Bu cami aynı zamanda Orta doğunun 4. büyük camisi. 32 metre çaplı kubbesi ise Türkiye'nin en büyük kubbesine sahip olma özelliğini taşımaktadır. 6600 metrekarelik alana oturan cami 28 bin kişiyi içinde barındıracak azamette yapılmış. Necip Dinç burada Osmanlının kültür birikimini, dünya görüşünü, zarafetini, terkibini kullanarak özüne sadık kalmış. Kendi iç dünyasında inançları, ananeleri, gelenek ve göreneklerini aksettirdiği eserlerini öylesine icra etmiş ki hatta bu camiye Selimiye'nin eşi, Sultanahmet'in kardeşi, Kocatepe'nin çağdaşı denmektedir. O kökleri mazide olan bir sanatçı.
Bu camide kullandığı her kitleyi bir sembol ile ifade etmiş. 4 yarım-kubbe, 4 kitaba, 4 halifeye, 4 mezhebe. 5 kubbe, İslam'ın 5 şartına. 6 minare imanın 6 şartına. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kuran'da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed'in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik 4 minare Allah'ın 99 güzel ismine karşılık yapılmış. Bir Mimar Sinan ve Klasik Osmanlı mimarisi hayranı olan Sayın Necip Dinç ile Mimari ve Mimar Sinan üzerine konuştuk. Onun engin bilgileri ile bilgilendik.
G. Osmancık: Osmanlı eserlerinde sanatçılar ürettikleri sanat eserlerine imza atmazlardı. Bunun sebebi açıklayabilir misiniz?
N. Dinç: Onlar çok mütevazı insanlardı. Onlar kendilerini bir "Mashar" olarak bilirlerdi. "Mashar" demek Cenabı Hakkın bir ihsanı. Mesela Koca Sinan, Süleymaniye Camisinin mimarıdır. Ama Kanunisiz bir Süleymaniye düşünebilir misiniz?
Aynı zamanda Koca Sinan'ın emrinde yetişmiş bir sanatkârlar ordusu vardı. Hattatlar, nakkaşlar, sanatkârlar, ustalar. Hepsi aynı üslupta çalışarak ortaya bir eser koymuşlar ama kendilerinden bilmeyerek. Mesela "Ameli Abdullah" der. "İşi yapan Allahın kulu" demektir. Adını bile söylemez onlar.
G. Osmancık: Onların imzaları eserleridir. Zaten imza atmaya gerek yok. Sanatçının bu konuda yaptığı işi kendinden bilmemesi, Allahın nasip etmesiyle böyle bir esere imza atar?
N. Dinç: Evet, Kütüphanelerde kitapları okurken hep düzeltmeyi isterim. Sanatkârlar için "Yarattı" kelimesi kullanırlar, bu bana çok tuhaf gelmiştir. Yaratmak Allaha mahsustur. Kul yaratılmıştır. Sanatkârlarımız Cenabı Hakkın ihsanına nail olmuştur. Aynı zamanda "Müshir"dir.
G. Osmancık: "Müshir" kelimesini biraz açar mısınız?
N. Dinç: Diyelim ki ay gece bizi aydınlatıyor. Ay ışığını nerden alıyor. Ay güneşin nur ismine aynadır. Aldığı ışık kendisinden midir? İşte bizi aydınlatması Müshir olduğundandır. Aldığını irsal ediyor. Bütün sanatkârlarda Abit, mutasavvuf duygular içinde yetiştikleri için bu manayı biliyorlar. Derler ki Allahın Sani (sanatkâr) ismini, Musavvir (Tasvir eden) ismine, Mukaddir (Kadir olan) Mücemmil (Güzellik, cemal) ismine, Mücevher ismine ayna olayım diyorlar.
Hiç bir zaman kendi isimlerine iltifat etmemişlerdir. Sanatın sonu, sınırı yoktur, herkes ayinesi nispetinde nasibini almıştır. Allah ne kadarını nasip ve ihsan etmişse o kadar.
G. Osmancık: Koca Sinan'ın Süleymaniye'si onu ne kadar anlatır?
N. Dinç: Süleymaniye'ye baktığınız zaman Koca Sinan'ın bir perdenin arkasında istihdam olduğunu, bu saydığımız isimlere mashar olduğunu görüyoruz.
G. Osmancık: Koca Sinan'ı Avrupa sanatçıları ile mukayese edecek olursak (edilmez ya) ortaya nasıl bir fark çıkar? Mesela Michelangelo ile…
Necip Dinç: Michelangelo'nun meşhur Musa heykelinin bir hikâyesi vardır. Heykeli o kadar gerçekçi yapmış ki bitirince "Konuş" diyor. Konuşmayınca da çekici vurduğu gibi kolunu kırıyor. Allah yarattığı mahlûkunun içine his yerleştirmiş, akıl yerleştirmiş, şuur yerleştirmiş. Hâlbuki o sadece sureti yaptı, sireti yapamadı. Ama bunun farkında değil. Bizim sanatçılarımız yaptıkları eserlerine suretin yanında bir de siret, mesaj yerleştirmişler. Taşların dili diyoruz, Mimar Sinan için "Taşla konuşan deha" deniyor. Ecdadımız bize bu eserleriyle geçmişten mesaj veriyorlar.
G. Osmancık: Modern Mimari ile Sinan'ın eserlerini mukayese edersek neyi görürüz?
N. Dinç: Modern sanat mazisi olmadığı için orada kalıyor. Ama koca Sinan'a kadar maziden gelen bir birikim var. Bu birikimleri toplayıp kendi kabiliyetleriyle sentez yapmıştır. Bir geleneğin tecrübesinden faydalanıp, kendinden de bir şeyler katarak eserler vermiştir.
G. Osmancık: Ecdadımızın verdiği bu eserler neye göre değerlendiriliyor. Bu estetik güzelliğin bir ölçüsü var mıdır?
N. Dinç: Ecdadımız bir eseri değerlendirirken 20 tane şartı göz önünde bulundurup mutlaka yerine getirmiştir. Bir kaçını sıralayacak olursak:
1-Nispet,
2 Terkip, mesela baş, ağız, göz.
Mimarinin bütün elemanlarının en uyumlu en nispetli şekilde yerleştirilmesidir
3- Plan: Mesela bir kışla ile cami cephesi bir olmaz.
4- Mikyas: Hem bulunduğu çevre ile ölçülü hem de ihtiyaca cevap verecek ölçüde olması. Mesela Süleymaniye Camini oradan alsanız da yerine Şemsi Paşa Camini oraya yerleştirseniz, bulunduğu yerle uyumlu olur mu? Küçücük kalır. Şehirci planlaması gözüyle bakmalısınız.
G. Osmancık: Mimar Sinan Ayasofya'nın kubbesini geçmeyi aklına koymuştu. Ama bunu Süleymaniye' de yapmadı da Selimiye'de gerçekleştirdi. Bunun sebebi neydi?
N. Dinç: Sinan Eğer Süleymaniye'yi yaparken Ayasofya'yı geçmiş olsaydı ona bağlı bütün nispetlerin de büyümesi lazımdı. Süleymaniye külliyesi Fatihten sonra 2. büyük külliyedir.
300 bin metrekareye oturuyor. O zaman bütün kubbeler orantılı olarak büyüyecekti o zaman o külliyeyi nereye sığdıracaktı. Ayasofya külliye değildir, başlı başına bir Kilise olarak yapılmıştır.
Koca Sinan mantığını kullanmış. Şehirle uyum sağlamayan bir mimariyi hiç tercih etmemiştir. Şehrin dokusuyla mimarinin uyumuna önem vermiştir. Mikas deyince bunu anlıyoruz.
5- Malzeme: Şimdi şu şehre bakınız, cam kavanoz gibi binalar, metaller ne kadar tabiilikten uzak. . Onlar tabii malzemeler kullanmışlar. Tabiatta ne varsa onun dışına çıkmamışlar.
6- Plastik görünüş: Camilerin yayılarak topografyayla uyum sağlayarak inşasını anlıyoruz. Keskin hatları kullanmamışlar, bu çok önemli.
7-Mücessemiyet: Her terkibi meydana getiren mekânlar arasındaki geçiş elemanları kullanmaları, mesela kornişler.
8-Renk: Mesela hep fıtri renkleri kullanmışlar, aşı kırmızısını ahşap da kullanmışlar. Kitlede fıtri renkler taş, mermer renkleri, tezyinat ta bize has olan renkleri kullanmışlar, terkipler meydana getirmişler.
9- Işık: Çok enteresan bir ışık kullanmışlar. Mesela Süleymaniye'nin kubbesine içten baktığınızda ışığın kendisinin tezyinat olarak kullanıldığına şahit olursunuz. Işığı inanılmaz bir şekilde kullanmışlar.
10- Doluluk ve boşluklara önem vermişler. Mesela şimdi binalar var, cam kavanoz gibi giydirilmiş, estetikten yoksun. Ama ecdadımız, masif ahşap, şeffaf, ahşap boşluklar bırakmışlar yeri gelince doluluklar yapmışlar. Görüntüde monotonluk yok. Hep bir hareket ve uyum var.
11-Tenavür: Bu çok mühim bir konu. İnsanın terkibini meydana getiren terkiplerden bahsettik. Mesela gözün başka bir yerde olduğunu düşünebilir misiniz? Bütün azalar için Cenabı Allah en güzel ölçüyü ve yeri koymuş. Mimari bir eserde de her eleman en uygun yerde olmalı.
12- Şakulilik: Ecdadımızın mimarisi yataydır. Günümüzde ki gibi gözü rahatsız eden dikey uzantılara itibar etmemişler. Coğrafyaya uyum sağlayan bir mimari kullanmışlar.
13-Vezin: Bu ritim demektir. Monotonluk yok şiir gibi bir ritim var. Mesela Süleymaniye de vezin aaa- b- aa-b-aaa vezni gitmiş. Monotonluk yok Japonlar mimari için "Melodinin donmuş şeklidir" diyorlar.
14-Mantık: Yapılan mimari hayal ürünü olmayacak. Osmanlıda karakter gerçektir. Mesela Hint, Uzak Doğu mimarisine baktığınız da hayal olarak karşınıza çıkar. Ama Osmanlı da tamamen gerçektir. Taç Mahal dünyanın 7 harikasından biridir. Ama mesela o görülen kubbe dıştan farklıdır.İçeride daha farklı bir kubbe vardır. Yapının mimarları, Mimar Sinan'ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendidir. 22 yılda tamamlanmıştır. Dışarıdaki kubbe sadece gösteriş içindir, içeride küçük bir kubbe vardır..Osmanlı mimarisinde mekânlar çok güzel bir şekilde kullanılmıştır.
15-Tezyinat: Bizim kendimize has süslemelerimiz var, Osmanlı bunu en zarif şekilde halletmiş.
16- Üslup: Bizim ecdadımızdan gelen mükemmel bir üslubumuz var.
Bu şartların ölçüsüne uygun yapılan bir eser şaheserdir.
G. Osmancık: Osmanlıda, özünü Selçuklardan alan, sonradan gelişerek karakter bulan bir üslup var. Bu üslup ne zaman klasik Osmanlı üslubuna ulaştı?
N. Dinç: Bu klasik üslup 16 yy zirveye çıkıyor, yani tamamlanıyor. Sonra 17 yy da Avrupa etkisiyle Barok, Ampir, Rokoko giriyor mimariye, başkalaşımlar başlıyor.
17-Tenasüp: Cenabı Hak insanı yaratmaya en ufak hücreden başlıyor. Sonra katlarıyla geliştiriyor, büyütüyor. Sanatkâr nasıl tenasübü nasıl kurmuş. Eserleri insanı nasıl da tesir altında bırakıyor.
18- Terkip: Ecdadımız nispet olarak insan ölçülerini esas olarak almışlardır. Terkiplerini kurarken insandaki oranı esas olarak almışlardır.
G. Osmancık: Avrupa'da Mimarlar arasında Sinan'ın yeri nedir?
N.Dinç: Bu soruya Alman mimar Ord prof Koph un Selimiye hakkında yazdığı yazıyla cevap vereyim. "Bu yapı sanayi devriminden önceki yapılar içinde dünyanın en güzel yapısıdır" diye övmüştür.
G. Osmancık: Osmanlı mimarlarından Koca Sinan gibi tarihe geçmiş mimarlar kimlerdir?
N. Dinç: Sultan Ahmet Caminin Mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa, Yeni Caminin mimarı, Koca Sinan'ın öğrencisi Mimar Davut ağa, Dalgıç Ahmet ağa bunlar çok ünlüdür.
G. Osmancık: Osmanlı Mimarisini Batı ile mukayese edersek, mesela çok ünlü bir ibadethane olan Dom Katedrali ve Selimiye diyelim. Bu konuda nasıl bir analiz yapacaksınız?
N. Dinç: Dom Katedrali 146 m yüksekliğinde iki tane kuleden oluşuyor. İnşaatı 632 sene sürmüş ama mimarlık demek mekân kullanımı demektir. Bunlar heykeltıraşlık yapmış. Selimiye'ye bakın, tamamen yaşanan bir mekân, her alan kullanılmış. Osmanlı mimariyi dışta çok sade yapmış. Hiç aşırıya gitmemiş. İçte ise minber, mihrap sütun başlıkları gibi buralarda sanatın bütün inceliklerini sergilemişler.
G. Osmancık: Artık klasik üslup kullanılmıyor. Günümüzde Modern Mimari tercih ediliyor. Sizin bu konuda tercihiniz nedir?
N. Dinç: Çağdaş teknolojide çok iyi araştırmalar yapmak lazım. Ama
Klasik mimarinin de devam etmesi için zemini iyi kurmak lazım. İkisi de olmalı. Mesela Rusya da devlet eski el sanatlarını bilen 70 kadar ustaya maaş verip onları besliyor. Sırf Klasik el sanatları unutulmasın diye. İşte genç kabiliyetler teşvik edilmeli. Çağdaş teknolojiyi de bilecek, geleneksel sanatlarını da. O zevki aldıktan sonra bu her ikisi arasında geçişler aranmalıdır.
Mesela Yahya Kemal'e "Harabisin harabatı" diyorlar.
Oda onlara" Ne harabiyim ne harabatı, kökleri mazide olan bir atiyim" diye cevap veriyor. İşte sanatçının kökleri mazide olursa o zaman geçit bulabilir.
G. Osmancık: Mimar Sinan'ı "Koca Sinan" yapan özellik neydi. Nasıl bu kadar büyük eserler icra edebildi ve her geçen gün değerine değer kattı?
N. Dinç: Allah vergisi, istihdam. Yapan da yaptıran da hakikatte Allah'tır, onu seçmiş ona vermiş. Kâinatta hiçbir zerre boş değildir. Allah ona nasip kılmış, hepsi bu. Bu Sinan olmazdı Ahmet olurdu Mehmet olurdu. Sanatçı hem "Mashar"'dır hem "Müshir". Sinan Mashar olmuş ama Müshir olmasını da bilmiş. Aldığını vermiş. Kader onu istihdam etmiş ama onun yetişeceği zemini de Cenab-ı Hak ayarlamış.
G. Osmancık: Cenabı Hak sanatkâr kullarına sırlarından açabilir mi? Koca Sinan usta mesela depreme karşı sistemler geliştirmiş. Bu günün teknolojisi daha onun teknik bilgilerine yeni ulaşıyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?
N. Dinç: Mesela Cenabı Hakkın Adetullah kanunları vardır. Biz buna tehvili kanunlar diyoruz. Bunların sırlarını Cenabı Hak bazı kullarına açar.
Mesela Ekolôjik Mühendislik diye bir şey vardır. Mesela bir kabuk sisteminde yumurta kabuğundan faydalanıyor. Yumurtayı boyundan bastırınız, asla kıramazsınız. Cenabı Hak şekle böyle bir sistem koymuş.
Bir böceğin şeklinden bir araç yapabilirsiniz veya bir zürafanın şekline barak kaldıraç sistemini kuruyorlar. Bu sırları böyle saklamış Cenabı Hak. Bilim adamları atomları, protonları nasıl keşfetmişler. Nasıl tedavi siteminin ilaçlarını çiçeklerde bitkilerde saklamış. Bu sanat güzelliklerini de kâinatta Adetullahında saklamış.
G. Osmancık: Camilerde "İhsan Kapısı" diye bir mekândan bahsedilir. Bunu bize biraz anlatır mısınız?
N. Dinç: Ana kapının yanlarında mihrap oyukları vardır. Buraya "İhsan Kapısı" denir. Hali vakti yerinde olanlar oraya kese ile para koyarlar. Zengin oraya keseyi koyarken der ki "Ben Cenabı Hakkın tevziyat memuruyum. Asıl ihsan sahibi sensin Rabbim"
Oradan parayı alacak olan yoksullarda geride kalıp ihtiyaçları kadarını alırlar. Komplekse de girmezler. Onlar da "Hakikatte bize veren Allah'tır" derler. Zengin de Fakirde olayı aynı şekilde değerlendirir. Sonuç: Her şeyin Allahtan olduğudur.
G. Osmancık: Osmanlı Mimarisinde her şey bir anlam taşır. Kubbelerin ihtişamı ve tek olması da Allahın tekliği ve Vahdeti temsil eder. Mimarlarımız bunu çok bilinçli bir şekilde kullanmışlardır. Koca Sinan'ın bu konuda başarısı nedir?
N. Dinç: İslam mimarisinin Kemal bulduğu Osmanlıda mabetlerin inşasında Tevhit inancı ön plandadır. Kubbeye doğru kademe kademe yükselişlerde kesretten Vahdete doğru ulaşım vardır. Bütün elemanlar kubbeye doğru tırmanırken ahengin, dayanışmanın, birliğin, beraberliğin en güzel örneğini sergilerler. Mekân ve kitlede teklik verilmektedir. .
Mimar Sinan Selimiye de vahdeti tam olarak yakalamıştır. Bakın burada hiçbir kubbe büyük tek kubbenin yanında ben varım diyemiyor. Ama yarım kubbelerde biraz ben varım diyebiliyor. Tek kubbe bütün mekânı kaplıyor.
G. Osmancık: İstanbul'da Fatih Sultan Mehmet Han Fethi hatırlatacak bir Cami yapımı için emir verir. Bu konuda pek çok hikâye vardır. Hatta Caminin yapımını verdiği gayri Müslim bir mimar ile olan mahkemesi anlatılır. Ne var ki benim bildiğim böyle bir ibadethane ancak İslam'ı yaşayan bir mimara verilir. Bu hikâyenin doğruluk payı nedir?
N. Dinç: Bu doğru değildir. Baktığınız zaman o üslubun Türk üslubu olduğunu anlardınız. Bir yabancı bu üslubu katıksız asla uygulayamazdı. Mimarı Sinan'ı Atik Yusuf olarak geçer. Ne var ki yabancı ustalarda yanında çalışmıştır.
Yahya kemal bir mimar değildir ama birçok mimara mimari incelikleri öğretecek vasıflara ve görüşe sahipti.
Fatih cami 1751 yıllarında ki depremde yıkıldı. Yeniden inşa edildi. Bir tek şadırvan ayaktaydı. Yahya Kemal şadırvan için "Katıksız Türk mimarisinin örneği, ancak bir Türk mimar bu üslubu uygulayabilir" demiştir.
G. Osmancık: İstanbul mimarisi ile son derece uyum sağlamıştır. Özellikle Sinan'ın eserleri neredeyse İstanbul ile bütünleşmiş, İstanbul'a bir suret vermiştir. Bunun sırrı neydi. Nasıl bir sistem kullanmışlardı.
N. Dinç: İstanbul fethedildikten sonra şehrin topografyası üzerinde hayli ilmi incelemeler yapmışlar. Biliyorsunuz asıl İstanbul sur içidir. İstanbul'un dışında da 3 ayrı yerleşim merkezi vardır. Hatta bu sebepten İstanbul Biladi Selase (3 belde) diye de anılır.
Galata: Cenevizlerin bunduğuyabancıların yaşadığı beldedir.
Üsküdar: Hem Müslümanlar hem gayri Müslimlerin olduğu karışık şehirdir. 1352 senesinde Orhangazi oraları fetih etmiş, 101 sene sonra da Fatih fethetmiş. Ayasofya'nın kubbesini seyredip iç geçirirlermiş ama torunlarına nasip olmuş
3- Eyüp: Fatih'in sur dışında Müslüman halkı getirip yerleştirdiği, tamamen Müslüman balıkçı köyüdür.
İstanbul'un içine gelince topografik tespitleri çok iyi yapmış Osmanlı.
İlk Fatih külliyesini 40 hektar (400 dönüm) yere kurmuş. Osmanlı Mimarisi cami merkezlidir. Önce bir müsait alana cami inşa edilir onun etrafına imarethanesi, misafirhanesi, mektebi, mescidi, üniversitesi ve mahalleler kurulur. Fatih Külliyesi de devrin en büyük kültür merkezi. Öğretmenleri Uzak doğudan getirtilmiş, hepsi konunun uzmanları.
İstanbul'un 7 tepesi var bu silüeti böyle kurmuşlar.
G. Osmancık: Ecdadımız 7 tepeli İstanbul'un 7 tepesine de külliyeler ve camiler yapmışlar. Bu 7 tepe nereleridir.
N. Dinç:
1- Edirne Kapı Mihrimah Sultan tepesi. İstanbul'un en yüksek tepesidir.
2- Yavuz Selim Cami Külliyesi. Fatih Sultan Selim semtindedir. Yavuz Sultan selim 8 senelik saltanatı hep savaşlarla geçtiği için kendi adına bir cami dahi yaptıramamış. Onun yerine Kanuni yaptırmış. Yavuz sultan sadece Babasının türbesini yaptırabilmiş.
3- Fatih külliyesi:
4- Şehzade başı Tepesi.
5- Karaköy'deki köprünün başı. Camilerin en güzel cepheleri yan cepheleridir en güzel oradan seyredilir.
6- Süleymaniye
7 - Ayasofya Tepesi.
Mesela At Meydanı tepesi boş olmasına rağmen Mimar Sinan Selimiye'yi oraya koymamış, Edirne'ye koymuş. Sonra oradaki boşluğa Sedefkâr Mehmet ağa Sultan Ahmet Camini yerleştirmiş. Ecdadımız bu tepeleri görmüş, değerlendirmiş. İbadethaneleri hep oralara inşa etmişler. Aynı zamanda bizim Osmanlı mimarisi yatay mimaridir, dikey mimari değildir. Şimdi gökdelenler ne kadar kötü. İlk Hilton ve Tarabya Oteli ile mimari bozulmuş. Ama eskiye bakın nasıl tabiatla örtüşmüş. Yeşillikler içine serpiştirilmiş köşkler, konaklar, mescitler.
Tamamen organik bir yerleşimi tercih etmişler. Bu abideler yapılırken çok ince hesaplar yapmışlar, sanatın bütün inceliklerini göstermişler.
Necip Dinç Biyografi:
1945 Sivas Şarkışla doğumlu olan N. Dinç ilk ve orta tahsilini Sivas'ta tamamlar. Üniversiteyi "İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünde tamamlar. Dini Mimari ile ilgili çalışmalar yapar. Sivas Paşa cami en önemelilerinde biridir. Sivas ta toptancılar çarşısının sosyal yapılarının projelendirmesini yapar.
1985 yılında Özdemir inşaat firmasının Libya'da Ziliten şehrinde yapımını üstlendiği Abdüsselam el- Esmeri cami türbesi ve külliyelerinin projelerini hazırlar. Ve uygulamalarını da üstlenir.
Aynı zamanda başka bir firmadan devraldığı Abdünnur Camiini de Arap mimarisi tarzında uygular.
Bu arada, Malatya Üniversitesi Camii ve müştemilatı projelerini hazırlar. Bu proje, yaptıranlarının arzusu üzerine, Adana Sabancı Merkez Camii gibi klasik mimari tarzındadır. Klasik mimariye sağdık kalıp aynı zamanda çağdaş mimarinin imkânlarından da faydalanarak ortaya koyduğu bu proje, meslek hayatının ustalık dönemi eseridir. En son Rusya'nın Kosturma şehrine, camii ve müştemilatıyla, mini bir külliye projesi hazırlar. Bu proje, mahalli mimari tarzın ağırlıkta olduğu bir sentez çalışmasıdır. Necip Dinç karakteristik Osmanlı klasik tarzını günümüze taşıyan nadir mimarlarımızdandır.
Röportaj: GÜZİN OSMANCIK