Osmanlı’da saray üzerinde (Osmanoğulları hâkimiyeti üzerinde),Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze değin de milli irade üzerinde bir vesayet sistemi oluşturarak hep aynı refleksleri sergilemiştir bürokrasi.
Varlık sebebinin ötesinde işlevler yüklenerek diyorum, çünkü bürokrasinin asıl görevi memurluk ederek yönetim işlerinin düzenlenmesini sağlamaktır. Yani siyasal yapının organizasyonunun ve işlevselliğinin devamlılığını sağlamak bürokrasinin varlık sebebidir. Ancak bizdeki bürokratik elit kendini yönetme yetkisine sahip tek erk olarak görmektedir.
Bürokratlarımız, demo(goji)krasi oyununa başladığımız 1950’den günümüze istenmedik durumlarda siyasi hayata müdahale ederek siyasi sistemi istedikleri doğrultuda dizayn etmişlerdir. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997, 24 Nisan 2007 müdahaleleri asker-sivil bürokrasinin sistemi kendi amaçları doğrultusunda restore etme amacından başka bir anlam ifade etmemektedir aslında
Yanlış bir kanaat olarak bürokrasinin ve alışkanlıklarının bize İttihat ve Terakki’den miras kaldığı sıklıkla vurgulanır. 23.03.2008 tarihinde Star gazetesinde yayımlanan Ergenekon soruşturmasını analiz eden yazısına Mehmet Altan, “İttihat ve Terakki’nin Sonu mu”[1] başlığını koymayı uygun görmüştür örneğin. Sağda, Solda, Ortada çok geniş bir yelpazede buna benzer daha nice örnekler sıralayabiliriz. Bu bağlamda İttihat ve Terakki, Ursula K. Le Guin’in Omelası Bırakıp Gidenler öyküsünde temalaştırdığı, her suçun üzerine yüklendiği bir günah keçisi gibidir.
Avcıların yazdığı tarihin prizmasından kırılarak bize yansıyan gerçek, hiç de öyle değildir aslında. Gerçek, aslanların da kendi tarihlerini yazmaya başlamasıyla gün yüzüne çıkacaktır elbette. Lakin bize düşen o anı beklemeden gerçeği olabildiğince haykırmaktır.
“Gerçek sizin iddia ettiğiniz gibi değil!”
Evet, anlı şanlı bürokrasimiz alışkanlıkları, varlık sebebini aşan davranışları, milli iradenin önünde engel teşkil eden misyonu ve vizyonu ile Türk siyasi hayatı içinde kronik bir sorun halindedir. Ancak demokrasi açısından sorun teşkil eden bu özellikler İttihat ve Terakkiden değil, bizzat İttihat ve Terakki muhalefetinin de özünü teşkil eden Osmanlı saray bürokrasisinden günümüze tevarüs etmiştir.
Osmanlı’nın dünya jeoplotik arenasından tasfiye edilmesiyle kurulan yeni devletin yönetici eliti (asker-sivil bürokrasi) Osmanlı bürokrasisinin tüm hastalıklı yanlarını da miras olarak almıştır. Oysa yeni devlet Osmanlının bıraktığı tüm mirasa karşı bir redd-i miras üzerine kurulmuştu. Ne hikmetse bu redd-i miras ilkesi, Bürokrasinin milli irade üzerinde vesayet oluşturan uygulamalarına karşı geçerli olmamıştı. Bizler de Osmanoğulları saltanatının kaldırılıp Cumhuriyetin ilan edilmesiyle gerçekten millet iradesinin hakim olduğu bir düzene geçtiğimizi sanmıştık.. Oysa “Saltanatın kaldırılması ile gerçekten millet iradesinin hâkim olduğu bir düzene mi geçilmişti, yoksa bürokratik bir saltanat mı ihdas edilmişti?” sorusu hala cevaplandırılmayı bekleyen serseri bir mayın gibi ortalıkta dolanmaktadır.
Bir parçası olmak için aşağı yukarı iki yüz yıldır çabalayıp durduğumuz Batı’da bürokrasi yasalar çerçevesinde yönetimle ilgili işleri düzenleyen bir memurlar topluluğu iken bizde nasıl olmuştu da devletin asıl sahibi konumunda görmüştü kendini. Bu soruların cevapları tarihimizde mevcuttur aslında. Günümüzden geçmişe doğru önyargısız ve serinkanlı olarak yapacağımız bir tarih yolculuğu bizi gerçeğe ulaştırmak için yeterli olacaktır.
I.Murat zamanında sarayda yönetim işlerini organize edecek bir yönetici sınıfı oluşturmak, Yeni Çeri Ocağı’nın ve padişaha bağlı özel birlikler olan Kapı Kullarının temelini atmak amacıyla devşirme sistemine geçilir. “Devşirme, Osmanlı İmparatorluğu'nun ele geçirdiği özellikle Rumeli ve Balkanlardaki Hıristiyan topraklardan genç ve yetenekli çocukların toplanarak, sıkı bir eğitim altında üstün bir asker ve yönetici sınıfı oluşturma sistemidir[2]”
Küçük bir beylik olarak kurulduğundan beri yönünü hep Batı’ya çeviren, Bizans içlerine doğru ilerleyen Osmanoğulları bir yandan da Anadolu’daki Türkmen Aşiretlerinin iktidara ortak olmasını engellemeye çalışmışlardır. Osmanlı Sarayında güçlenen hatta bir ara Fatih’in babası II. Murat’ı Tahtan indirmeye çalışan Çandaroğulları’nın bu teşebbüsü Fatih’i Anadolu’ya karşı köklü tedbirler almaya zorlamıştır. Bu amaçla devşirme sistemi ile yetiştirilen saray erkânı sarayda istihdam edilerek Anadolu’nun saraya giden yolu kesilmiştir. Böylece Balkanlardaki Hıristiyan ailelerden devşirilerek etnik ve sosyal kökleri ile bağları kesilmiş yersiz-yurtsuz bir bürokratik zümrenin temelleri atılmıştır ve bu zümre Anadolu’nun yönetime ortak olma taleplerine karşı Fatih Sultan Mehmet tarafından bir denge unsuru olarak kullanılmıştır. Devşirme sistemi ile hem saray bürokrasisi hem de ordunun önemli bir kısmı devşirmelerden oluşturulmuştur.
Askeri erkan (seyfiye) doğal bir şekilde İmparatorluğun kurucu ve yayılmacı unsuru olarak kendini devletin asıl sahibi gibi algılarken, saray bürokrasisi (kalemiye) de devletin siyaset yapma tarzından dolayı bu konuma erişmiştir.
Akdeniz-Mezopotamya çevresinin kutsal hiyerarşik örgütlenmesi olan devlet ve başındaki sultan Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak tüm yetkilerin kaynağı ve sahibiydi. Bu anlamda devlet sosyal,siyasal,ekonomik hayat üzerinde çok katı bir denetime ve yönlendirmeye sahipti Yönetimin bu merkeziyetçi karakteri Osmanlı düzeninde Batı’da olduğu gibi aristokrasinin yanında bağımsız bir sınıf olarak doğan ve sonrasında Avrupa sosyal yapısının dönüşümünde çok önemli görevler üstlenen burjuvazi gibi bir zümre oluşmasına engel teşkil etmiştir.Bu bağlamda bürokrasi Batı’da önce aristokrasinin sonra da burjuvazinin işlerini gören ve onların düzeninin devamlılığını sağlayan bir maaşlı memurlar topluluğundan öteye gidememiştir.
Devletin merkeziyetçi ve otoriter yapısının bir sonucu olarak yeni zümrelerin oluşamaması kutsal hiyerarşik örgütlenmede kalemiye ve seyfiden oluşan Osmanlı bürokrasisinin devletin sahibi ve devletin kendisiymiş gibi davranması sonucunu doğurmuştur. Nasıl ki sultan Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak hiyerarşinin en tepesinde yer alıyorsa kalemiye ve seyfiye sınıfına ait kişilerde sultanın temsilcisi olarak kutsal hiyerarşik düzende bir alt sırada konumlandırılarak devlet aygıtına eklemlenmiş oluyorlardı.
Kuruluş ve yükselme döneminde dirlik ve düzeni sağlayarak olumlu işlevler yüklenen devşirme sistemi, gerileme ve çöküş sisteminde devletin başına dert olmuş adeta devleti esir almıştır.
Devletin batılılaşması sürecinde Tanzimat fermanı, ıslahat fermanı gibi hareketler az önce oluşumunu anlatmaya çalıştığımız bürokrasinin sultana ve halka rağmen yapmış olduğu girişimlerdir
Fatih Sultan Mehmet döneminde Anadolu’ya karşı bir denge unsuru olarak devşirme sistemi ile Anadolu dışından oluşturulan bürokrasi, gelinen süreçte sultanın hemen yanında devletin sahibi olmuştu. Artık bürokratlara rağmen bir iş yapacak durumda değildi sultan.
Genç Türkler ve onların bir örgütlenmesi olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti siyaseti, mülkü tekellerine alan saray bürokrasisine karşı halka rağmen halk için gerçekleştirilmiş oluşumlar ve muhalefet hareketleridir.1876 Kanun-i Esasi ile 1908 II. Meşrutiyetin ilanı millet adına saray bürokrasisine karşı kazanılmış önemli kazanımlar olarak tarihteki yerini almıştır.
Belki de bin yıllık tarihinde ilk defa Anadolu insanı yönetime, bu muhalefet hareketleri sayesinde ortak ediliyordu. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Cumhuriyet de milli iradeyi hâkim kılarak Genç Türkler ile İttihat ve Terakki hareketlerinin başlattığı bu projeyi, yani milleti yönetime ortak etme projesini somut bir başarıya ulaştırıyordu. Ne yazık ki Mustafa Kemal’den sonra Cumhuriyetle millet adına elde edilen kazanımlar bu bürokratik zümre tarafından tekrar gasp edilmeye başlanmıştır.
II.Meşrutiyetin ilanından 100 yıl sonra bugün de sürdürülen bu kavga yüz yıl önce yapılan kavganın aynısıdır. Bu kavgada bürokrasi devlet aygıtını ele geçirmenin tüm avantajlarını kullanırken ne yazık ki millet kendisine önderlik edecek Genç Türkler ile İttihat ve Terakki kadroları gibi onurlu, inançlı ve cesur önderlerden mahrumdur. Milletin haklı taleplerini, milletin yanında durarak, millet adına dillendirecek ve bunu muhalif bir söyleme dönüştürecek oluşumlara millet her zamankinden daha fazla muhtaçtır.
Şu anda yaşananlar da ne mi oluyor diyorsunuz? Bakmayın siz bunlara! Eskiden beri yönetenler ile yönetmeye aday yeni bir zümrenin kavgasından başka bir şey değil bunlar. Milleti topyekûn otoritenin boyunduruğundan kurtarıp özgürleştirecek bir sonucu doğurmaktan uzak görünüyor bu kavga. Üstelik şu anda eski yönetici elitin tasfiyesi millet adına, içsel dinamiklerle mi yapılıyor, yoksa uluslar arası bir projenin konjüktürel dayatması şeklinde mi cereyan ediyor? Bu tasfiye sürecini başlatanlar uluslar arası güçlerin taşeronluğuna mı soyundular, yoksa milleti temsil duygusuyla millete hak ettiği yaşam standardını oluşturmak mı istiyorlar?
Umarım şu anda yaşananlar yüzlerce yıldır yaşanan iktidar kavgalarının bir tekrarı olmaz ve bizler de millet olarak yönetenler arasındaki sahte kavgalarda taraf tutup enerjimizi tüketmeyiz. Çünkü yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, efendi-köle çelişkisine dayanan sahici kavgalarda bu enerjiye millet olarak fazlasıyla ihtiyaç duyacağız. Çünkü millet olarak özgürleşmek böyle bir kavganın sonucunda mümkün olabilecektir.
Eski hal muhal,ya yeni hal ya izmihlal!
[1] http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=148757
[2] http://tr.wikipedia.org/wiki/Dev%C5%9Firme