netpano.com -
Web Netpano.com   BİZE ULAŞIN |
21 August 2008 Thursday
 

Netpano Anasayfa > Haber detayı


Kaynak:Haber Merkezi  
netapno.com  -  - Thursday, February 07, 2008 - 00:00:00  
Derman Dediğin Derdin Kendisidir...

18. yüzyılda Buhara'dan İstanbul'a sonra da Kütahya'ya yerleşen köklü bir aileye

mensup olan Mehmet Dumlu Hocaefendi 1929 yılında Kütahya'da doğmuştur. Sekiz ay

gibi kısa bir süre de hıfzını tamamlamıştır. Reisu'l-Kurra Abdurrahman Gürses

Hocaefendi'den meharic-i hurûf, Kütahya Müftüsü Abdulgafur Beyden Arapça

dersleri almıştır. 1976 yılında emekliliğe ayrılana kadar Yeşil Cami'de imamlık

yapmıştır. Uzun yıllar tasavvuf büyüklerinin irfanından istifade eden

hocaefendi, halen Kütahya'da çinicilikle iştigal etmektedir.

Kısa bir soru ile sohbetimize başlamak istiyorum. Tasavvufun

özü nedir?

Tasavvufun özü, insanın kendi haddini bilmesidir. İnsanın haddini

bilmesi edeptir. İşte tasavvufun başı da sonu da edeptir. İnsana yakışan da

edeptir. Âdem, edeplidir. Şeytan ise edepsiz. Şeytan ile Âdem'in farkı budur.

Hz. Âdem, haram meyveyi yediği zaman cennetten kovuldu ama, "Ya Rabbi, ben

nefsime zulmettim. Eğer sen affetmezsen, merhamet etmezsen benim halim

perişandır. N'olur yardım et." diye niyazda bulundu. Özrünü beyan etti. Kişinin

gerek Allah'a, gerek kullara karşı özrünü beyan etmesi ne kadar da güzeldir.

İnsana saygı, Allah'a saygıdır, insana sevgi, Allah'a sevgidir. Tasavvuf da

Allah sevgisidir. Allah bir kulunu sevince, o kulun ismi "âşık" olur. Peki kul

mu Allah'a âşıktır, Allah mı kuluna âşıktır? Kulun, Allah'a âşık olma gücü

yoktur. O kula âşıktır ve O'nun kula olan sevgisinden dolayı kul O'na yönelir.

Allah, kulunu sevince dünya da, ahiret de o kulun olur. Bundan daha büyük

mutluluk olamaz. Bir insanın Allah'ı sevebilmesi, Allah'ın onu sevmesinin

görüntüsüdür. İşte gerçek budur! Şöyle bir misal vereyim: Tanyeri ağarıp güneş

doğmuş, karanlık uçup gitmiştir, ortalık aydınlanmış. Başını kaldırıp adam

güneşe der ki: "Ey güneş! Ben seni görüyorum." Güneş adama haddini bildirir:

"Sen beni neyle görüyorsun? iki saat önce zifiri karanlık içindeydin. O zaman bu

sözü söylemiyordun." Güneşi, güneşle gördün. Güneş çıkmasaydı, güneşi neyle

görürdü? Allah, Allah'la bulunur ve bilinir. Tasavvufî öğreti de Allah

kesinlikle dışarıda, uzaklarda aranmaz. Elle tutulan, tutulamayan, görünen,

görünmeyen, varlık adına ne varsa her nesne, her zerre, Allah'ın tecellî ve

zuhurundan ibarettir. Bu kainatta ne görünüyorsa, "ez-Zâhir" isminin bir

görüntüsüdür. "Allah evveldir, âhirdir, zahirdir." Yani görünendir.

Çokluk aleminde var olan her şeyin "Zahir" isminin bir

tecellîsi olduğunu söylediniz, bu hususu biraz daha izah edebilir

misiniz?

Dalgaların çokluğu denizi iki yapmaz. Zaten dalga, denizdendir.

Rakam olarak saymak doğru değildir. Onu rüzgar o hale getirmiştir. Rüzgar

olmazsa denizde dalga olmaz. Hafif eserse, ufak dalga olur. Tayfun ve kasırga

büyük dalgalar yapıp şehirleri götürür. Anâsır-ı erbaanın en güçlüsü havadır. Ve

hava unsuriyetin sultanıdır. Yani nefestir. Dışta da güçlü olan havadır. Enfüste

de güçlü olan havadır. Nefes varsa insan var, nefes yok ise hiçbir şey yok.

Nedir bu nefes? Allah'ın nefesidir bu. Eğitilirse mükemmel bir nefes olur,

harfler kalıba girer. Soyut olan, harflere döner, hece oluşturur. Heceler

kelimeleri, kelimeler cümleleri yapar. Ondan sonra eserler, kitaplar olur. İlim

olur, medeniyet olur. "Biz yeryüzüne halife gönderdik." denilmekte Kur'ân'da.

Erkeği ile kadını ile bizler "halifetullah"ız. Allah'ın vekiliyiz. Çünkü

özelliklerimiz, O'nun özelliğidir. Sıfatlarımız, O'nun sıfatıdır. İnsanın

"benim" diyebileceği hiç bir şeyi yoktur. Her şey Allah'a aittir. Canın, kanın,

malın, mülkün, evin, eşyan, çocuğun, eşin her şey. Her şeyin sahibi O'dur. O,

her şeyden müstağnidir. Bütün mülk O'nundur. Kullarına da kendi mülkünden verir.

Kul da onunla zengin olur. Bütün mesele, bir tek şeyde noktalanır:

Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrı ben gayrıyem

Benden görüp işiteni bildim ki ol canan imiş

Sahip olduğumuz şu fizikî yapıyı, bedenimizi düşünelim. Büyük bir

nimet olan bedenimize bizim katkımız nedir? Bir binayı yaparken "Bir tuğla

koydum, harcını kardım." diyebiliyoruz, mamafih şu fiziki yapımıza katkımız ne?

İşte ne gelişimizden haberimiz var, ne gidişimizden. Bir de "ben, ben" diyoruz,

"sen" diyen de O'dur, "ben" diyen de O'dur. Sen çık aradan, kalsın seni

Yaratan.

Fizikî yönümüzü bile idrâkten yoksun olduğumuza göre batınımıza

yönelmemiz de imkansız gibi gözüküyor.

Zor fakat imkansız değil. Bir bilene sormak lazım. Eşyanın iç ve

dış olmak üzere iki boyutu vardır. Eşyanın dışı suret, içi sîrettir. Binanın bir

içi, bir de dışı vardır. Topkapı Sarayı'nı dışarıdan gören bir kimse sarayı tam

olarak görmüş müdür? Harem, selamlık, mukaddes emanetler odası görülmeden

Topkapı Sarayı görülmüş olur mu hiç? Sadece kapısını görmekle Topkapı Sarayı

görülmüş olmaz. Hazret-i Mevlânâ Mesnevi'de körlerin fili tarifinde bu durumu

çok güzel ifade buyurmuştur.

Mürşid-i kâmil olmadan insan ne kendini bilebilir ne de Allah'ı

kamilen bilebilir. Bedenî hastalığın devası hekimden, manevî derdin devası

habibten derler. Hasta, kendi kendini tedavi edebilir mi? Kendi kendine ilaç

kullanırsan daha da kötü olur. İnsanın kendi kendini irşadında yani manevî

hastalıklarını tedavisinde de bu tür sorunlara rastlanabilir. İnsan kendi

kendine birçok bilgi toplayabilir. Fakat peşi sıra Şems-i Tebrizî hazretleri

gibi bir mürşid-i kamil gelir, Mevlânâ'daki, o bilgi yığınlarının hepsini havuza

attırır ve "O bilgilerle bir yere varamazsın!" der. Bu anlamda da tasavvuf, ruhî

bir ihtilaldir. Eskiyi yıkmak, yeniyi yapmaktır. Neleri yıkacaksın? Kuru

bilgiyi. Kafanda ne varsa at çöpe onları. Kazmayı kendin vur, kendi hakikat

pınarından, hakikat tulû etsin. Yoksa elin taşıdığı sudan, bilgiden ne

çıkar?

Akılla fikirle gidilmez bu yola

Meğer ki aıkıl da fikir de hep Hak ola

Sûfiler aklı (düşünceyi) bir kenara mı bırakıyorlar yoksa

zahirî bilgi ile irfânî bilgi arasında bir ayrıma mı gidiyorlar?

Tabi ki sûfiler nezdinde zahirî bilgi ayrı, irfanî bilgi ayrıdır.

Sûfiler aklı bir kenara da bırakıyor değiller. Ama akla bir sınır çiziyorlar.

Arif, Allah'ı gerçekten kâmil olarak tanıyandır. Kişi hem arif olmalı, hem âlim.

İşte o zaman şaşı bakmaz. Öteki türlü tek kanatlı kalır, uçamaz. Bu anlamda

tasavvuf, hikmetleşmektir, hikmetleşmek ise hayırlarla donanmaktır. Kur'an'ın

ifadesiyle, "Her kime hikmet verilmişse, onda çok hayırlar vardır."

"Hayır" kelimesinin içinde "kemâlat" ve "insanî edepler" vardır. Ek olarak

haya, ilim, irfan, edep, tevazu, tefekkür, tezekkür, teşekkül, teamül, teenni,

temkin gibi "âlî sıfatlar" var. İşte mutasavvıf, hayırlarla donanmış, kemâlat-ı

insaniyeyi ikmal etmiş, hakikat-i muhammediyeye vâkıf olmuş, ademiyet esrarını

kendinde keşfetmiş kâmil insandır.

Peki, insandaki bu kemali görünür kılan şey nedir?

İmandır. Oturduğumuz şu binanın temeli olmasa, sokaktaki şu

ağaçların kökü olmasa, şiddetli bir rüzgar, binayı da, ağacı da hâk ile yeksan

eder. İnsan da böyledir. İnsanın görünmeyen güzel bir dayanağı vardır. Nedir o?

Allah'tır. Nasıl ki rüzgar estiğinde, bazı ağaçların yapraklan dayanamaz ve

dökülür, ama ağaçların içinde bazıları da vardır ki rüzgara "Hey defol!" der.

Mesela çam, zeytin, şimşir gibi ağaçlar yeşilliğini, hayatiyetini kaybetmeyen

ağaçlardır. İman, dilin ucunda kalırsa, ufak bir rüzgarın yaprakları yere

indirdiği gibi, olaylar karşısında tutunamazsın ve yıkılırsın. Allah'a güvenmek

ve O'na teslim olmak büyük bir fırsat ve çok değerli bir dayanaktır.

Ya imanı görünür kılan nedir?

İmanı görünür kılansa takvadır. Takva ise insanlarla uyum içinde

yaşamaktır. İyimser olmak ve kötümserlikten uzaklaşmaktır. Bütün peygamberler

bize bunu göstermişlerdir. Güzel olmak, sıcak, sevecen olmak, hoşgörülü,

itaatli, ibadetli olmaktır takva. Saygılı, sevgili, merhametli olmaktır. İnancı

yakaladın, bütün hücrelerine kadar sindi. Sonra takva geldi, Allah'ı severek,

sayarak yaşamaya başladın.

Sonrasında...

Allah'a kavuşmaya vesile lazım. 'Vebteğû ileyhi'l-vesile'. Onu

yakalamak lazım. Bütün ulema, evliya-ı kiram o vesilenin, mürşid-i kâmil

olduğunda ittifak etmişlerdir. Başka türlü olmaz. El ele, el Hakk'adır. "Rab"

kelimesi, eğitimci sıfatına işaret eder. Mürşid, Allah'ın eğitimci sıfatına

mazhardır. Mürşidler insanı eğitirler.

Aslında insanın, insan olması kâfidir. Şöyle yaygın bir söz vardır

"Efendim, büyük insan olacağız?" Ne demek bu? İnsan zaten büyük bir varlıktır.

Bu yolda mürşidlerin yegane derdi insana, kendisinin büyük olduğunu telkin

etmektir: "Her şey sende daha ne arıyorsun, sendekini bul ve seni bil!"

Üç şey yalan söylemez: 1.Toprak, 2. Ayna, 3. Mürşid-i kâmil.

Aynaya baktığın zaman kendini görürsün. Sende olanı, sana

yansıtır. Sende olmayanı yansıtmaz. Kaşında, gözünde, ne varsa, onu gösterir

ayna.

Toprak da yalan söylemez. Ektiğini biçersin. Arpa ekersen arpa,

buğday ekersen buğday biçersin. Toprak da tohumun özelliğini bilir. Tohumun

talebini aşamaz, talebinde olmayan şeyi veremez.

Mürşid-i kâmil de böyledir. Kişinin talep etmediğini, ona veremez.

Kenan Rıf'âi hazretlerinin şöyle bir sözü vardır: Halin ne ise talipsin sen o

hâle. Kişi talebi kadardır. Yüksek talebin var ise yüksek istidadın var

demektir.

Manevî Eğitim (Seyr ü Sülük) için gerekli olan istidattan biraz söz

edebilir misiniz?

Tasavvufî istidat kişiye âlem-i ervahta lütfedilen fıtrî bir

yetenektir. Sonradan edinilmiş değildir. Kişinin kendisinde varsa ortaya çıkar.

Molla Camî kişideki bu tasavvuf istidadını gugukçuk kuşunun boynundaki siyah

halkaya benzetmek suretiyle izah eder: Gugukçuk kuşunun boynundaki siyah halka,

yumurtadan çıktığı ânda vardı. Yoksa o siyah halka, o gugukçuk kuşunun boynuna

sonradan yapıştırılmış değildir. Hani Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin buyurduğu

gibi, "Bir hazinedir tasavvuf, mâlik olmaz her hasis. "Herkese nasip olmaz, illâ

istidat lazım. Bu doğrultuda söyleyecek olursak nübüvvet ve velayet de kesbî

değil, vehbîdir. Ne peygamber dünyada peygamber olmuştur, ne de evliya dünyada

evliya olmuştur. Bir örnek verelim: Bir tohum toprağa, gömüldüğü zaman,

tohumdaki özellik ne istiyor topraktan? Toprak annedir. Tohum, 'Anne bana şunu

ver, ben domates olmak istiyorum, patlıcan, kavun olmak istiyorum' der. Toprak

da bu talebe cevap verir. Ama tohumda talep yoksa, yani Allah vermemişse ne

tarla verir, ne peygamber ne de mürşid verir. İllâ o istidadla, o fıtri

yetenekle dünyaya gelmiş olması şarttır. Onun için şeriatta davet umumadır,

tasavvufta ise hususadır. Mürşid-i kamiller seyr ü sülük için özel bir istidad

ararlar.

Manevî Eğitim (Seyr ü Sülük) yapmak isteyen kimse kendindeki bu

istidadın farkına nasıl varabilir?

Meşhur hikayedir: Bedevi Arap, problemini arz etmek üzere emirin

huzuruna çıkacak. Fakat Sultana eli boş gitmek uygun olmadığı için bir de hediye

götürmesi gerekiyor. Ne yapsın bedevi, ne götürsün? Çölde vahalarda birikmiş,

üzerinde sineklerin dolaştığı suları toplayıp kırbasına doldurur. Bedevî

aradığını bulmuştur. Hediye olarak çölde 70 derece sıcakta çok az bulunan sudan

daha güzel ne olabilir?

Kırbasını doldurur, mutlu bir şekilde emirin kapısına varır. Ne

götürüyor? Su. En güzel şey. Daha ne olsun! Sonra sarayın önüne varınca bir de

ne görsün? Emirin kapısının önünden Dicle akıyor. Dibinde rengarenk balıklar,

üzerinde ötüşen kuşlar. Bedevi, bir akan Dicle'ye bakar, bir kırbasındaki

derleme-toplama suya, 'Yok' der kendi kendine, 'Benim kırbamdaki su, emire

hediye olamaz. Çünkü emirin kapısından Dicle akıyor.' Bedevî kırbasını ters

çevirip suyu boşaltır ve kırbayı boş götürür. Bedevî kırbayı boş götürdü ki dolu

getirsin. Şimdi bu sembolik hikayenin bazı kelimeleri üzerinde duralım:

"Bedevî Arap" derviş olmak isteyen kişidir.

"Kırba" gönüldür.

"Kırbaya toplanılan su" ise kişinin daha önce edindiği çöpe

atılması gerekli olan zahirî bilgileridir. Ehlullah'ın nazarında kuru-zâhirî

bilgiler asla geçerli değildir. Önce bil, sonra bul, sonra da bildiğinle ol.

Bilmek, şeriattır. Bulmak, tarikattir. Bilip bulduğunla olmak da hakikattir.

Niyâzî ne buyurur:

Unutup bildiğin nâdân olmak gerek

Bezm-ü vahdette ne ilim ne alim isterler

Halim isterler, kalb-i selim isterler

Bildiklerini terk eyle, irfana erebilesin

Hak yolu belâlıdır, her kân cefalıdır

Candan ümit kes, canana erebilesin.

Canana erebilmek için illâ candan ümit mi kesmek gerekir. Yani

sûfîlere özgü var oluşun (beka) yolu yok oluştan (fena) mı geçmektedir?

Evet. Çünkü hayat, ölümün içinde saklıdır. Mülk suresinin

başındaki ayette "önce ölümü, sonra hayatı yarattık." der. Amentü'nün içinde de

bu vardır: "Vel-ba'sü bade'l-mevt." Toprak tohumu parçalar, dağıtır ve öldürür.

Sonra öldürdüğünden yeni bir hayat fışkırır. Bir yeşil dal çıkar. Zahiren ölüm

gibi algılama da gerçekte o bir varoluştur. Ölüş, oluşa gebedir. Gerçek imanı

küfrün içinde, gerçek hayatı da ölümde bulmak lazım. Her şey, bir zıddına

hamiledir. Var olmak için yokluğumuzun farkında olmamız gerekir.

Tasavvufî eğitimin enstrümanlarından birisi olan tekke hakkındaki

düşünceleriniz nelerdir?

Tekke, ruhî eğitimin yapıldığı okuldur. Fakat tekke bu eğitimin

olmazsa olmaz unsuru değildir. Tekkesiz de tarikat olur. Mesela Kuşadalı ibrahim

Aziz'in tekkesi yanmış.Tekrar yapmak istemişler mani olmuş: "Tekke büyüdü,

artık bütün kainat tekke" demiş. Mürşid neredeyse orası dergahtır;

çadırdaysa çadır dergahtır, saraydaysa saray dergahtır. Asıl da bunu

gerektiriyor. O geçmişte kalan kılık kıyafetler de mukaddes emanetlerdir, böyle

düşünmek lazım. Baş, baş olmayınca taç ne işe yarar: "Taç marifet tacıdır, sanma

gayrı taç ola"

Tasavvufî eğitimin en çok eleştirilen kavramlarından birisi de

Halvet. Bu uygulamanın insanları sosyal yaşamdan kopartarak âtıl hale getirdiği,

pasifleştirdiği yönünde bir takım düşünceler var. Arifler, sizce, halveti niçin

eğitimlerinde bir metod olarak tercih etmişlerdir?

Çünkü halvet sayesinde nefis tezkiye ve ruh tasfiye olunur.

Aslında ibadetlerin hepsinin maksadı nefsi tezkiye edip, ruhu cilalamaktır. Bu

amaç doğrultusunda sâliklerin bir odada yalnız kalarak yapmış oldukları hücre

halvetine "Bidayet Halveti", "Başlangıç halveti" denilir. Kastamonu'da Hz.

Pir'in külliyesinde görürsünüz, tek kişilik hücreler, halvethâneler vardır.

İçinde bir seccade, bir rahle, rahlenin üzerinde de bir Kur'an vardır. Bu çeşit

hücre halvetine üç türlü girilir: 10 gün, 20 gün, 40 gün. 10 günlük olanına

"uruk", 20 günlük olanına "nısf", 40 günlük olanına da "erbain" denir. 40 günlük

halvete girenin mürşid-i kâmilden izin alması, destur alması gerekir. Ya da

mürşid bizatihi kendisi, sâlikin halvete girmesini ister.

Halveti farklı bir boyutta düşünecek olursak, aslında vatan-ı

aslîsinden uzak olan insan ontolojik olarak halvettedir.

Tabii ki, bu yönüyle halvet, namütenahidir. Bütün celâli olaylar,

halvettir. Bir gönül harbidir halvet ve çeşidi de çoktur, insan olarak bu

bağlamda halvetten hiç çıkmadık, halen halvet içindeyiz.Ceza son bulmadan

hapishaneden çıkılmaz. Gece gündüze, ıstıraplar mutluluğa, acılar tatlılığa

gider. Doğum yapacak annenin yanına bir kese altın mı koymalı, yoksa acısını

dindirecek, doğumu hızlandıracak ilaç mı vermeli? Altını ne yapsın? Bir an önce

doğum gerçekleşsin ki Allah ona, o ıstırabın içinden bir evlat versin. Cefanın

arkasında sefa vardır. Cefayı çekmeyen âşık, sefanın kadrini bilmez. Herkes

sefaya taliptir. Ama şunu bilmezler ki sefa, cefanın içinde saklıdır. Cemâl,

celâlin içinde gizlidir. Herkes derdine derman arar. Ama bilmezler ki derman

dediğin, derdin kendisidir.

Derman ararım derdime, derdim bana derman imiş

Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş

Sağı solu gözler idim ben dost yüzün görsem deyu

Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş

der Niyâzî-i Misrî. Mevlânâ ise "Ey İnsan! İlacın sendedir, ama

sen bunu bilmiyorsun." der ve insanlara kendilerinde olanı keşfetmek üzere

bir çağrıda bulunur: "Bizim sokağa gelin!" yani aşk

sokağına...

Aşk, Taşı Gonca Yaptırır

Sûfî büyüklerin öğretilerinde belirgin olan aşkın ana

özellikleri ve âşıkların müptela oldukları haller nelerdir?

Farsça "ışk"tan türeyen aşkın kelime anlamı sarmaşık bitkisidir.

Aşk da sarmaşık gibidir. Vücuda girer girmez bütün vücudu sarar, bütün hücrelere

kadar aşk siner ve âşıkı kendine benzetir. Bu bağlamda arifler aşkı "iksir-i

a'zam" olarak tavsif ederler. İksir öyle bir maîdir ki, bakıra damlatıldığı

zaman bakır altın olur. İnsanın kalbi, bakırdan da katıdır. Aşk iksirinin bir

damlası gönle değerse o, bütün vücudu istila eder, kapsar. Artık âşık, dert

çekmeye başlar. Şevki Bey'in bir şarkısı vardır: "Senin zulmünle şâdım. Niçin

dursun figân-ı şule-zârım." Ben senin cevrinden, senin bana zulmünden hoşnudum,

şikayet etmiyorum. Senin cevrin bana mutluluk, şifa getiriyor. Söze Niyâzî ile

devam edecek olursak: "Hâr içre biter gülzâr, zâr içre doğar envâr" Sen,

dikenlerin içinden gelen gülü gördün mü? Ağlamaklar içinden gelen nuru gördün

mü?

Ağlamak, âşıkların şiarıdır ama âşıkların gözyaşı nisan yağmuru

gibidir, sessizce yağar. Bazen âşığın kendi bile bu durumun farkında

değildir.

Aşkla yaşanılan dönüşüm padişaha sarayını terk ettirir; "Bir

tuğla, bir kerpiç değil mi, alın sizin olsun. Ben gönül sarayının sultanıyım!"

dedirtir. Mecnun'a sahraları gezdirtir, "Leylâ, Leylâ" diye. Ferhat'a dağları

deldirtir, "Şirin" diye. Tahir'e Zühre için taşı gonca yaptırtır.

Aşk budur işte!

Tahir, Zühre'yi sever. Anasını dünür göndermek ister, "Ana, git

Zühre'yi bana iste!" Anası, "Oğlum, biraz dengimizi gözetelim. Onlar eşraf aile,

biz garibanız. O kızı sana vermezler." dese de söz geçiremez oğluna. Kadın ne

yapsın? Ana yüreği dayanamaz, gider ağanın kapısına. Kadın, hizmetkarlara ağayla

görüşme talebini söyler. Hizmetkarlar "Kadın ne istiyorsun? Ekmekse ekmek

verelim, suysa su." derler ve ağayla onu görüştürmek istemezler. Kadın ağanın

kendisiyle görüşmesi için saatlerce bekler. Ağayı durumdan haberdar ederler ve

ağa en sonunda akşama kadar aç, susuz kapıda bekleyen kadınla görüşmeyi kabul

eder. Kadını ağanın huzuruna alırlar. Ağa, kadına derdini sorar? Kadın, "Yok

beyim, benim bir derdim yok. Ben bir şey istemiyorum" der. "E niye dikildin

akşama kadar kapıda o zaman?" diye sorar ağa. Kadın, "Benim bir oğlum var. Adı

Tahir. Senin kızın Zühre'yi sevmiş. Ben de bunun üzerine sana dünür geldim."

der. Ağa kalkar alay etmeye başlar, kadını aşağılar. "Oğlun Tahir'in ne hüneri

var?" diye sorar. Oğlunun Hiçbir hüneri olmadığını söyleyen kadını ağa, "Defol

git! Hangi yüzle gelip kızımı istiyorsun sen!" diye kovar. Anasını dört gözle

bekleyen Tahir, onun bitkin halini, görünce "Ne oldu sana böyle?" diye sorar.

"Ah oğlum, hiç sorma. Kovdular beni. Aşağıladılar, alay ettiler benimle." diye

cevap verir. "Peki başka hiç bir şey demedi mi ağa?" "Dedi. Oğlunun bir hüneri

var mı, diye sordu ben de yok, dedim." der anası. "Ya! Tamam, teşekkür ederim

ana." deyip çıkar Tahir evden. Yerden bir taş bulur, eline bir keski alır ve

bütün gece çalışıp taşı, gonca haline getirir. Sabah olunca gider ağanın

kapısına dayanır, "Hünerime bak!" der, "Benim hünerim bu: Zühre'nin aşkı bana,

yerdeki taşı gonca yaptırdı.'

Aşk budur işte!

Neye yarar bu dünya aşk ve aşıklar olmasa

Kimse sevmez bu dünyayı aşk olmasa

Her şeye doyulur, aşka asla

Her şeyden bıkılır, sevgiden asla.



 YORUMLAR
Munevver Sancar Andican / 7/3/2008 5:20:07 PM
ok nefis bir yazi, bizimde faydalanmamiza sebeb olanlardan yuce rabbim razi olsun amin.




 YORUM YAZ
Uyarı(!):
Hakaret içeren yorumlar kabul edilmez.
Türkçe imla kurallarına büyük bir oranda uymayan yorumlar reddedilir.
Yorumların sorumlulugu size aittir.
(Gerekli) (Gerekli)


 DİĞER HABERLER
  Fetih Suresi'yle Gelen Hidayet
  Estağfırullah Demek
  Miraç Gecesinin Mana ve Önemi
  Hacı Ahmed Kayhan Dede - Sevginin Sırrı-
  Münir Derman'dan Sohbetler -Kandil-
  Münir Derman'dan Sohbetler -Kibir-
  Bir Allah Dostu:''Köpekçi Hasan Baba''
  Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi HZ. Kimdir?
  Karyağdı Hatun
  Nalıncı Baba

Bu kategorideki tüm haberler için tıklayınız.




Subscribe to Netpano
'Her gün bir bilgi servisi' okurlarımızdan ilgi görmeye devam ediyor. Bilgilerini paylaşan okurlarımız gözden kaçan ilginç bilgilere grubumuza atarak bizler ile paylaşmaya devam ediyor.Türkiye'de ve Dünyada meydana gelen olayların bildiğimiz gibi gelişmediğini söyleyen bizler; sizlerinde tartışıp bilgilerinizi aktarmanızı istiyoruz. Yapmanız gereken tek şey yahoo grubumuza üye olmak.

 
Telif hakkı 2000 -2007 netpano.com. Tüm hakları saklıdır.  
   
Telif hakkı ©1998-2007 Netpano.com. Bu sitenin bütün hakları saklıdır. Yayınlanan haber ve makaleler kaynak gösterilerek içeriği
değiştirilmemek şartıyla hertürlü medya ortamında kullanılabilir. netpano.com sitesinde yayınlanan yazılar
yazarların kendi kişisel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
Hosting Networx e-Media Solutions

Türkçe Bilgi