Rankoviç ismi hep federasyon içindeki Müslümanlara baskı ile gündeme
gelmiştir. Rankoviç’in 1966’da görevden alınmasıyla daha rahat bir dönem başlasa
da 1980’de Tito’nun ölümü ile yeniden Sırp baskısı artmıştır.
1979–88 yılları arasında tüm Yugoslavya’da hüküm giyenlerin %58’i
Kosovalıdır.
1981’de Priştina Üniversitesi olaylarında birçok öğrenci hayatını
kaybetmiştir.
1983 yılında işsizlik oranı Yugoslavya için %14 iken bu oran Kosova’da
%44’lere varmıştır.
1989–94 arasında 150 bin Arnavut işlerinden zorla çıkartılmış, bu insanların
büyük çoğunluğu çalışmak için Avrupa ülkelerine gitmek zorunda kalmıştır.
Bosna-Hersek’te 1992–95 yılları arasında süren ve yüz binlerce insanın
hayatına mal olan savaş ardından yakın zamanda yeni bir çatışma beklenmemesine
rağmen Sırbistan, 1998 Mart ayından itibaren Kosova’ya yönelik kanlı
saldırılarda bulunmuştur. Sırbistan’ın Kosova’ya saldırısı 78 gün devam eden
NATO bombardımanıyla 8 Haziran 1999’da biterken, savaş boyunca 1 milyon insan
evlerini terk etmek durumunda kalmış ve 15 bin Arnavut hayatını kaybetmiştir.
Halen 4 bin civarı Arnavut kayıptır.
EKONOMİ
“Yugoslavya’nın en fakir evi” olarak adlandırılan Kosova’nın iktisadi durumu
iyi değildir. Balkanların en yoğun nüfuslu bölgesi olması, tarımın geri
kalmışlığı ve %70’lere varan işsizlik oranı, bölgenin temel ekonomik
özelliklerini oluşturmaktadır. Kosova, tarih boyu hep bir devletin egemenliği
altında kaldığından ekonomik açıdan da bu ülkelerin uygulamalarına bağımlı
olmuştur. Zengin maden yataklarına sahip olan Kosova’da halkın geçim kaynağı
daha çok tarım ve hayvancılıktır. Bu anlamda son dönemde küçük değişiklikler
yaşansa da kırsal nüfus kentli nüfustan fazladır. Tarım ve hayvancılık yanında
diğer önemli geçim kaynakları ormancılık ve madenciliktir. Avrupa’da yeraltı
zenginlikleri ile meşhur olan Kosova, Tito Yugoslavya’sı döneminde, sahip olduğu
linyit yatakları ile Yugoslavya rezervlerinin %58’ini teşkil etmekteydi.
Savaş sonrası hızlı bir yapılanma içine giren Kosova'da gurbette bulunan
Arnavutlar ülkenin kalkınmasına ve tahrip olan yapıların yeniden onarılmasına
katkıda bulunmuşlardır. Savaş döneminde Kosova gelirlerinin %40'ı bölge
dışındaki Arnavutlarca sağlanmış ayrıca insanlar, yardım kurumlarının destekleri
ve düşük ticaret ile geçimlerini sağlamışlardır.
Kosova genç bir nüfusa sahiptir. Ülkenin %50'den fazlası 19 yaşı altı
gençlerden oluşmaktadır. İşsizlik oranının yüksekliği özellikle bu grubu çok zor
durumda bırakmıştır. Ayrıca misyonerlerin ilk hedefleri arasında bu genç
kitlenin bulunması, onları daha farklı alanlarda da sorunlarla karşı karşıya
bırakmıştır. Halihazırda Kosova’da 700’den fazla uluslararası Batılı sivil
toplum kuruluşu bulunmaktadır ve bu kuruluşlar cami avlularında dahi misyoner
faaliyetlerini sürdürmektedir. İnsanların ekonomik ve fikri alanlardaki
zayıflıkları istismar edilmektedir.
Kosova'da gençler için diğer bir tehlike de BM Kosova Misyonu (UNMIK) ve
Kosova Barış Gücü (KFOR) görevlilerinin gelişiyle zirveye çıkan ahlaki zafiyet
ve fuhuş tehlikesidir. İstatistiklere göre 2001–03 tarihleri arasında fuhuş ve
kadın ticareti birkaç kat artmış, daha çocuk yaşlardaki Arnavutlar fuhuş
sektörünün kurbanları olmuştur.
KOSOVA’NIN MEVCUT DURUMU
Kosova’nın Soğuk Savaş dönemi ardından İbrahim Rugova ile devam eden siyasi
hakların kazanımı süreci, Balkanlarda meydana gelen yeni durumlarla birlikte
şekil değiştirmiştir. 1989’da başlayan LDK sürecinde siyasilerin başlangıçta
Yugoslavya içerisinde federal bir cumhuriyet olma hedefleri 2 Temmuz 1990’da tek
taraflı bağımsızlığın ilan edilmesini getirdiyse de, Yugoslavya’nın dağılmasıyla
birlikte rota tam bağımsızlık olarak değişmiştir. 1995 yılında yapılan Dayton
Anlaşması sırasında Kosova’nın da gündeme getirilme çabaları Miloşeviç’in kati
tutumuyla başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bundan sonra devam eden etnik Sırp
baskıları Rugova’nın Gandici pasif direnişini iflas ettirmiş ve Balkanlar’da bir
kez daha silahlar çekilmiştir.
Kosova, Haziran 1999'da savaşın sona ermesinden bu yana seçilmiş
parlamentosu, cumhurbaşkanı ve başbakanı olmasına rağmen BM Kosova Misyonu
(UNMIK) tarafından yönetilmektedir. 1244 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK)
kararıyla hala bir Sırp toprağı olarak görülmekte olan Kosova’da Arnavut
çoğunluğun bağımsızlık taleplerine, Kosova'nın Sırbistan topraklarının bir
parçası olduğunu iddia eden Belgrad tarafından karşı çıkılmaktadır.
16 yıl boyunca aralıksız devam eden Rugovalı süreç, cumhurbaşkanının akciğer
kanseri nedeniyle 2006 Şubat ayında hayatını kaybetmesiyle yeni bir döneme
girmiştir. Bu yeni dönemde Kosova’daki siyasi simaların değişmesi bir yana uzun
yıllardır beklenmekte olan “statü müzakereleri”nin resmen başlatılması sürecin
daha hızlı akmasına olanak vermiştir.
Rugova’dan boşalan cumhurbaşkanlığına LDK Başkanlık Üyesi ve Priştina
Üniversitesi Öğretim Üyesi Fatmir Seydiu getirilmiştir. Yeni süreçte başbakanlık
görevi de el değiştirmiş ve Kosova Koruma Gücü (TMK) başkanlığını yürütmekte
olan Agim Çeku Kosova’nın yeni başbakanı olmuştur. Meclis başkanlığını
yürütmekte olan Necat Datsi’nin yerine de LDK Genel Sekreteri Kole Berisha
getirilmiştir. Bu dönemde hükümet değişmemiş, LDK ile Kosova Refah Partisi’nin
(AAK) koalisyonu devam etmiştir.
Kosova’daki görüşmeler ifade edilen bu yeni hükümetle icra edilirken, bir
yılı aşkın bir süre sonunda taraflardan hiçbiri somut olarak tezlerinde bir
değişiklik yapmamış ve bir sene sonunda müzakereler başladığı noktada
tamamlanmıştır. Sırplar genişletilmiş bir özerklikten daha ileri gitmezken
Kosovalı Arnavutlar da bağımsızlıktan azına razı olamayacaklarını ifade
etmişlerdir. Bu noktada tamamlanan müzakerelerin nihai bildirisi ise 2 Şubat
2007 tarihinde müzakereleri yürütmekle görevlendirilen Marti Ahtisaari
tarafından açıklanmıştır.
Plana göre Arnavut tarafın parlamento, bayrak, milli marş, ordu ve
uluslararası ilişkiler anlamında serbest hareket edebilecekleri belirtilmiştir.
Fakat bu haklardan faydalanırken azınlıkların da göz önünde bulundurulması talep
edilmiştir. Ahtisaari’nin planında Kosova’daki AB ve NATO varlığı devam ederken,
kademeli bir bağımsızlık süreci öngörülmüştür.
Statüyle ilgili plan Belgrad ve Priştina’da farklı yankılar uyandırmıştır.
Her ne kadar bağımsızlık kelime olarak kullanılmasa da adım adım bir bağımsızlık
programının uygulanması en üst Sırp makamlarınca programın asla uygulanamayacağı
şeklinde bir karşılık bulmuştur.
Arnavut taraf ise yönetim düzeyinde açıklanan plandan memnun kalmış dönemin
Başbakanı Agim Çeku “Kosova halkına sürecin doğru ilerlediği ve Kosova’nın yakın
zamanda bağımsız olacağına dair güvence veriyorum.” şeklinde açıklamada
bulunmuştur.
Batı, Kosova’nın bağımsızlığına uzun zaman önce karar vermiştir. Fakat bunun
ilanı için uygun zaman beklenmektedir. ABD, AB ve Temas Grubu (ABD, İngiltere,
Fransa, İtalya, Rusya ve Almanya) Rusya dışında inisiyatiflerini Kosova’nın
bağımsızlığı yönünde kullanmaktadırlar. Bölgede Batı’ya rağmen bir karar
çıkartılmasının da imkanı yok gibidir. Zira özellikle ABD’nin Balkanlardaki
etkinliği ve Soğuk Savaş dönemi ardından çıkan her iki savaşı da bitiren devlet
olma gerçeği bölgedeki ABD varlığını perçinlemektedir. ABD Balkanların en büyük
askeri üssünü Kosova’nın Ferizay şehrinde kurmuştur. Kosova’nın başkenti
Priştina’ya dev Bill Clinton fotoğrafı asılmıştır. Ve Arnavutlar ABD’yi bir
kurtarıcı olarak görmektedirler.
Ahtisaari planı akabinde beklendiği üzere Sırp tarafından en radikal
ifadelerle Kosova’nın bağımsızlığının asla kabul edilmeyeceği, bağımsızlık eğer
gerçekleşirse bunun bir işgal kabul edileceği ve Kosova için gerekirse savaşlara
girileceği ifade edilirken; Sırbistan’ın kadim dostu Rusya’dan da Sırbistan’ı
destekler mahiyette açıklamalar gelmiştir. Kosova’nın bağımsızlığının dünyanın
farklı noktalarındaki benzer durumdaki ülkeler için olumsuz bir örnek olacağı
söylenmiş, KKTC ismi son günlerde özellikle ifade edilmiştir.
Bu konuda AB içinde de ufak tefek çatlaklar bulunmaktadır. Bu ülkeler
İspanya, Romanya, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’dır. Ülkelerin her birisi
bizzat kendi ülkelerindeki sorunlardan mütevellit Kosova’nın bağımsızlığına
karşı çıkmaktadırlar. İspanya kendi ülkesinde zaman zaman bağımsızlık isteğini
dile getiren Bask bölgesi ve Katalanya’dan muzdaripken, Romanya ülke içindeki
Macar azınlıktan, Rum kesimi ise KKTC’den dolayı bağımsızlığa karşı
çıkmaktadırlar. Yunanistan’ın içinde de Türk, Arnavut, Makedon azanlıklar
bulunmasına rağmen Yunanistan’ın asıl derdi yine Rum Kesimi gibi Kıbrıs
konusudur. Fakat bu durumu AB kendi içinde çözmüş, ülkeleri konuyla ilgili
serbest bırakmıştır.
Netice itibariyle 17 Kasım 2007’de icra edilen hem genel hem de yerel
seçimlerde büyük bir başarı göstererek Kosova’nın yeni başbakanı olan Haşim
Taçi, 17 Şubat tarihini vererek bağımsızlığın çok yakın bir tarihte ilan
edileceğini ve kendilerini tanımaya hazır 100 civarı ülkenin bulunduğunu
belirterek bağımsızlık konusunda ne kadar kararlı olduklarını ifade etmiştir.
Yani geri sayım başlamıştır. Asıl mesele Kosova’nın bağımsızlığı akabinde
bölgeyi bekleyen sorunlar ve bunlar için neler yapılacağında
düğümlenmektedir.
KOSOVA MÜLAHAZALARI
Sırbistan Soğuk Savaş dönemi ardından üst üste kayıplar yaşamış, öncelikle
tarihi emelleri olan “Büyük Sırbistan” fikri Yugoslavya’yı oluşturan federal
yapıların art arda bağımsızlıklarını kazanmalarıyla akamete uğramıştır. Ardından
Hırvatistan ve Bosna-Hersek’le yapılan savaşlar (1991–1995) ciddi kıyımlarla
neticelenmiş, Sırbistan bu bölgelerin bağımsızlıklarına da şahitlik etmiştir.
(Büyük Sırbistan toprakları olarak tarif edilen coğrafyada Bosna-Hersek’in
tamamı ve Hırvatistan’ın önemli bir kısmı yer almaktadır.)
Miloşeviçli dönemdeki Yugoslavya’nın dağılma savaşları sırasında siyasi,
ekonomik itibar kayıpları
halihazırda düzeltilememiş, Srebrenitsa katliamının baş sanıkları Radovan
Karadziç ve Ratko Mladiç yerleri bilinmesine rağmen Savaş Suçları Mahkemesi’ne
teslim edilmemiştir.
Sırbistan Yugoslavya’nın dağıldığı bir dönemde 1992 yılında Karadağ ile
birlikte “mikro Yugoslavya”yı devam ettirme kararı almıştır. Daha sonra bu iki
devlet 2002 yılında birlikteliklerini Sırbistan-Karadağ Devleti ismiyle devam
ettirmişlerdir. Fakat AB üyesi sorunsuz bir devlet hesaplarıyla 680 bin nüfuslu
Karadağ, 2006 Mayıs referandumuyla Sırbistan’dan ayrılma kararını vermiştir. Bu
şekilde Sırbistan’ın Adriyatik çıkışı kapanmış ve ülke bir kara devleti
hüviyetine bürünmüştür.
Bu tarihe kadar Sırbistan ve Karadağ ile birlikte Kosova’nın birliğin üçüncü
parçası olabileceği hesaplarını yapan Batı, Karadağ’ın bağımsızlığı ile ümidini
yitirmiş ve Kosova’nın tam bağımsızlığı yönünde kararını değiştirmiştir.
Sırp kamuoyu ve Sırbistan resmen dillendirmeseler de %90 itibariyle Arnavut
ve %95 itibariyle de Müslüman nüfusun yaşadığı Kosova’yı yeniden kazanma
ümitlerini kaybetmişler ve fakat “savaşarak” geri çekilme taktiği ile hareket
etmeye karar vermişlerdir. Bu Sırbistan nüfusunun hemen hemen yarısını oluşturan
(son cumhurbaşkanlığı seçimine göre %48) radikal milliyetçi kesim karşısında
mevcut hükümetin ellerinin güçlendirilmesi anlamında da önemli bir husustur.
Bu bağlamda 20 Ocak 2008 tarihinde ikinci turu gerçekleştirilen Sırbistan
Radikal Partisi ve Sırbistan Demokrat Parti adaylarının yarıştıkları
cumhurbaşkanlığı seçimini ılımlı Boris Tadiç’in kazanması (%51) Kosova’yı
bağımsızlığa biraz daha yaklaştırmıştır.
AB ve NATO’nun Sırbistan’a üyelik verme planları da bu noktada ekonomik ve
siyasi sıkıntı içerisinde olan Sırbistan için tansiyonun düşürülme çabaları
olarak görülebilir. Fakat bu çabalar Sırbistan’ın en yetkin ağızlarınca
(başbakan Koştunitsa) “Kosova’yı satmayız” şeklinde yankı bulabilmektedir.
Her şeye rağmen Kosova’da bağımsızlık sonrası hareketlenmeler olabilir.
Direkt Nikoliç’e bağlı olduğu belirtilen Kral Lazar’ın Orduları isimli illegal
askeri yapılanma, Kosova’nın Mitrovitsa bölgesi ve iç bölgelerindeki Sırp
gettolarındaki uzun zamandır devam eden silahlandırma çabaları etnik şiddeti
tırmandırabilir.
Kosova bağımsızlık ilanı sonrasında, şimdi de hazırlıklarının devam ettiği
belirtilen özel Sırp bölgeleri ya da diğer bir deyişle Sırp otonom bölgeleri
oluşturma çabaları gündeme gelebilir. Bu hareketlenmeler daha çok kuzeyde
Mitrovitsa ve çevresinde olacaktır.
Sırbistan bağımsızlık sonrası Mitrovitsa’da etnik hareketlenmelerle bölgenin
Kosova’dan kopartılması ve bu şekilde Kosova’nın bağımsızlığının tanınacağı
yollu girişimlerde bulunabilir. Bu tez 1986’da kurulan Sırp Bilim ve Sanatlar
Akademisi’nde yıllarca tartışılmıştır. Sırp tarafı çözüm olarak Kosova’nın
doğusundaki Preşevo bölgesiyle Mitrovitsa’nın takasını da isteyebilir.
Sırpların Mitrovitsa aşkı bölgede yoğunlaşan Sırp nüfustan maada bölgenin
yeraltı kaynakları açısından çok zengin olmasından kaynaklanmaktadır. Bölge
İkinci Dünya Savaşı sırasında
Hitler’in özel önem verdiği bölgelerden birisiydi. Yugoslavya döneminde de tek
başına ülkenin linyit ihtiyacının %58’ini karşılamaktaydı.
Kosova’da çıkabilecek yeni bir savaş durumunda NATO, BM ve AB’ye ait diğer
uluslararası askeri birliklerle yerel Arnavut ordu ve polis gücü daha hazırlıklı
olacaklardır. Bu nedenle çok şiddetli ve uzun süreli bir savaş
beklenmemektedir.
Kosova’nın bağımsızlığının Kosova sınırlarıyla sınırlı kalmayacağı ise bir
başka endişe kaynağıdır. 1995 Dayton Anlaşması’yla alınan kararlar hala
uygulanmış değildir. Anlaşmayla Bosna topraklarının %49’luk kısmının bırakıldığı
Bosna Sırp Cumhuriyeti uzun zamandır, Kosova’nın olası bağımsızlığı sonrası
Sırbistan’la birleşme tehdidini savurmakta, bu durum siyasi istikrarsızlığı tüm
Balkan coğrafyasına yayma potansiyeli taşımaktadır.
Kosova’da çıkması muhtemel bir savaş yine bölgede beş farklı ülkeye
(Arnavutluk (3,5 milyon), Makedonya (1 milyon), Karadağ (70 bin), Sırbistan (100
bin), Yunanistan (700 bin)) yayılmış olan Arnavutları etkileyecektir.
Dayton Anlaşması’nda Sırp tarafına hiç de hak etmedikleri halde Karadziç’in
teklifiyle “cumhuriyet” payesinin verilmesi, anlaşmanın üzerinden 13 yıl
geçtiğinde yeni bir savaş sebebi olabilmektedir. Bosna’nın sınırlarını ve
bütünlüğünü kökünden sarsacak bu girişim bu kez Sırbistan’ın da “resmen” dahil
olacağı yeni bir Bosna savaşı potansiyeli taşımaktadır. Mevcut durumda
Kosova’dan çok Bosna’nın risk taşıdığı da bu şekilde görülebilmektedir.
Bosna’da çıkacak bir savaştan Sırbistan ve Karadağ sınırının kesiştiği
coğrafyada yayılan Sancak’ın da ayrı kalması düşünülemez. Sancak Bosna ve Kosova
arasında kalmaktadır ve mevcut nüfusunun %60’tan fazla bir kısmı Boşnak’tır.
1992–95 Bosna Savaşı döneminde güvenlik tehdidinden mütevellit 80 bin Boşnak
evlerini terk ederek farklı bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır.
TÜRKİYE KOSOVA İÇİN GEÇ KALMAMALI
Türkiye, beş asırdan uzun bir süre devam eden Osmanlı varlığının tek
temsilcisi olarak Balkan ve özelde Kosova coğrafyasıyla en çok şey paylaşan
ülkedir. Bugün bile Türkiye nüfusunun kayda değer bir kısmını Balkan
coğrafyasından gelen Müslüman unsurlar oluşturmaktadır. Bu insanların Bosna,
Kosova, Sancak, Makedonya ya da Bulgaristan’la akrabalık bağları sürmektedir. Bu
anlamda Türkiye’nin komşu ülkelere nazaran daha çok avantajı bulunmaktadır.
Türkiye, Osmanlı’nın bölgeden çekildiği ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulduğu dönemlerden itibaren uluslararası politikada kendine omuz verebilecek
ve onu daha güçlü kılacak Müslüman Balkan topluluklarına gerekli hassasiyeti
göstermemiştir. Bölgede Müslüman unsurlara yapılan ve kimi zaman katliam
boyutlarına varan hak ihlalleri karşısında topraklarını açmak dışında kayda
değer bir varlık göstermemiştir. 1938 ve 1953 göç anlaşmalarıyla Yugoslavya’dan
akan göçler I. Dünya Savaşı ve öncekilerle birleşerek ciddi bir oran
oluşturmuştur. Oysa bölgede tutulabilecek stratejik bir Müslüman azınlığın (bu
insanlar aslında çoğunluktu) Türkiye için önemli kazanım anlamına geleceği
düşünülmemiştir.
Kosova’da çatışmaların başladığı dönemde Türkiye, bazı önemli girişimlerde
bulunmakla birlikte, Kosova sorunu konusunda kendisinden beklenilen aktif tutumu
gösteremedi. Dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Kosova'da sıcak olayların
başladığı günlerde Belgrad'ı ziyaret ederek Sırp yetkililerle görüştüğü halde
Kosova'yı ziyaret etmekten ve Kosova sorunuyla ilgili aktif bir siyaset ortaya
koymaktan çekinmiştir. Belgrad'ın en büyük gazetesi Politika, Cem'in
ziyaretiyle ilgili haberinde, “Türkiye, barışın Yugoslavya'nın sınır bütünlüğü
içinde sağlanmasını destekledi” ifadesine yer vererek, Kosovalıların bağımsızlık
talebine Türkiye'nin taraftar olmadığı imajını vermeye çalışmıştır. Vecerne
Novosti
adlı bir Sırp gazetesi de, İsmail Cem'in “Kosova sorunu
Yugoslavya'nın sınır bütünlüğü içinde çözülmelidir” sözlerini özellikle
vurgulayarak vermiştir. Bununla birlikte, Türkiye'nin Kosova konusundaki pasif
tutumu Türk halkı tarafından eleştirilmiştir.
Türkiye, Kosova sorunu konusunda diplomatik alanda gösteremediği aktif
tutumu, askeri alanda NATO’nun Kosova’ya yaptığı hava operasyonlarının ardından
getirilen barış ortamında NATO misyonu içinde yer almak suretiyle
gerçekleştirmeye çalıştı. Bosna-Hersek sorununda olduğu gibi Kosova sorununda da
Amerika yanlısı politika izleyen Türkiye, Balkan ülkesi olarak, NATO içinde
böyle bir misyonda yer almak suretiyle hem Balkanlardaki yeni dengeler içinde
inisiyatif almış hem de AB üyesi olmamaktan doğabilecek sıkıntıları kısmen de
olsa gidermiştir.
Öte yandan Türkiye, Kosova’ya insani yardım noktasında destek olmaya
çalışmıştır. Arnavutluk / Elbasan’da (4050 kişilik Elbasan kampı) ve Makedonya /
Üsküp’te (5400 kişilik Boyana kampı) açılan mülteci kampları mültecilere sıcak
yemek sunulan yegâne kamplardı. Ayrıca çeşitli insani yardım malzemeleri bölgeye
ulaştırılmıştır. Bu çerçevede savaşın sona ermek üzere olduğu 8 Haziran 1999’a
kadar Arnavutluk’ta bulunan mülteciler için toplam 46 tırlık insani yardım
malzemesi gönderilmiştir. Ayrıca beş uçak ile Arnavutluk’a, iki uçak ile de
Makedonya’ya insani yardım malzemeleri ulaştırılmıştır. Bunlar dışında Türkiye,
Kosovalı mültecileri ülkesine davet etmiş ve getirilen mültecilere
Kırklareli’ndeki daha önce Boşnak mültecilere sunulan kamp açılmıştır.
Türkiye’nin, bulunduğu konum ve kültürel-tarihi bağlarından dolayı, Balkanlar
için ciddi politikalar üretmesi zaruridir. Zira Balkanlarda Bosna-Hersek ve
Kosova da dahil olmak üzere hiçbir sorunda kalıcı çözüm sağlanamamıştır.
Karadağ’ın bağımsızlığı ardından, Voyvodina, Sancak gibi daha küçük ölçekli
görüldüğü halde büyük sorunlara sebep olabilecek bölgelerin geleceğinin ne
olacağı konusunda belirsizlikler devam etmektedir. Bunların da ötesinde
hapsedildiği ülkelere sığmayan Balkanlardaki Arnavut sorunu, mevcut dengeleri
değiştirme potansiyeli taşımaktadır.
Balkanlardaki sorunların hiç birine kalıcı çözümlerin getirilememiş olması,
Türkiye’nin bölgedeki olayları yakından takip etmesini ve pozisyonunu gözden
geçirmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye, bölgedeki varlığını sadece Türkler
üzerinden değil, Arnavut, Boşnak, Pomak ve Çingene Müslümanları da kapsayacak
şekilde sürdürmelidir. Bugün için Kosova’nın en önemli sorunu olan statü
sorununun çözümünde bölgede tarihi varlığı olan Türkiye’nin inisiyatif sahibi
olmadığını görmek, bölgedeki etkinliğimizin anlaşılması açısından önemlidir.
Türkiye daha fazla geç kalmadan Kosova’nın bağımsızlığı ve sonrası için aktif
bir diplomasi içerisine girmelidir.
Türkiye’nin son dönemlerde Kosova’daki TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma
İdaresi Başkanlığı) atağı Arnavutluk ve Makedonya’dakiyle birlikte
düşünüldüğünde önemli ve yerinde bir harekettir. Türkiye sivil toplum
kuruluşlarını da yanına alarak bölgedeki manevra alanını genişletmeli, ayrıca
farklı etnik grupların STK’larıyla da uzun vadeli programlar hazırlamalıdır.
Türkiye’nin önemle üzerinde durması gereken konulardan biri de misyonerlik
kıskacına alınan ve savaş sonrası iyice daraltılan bu kıskaç içerisindeki
Arnavut halka kültürel, dini manada desteğin sunulması olacaktır. Batılı
STK’ların 100 sene içerisinde Kosova’nın %70’ini Hıristiyanlaştırmak gibi bir
hedefi bulunmaktadır.
Türkiye, aynı zamanda İslam dünyasının bölgeye açılan penceresi olmak
durumundadır. İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) genel sekreterliğinin Türkiye’de
olması bunun için önemli bir fırsat olarak görülebilir. Bu manada savaş
döneminde Sırplarca tahrip edilen tarihi eserlerimizin restorasyonuyla yeniden
kültürel bir yakınlık oluşturulabilir. Maalesef savaşın üzerinden uzun yıllar
geçmesine rağmen Türkiye’nin yapmayı taahhüt ettiği Prizren’deki Sinan Paşa
Camii’nin tamiratına yeni başlanmıştır. Yine Sultan Murat Hüdavendigar’ın
türbesinin restore edilmesi geç de olsa olumlu bir hareket olarak
görülmektedir.
İslam dünyası, sivil toplum kuruluşlarıyla Balkanlarda kendini göstermeye
çalışmaktadır. Arnavutluk, Bulgaristan, Kosova ve bazı Balkan kentlerindeki yeni
imar edilen ya da onarılan camiler bizleri sevindirmektedir. Fakat bu bölgelerde
farklı mezheplerin uygulamalarından kaynaklanan çeşitli sorunlardan da
bahsedilmektedir. Türkiye bu tarz organizasyonların idaresinde de görev almak
suretiyle önemli katkılarda bulunabilir.
Türkiye çok uzun yıllar sürmüş olan tarihî bir mirasın sahibi olarak
Balkanlarda yine uzun soluklu projelere sahip olması gerekmektedir. Kosova gibi
Bosna-Hersek, Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya Müslümanları bir ağabey
olarak gördükleri Türkiye’yi her daim yanlarında görmek istemektedirler.
KİM KİMDİR?
Dr. İbrahim Rugova: 1944 doğumlu İbrahim Rugova, Yugoslavya’nın harcı
olarak kabul edilen Tito’nun hayatını kaybettiği 1980 sonrasında Kosova’da adını
duyurmaya başladı. 80’li yılların ortasından itibaren Balkanlar’da esen
Miloşeviç rüzgarının Kosova’ya vurmaya başlamasıyla birlikte de Rugova, bu
coğrafyada belirleyici hareketlerin en başındaki isim olarak sivrildi. Aslen bir
edebiyatçı olan ve Kosova Yazarlar Birliği’nin başkanı olan Rugova, Kosova’nın
özerkliğinin elinden alındığı 1989 yılında LDK ile siyasi hayatına başladı.
Rugova şiddet karşıtı bir lider olarak öncelikle Kosova’nın sorunlarının
uluslararası arenaya taşınması ve bu şekilde çözülmesi gerektiğini iddia
etmekteydi ve “Gandici” pasif direniş mantığını benimsemişti. Rugova, Batı
yanlısı bir liderdi ve onun barışçı ve şiddetten uzak politikaları Bosna’da
iflas eden Batı için bulunmaz bir fırsattı. Rugova Kosova statü görüşmelerinin
başlayacağı günlerde 62 yaşında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Aslen Hıristiyan olan Rugova için kendi isteği üzerine dini tören yapılmadı.
Fatmir Seydiu: 1951 doğumlu olan Seydiu, İbrahim Rugova’nın ardından
Kosova’nın ikinci cumhurbaşkanı seçildi. Kendisi Rugova’nın kurucusu olduğu
LDK’da uzun yıllardır görev yapmaktaydı ve son görevi başkanlık üyeliğiydi.
Siyaset bilimi doktorası bulunan Seydiu Priştina Üniversitesi’nde öğretim
üyesiydi. Seydiu aynı zamanda Kosova’nın ilk Müslüman cumhurbaşkanıdır.
Seydiu’nun siyasi geçmişi onun Kosova’nın Batılı yöneticilerince de kabul
edilmesinde sorun teşkil etmemiştir. Evli ve üç çocuk babası olan Seydiu
Fransızca ve İngilizce bilmektedir.
Agim Çeku: Savaşın ardından Kosova’nın dördüncü başbakanı olan (önceki
başbakanlar: Bayram Recebi, Ramush Haradinay, Bayram Kosumi) Agim Çeku
Kosova’daki savaş döneminin komutanlarından biridir. Savaş sonrası dönemde
dağıtılan KKO yeniden düzenlenerek Kosova Savunma Birliği (TMK) olarak ihdas
edilmiştir. Başbakan olmadan önce Agim Çeku TMK’nın başındaki isimdi. 46
yaşındaki Çeku’nun başbakan olmasına en çok Sırplar itiraz etmişti, Zira Çeku,
savaş döneminde Sırplara karşı verilen savaşta önemli isimlerden birisi olarak
görev yapmaktaydı. 17 Kasım 2007 tarihindeki seçimler sonrasında görevini PDK
Başkanı Haşim Taçi’ye bırakmıştır.
Haşim Taçi: Savaş döneminde KKO’nun başındaki en önemli isimlerdendir.
Kosova içerisinde Rugova’nın siyaset dışındaki tüm seçenekleri dışlaması ve
KKO’yu “Sırpların yeni bir oyunu” olarak değerlendiren açıklamaları nedeniyle bu
ikili hep karşı cephelerde olmuşlardır. Fakat 1998 yılında siyasi çabaların
tükenmesi ve savaşın başlamasıyla birlikte Taçi’nin ve dolayısıyla KKO’nun
yıldızı parlamıştır. KKO savaş döneminde kendinden beklenen performansı bir
türlü gösteremese de savaşın Arnavutların lehine sonuçlanması ve bağımsızlık
yönünde atılan olumlu adımlar bu kez Taçi’yi bir parti lideri olarak Kosova
siyasi arenasına çıkarmıştır. Taçi’nin Kosova Demoktatik Partisi (PDK) Kasım
2007’deki yerel ve genel seçimlere kadar hep LDK’nın ardından ikinci parti
olmuştur. Fakat son seçimler ardından alınan %35’lik oy oranı Taçi’yi
başbakanlığa taşımıştır. Taçi’nin partisi PDK aynı zamanda yerel seçimlerde 22
belediyenin 14’ünde ipi önde göğüslemiştir.
Ramush Haradinay: Haradinay eski KKO komutanlarından biridir ve savaş
sonrası dönemde o da siyasi bir parti kurarak Haşim Taçi’den ayrılmıştır.
Partisi AAK tüm seçimlerde yaklaşık %8’lik oy oranını koruyarak üçüncü parti
olarak seçimlerde başarılı bir grafik çizmiştir. Haradinay Kosova’nın ikinci
başbakanı olmuştur. Fakat 2004 Ekiminde devraldığı bu görevi çok kısa sürmüştür.
Haradinay’ın görevi bırakma nedeni ise Lahey Savaş Suçları Mahkemesi’nce
aleyhinde açılan savaş suçları davalarıdır. Bir müddet hapishanede kalan
Haradinay daha sonra serbest bırakılmıştır. Haradinay’ın partisi son seçimlerden
istediğini alamamış fakat yerel seçimlerde üç bölgeyi kazanmıştır.
Numan Baliç: Numan Baliç Kosova’da yaşamakta olan 80 bin Boşnak
Müslümanı temsil eden Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) başkanıdır. İlk
parlamentoda bir dönem Sağlık Bakanlığı görevinde de bulunan Baliç, Aliya
İzzetbegoviç çizgisinde bir liderdir.
Naim Tırnova: Tırnova Kosova’da faaliyet gösteren Alaaddin
Medreseleri’nin uzun yıllar müdürlüğünü yapmıştır. Kosova’nın savaş öncesi ve
sonrasında müftülük görevini yapmakta olan Recep Boya’dan sonra Kosova
Meşihatı’nın (Diyanet) başkanlığı görevine getirilmiştir.