18. yüzyılda Buhara'dan İstanbul'a sonra da Kütahya'ya yerleşen köklü bir aileye
mensup olan Mehmet Dumlu Hocaefendi 1929 yılında Kütahya'da doğmuştur. Sekiz ay
gibi kısa bir süre de hıfzını tamamlamıştır. Reisu'l-Kurra Abdurrahman Gürses
Hocaefendi'den meharic-i hurûf, Kütahya Müftüsü Abdulgafur Beyden Arapça
dersleri almıştır. 1976 yılında emekliliğe ayrılana kadar Yeşil Cami'de imamlık
yapmıştır. Uzun yıllar tasavvuf büyüklerinin irfanından istifade eden
hocaefendi, halen Kütahya'da çinicilikle iştigal etmektedir.
Kısa bir soru ile sohbetimize başlamak istiyorum. Tasavvufun
özü nedir?
Tasavvufun özü, insanın kendi haddini bilmesidir. İnsanın haddini
bilmesi edeptir. İşte tasavvufun başı da sonu da edeptir. İnsana yakışan da
edeptir. Âdem, edeplidir. Şeytan ise edepsiz. Şeytan ile Âdem'in farkı budur.
Hz. Âdem, haram meyveyi yediği zaman cennetten kovuldu ama, "Ya Rabbi, ben
nefsime zulmettim. Eğer sen affetmezsen, merhamet etmezsen benim halim
perişandır. N'olur yardım et." diye niyazda bulundu. Özrünü beyan etti. Kişinin
gerek Allah'a, gerek kullara karşı özrünü beyan etmesi ne kadar da güzeldir.
İnsana saygı, Allah'a saygıdır, insana sevgi, Allah'a sevgidir. Tasavvuf da
Allah sevgisidir. Allah bir kulunu sevince, o kulun ismi "âşık" olur. Peki kul
mu Allah'a âşıktır, Allah mı kuluna âşıktır? Kulun, Allah'a âşık olma gücü
yoktur. O kula âşıktır ve O'nun kula olan sevgisinden dolayı kul O'na yönelir.
Allah, kulunu sevince dünya da, ahiret de o kulun olur. Bundan daha büyük
mutluluk olamaz. Bir insanın Allah'ı sevebilmesi, Allah'ın onu sevmesinin
görüntüsüdür. İşte gerçek budur! Şöyle bir misal vereyim: Tanyeri ağarıp güneş
doğmuş, karanlık uçup gitmiştir, ortalık aydınlanmış. Başını kaldırıp adam
güneşe der ki: "Ey güneş! Ben seni görüyorum." Güneş adama haddini bildirir:
"Sen beni neyle görüyorsun? iki saat önce zifiri karanlık içindeydin. O zaman bu
sözü söylemiyordun." Güneşi, güneşle gördün. Güneş çıkmasaydı, güneşi neyle
görürdü? Allah, Allah'la bulunur ve bilinir. Tasavvufî öğreti de Allah
kesinlikle dışarıda, uzaklarda aranmaz. Elle tutulan, tutulamayan, görünen,
görünmeyen, varlık adına ne varsa her nesne, her zerre, Allah'ın tecellî ve
zuhurundan ibarettir. Bu kainatta ne görünüyorsa, "ez-Zâhir" isminin bir
görüntüsüdür. "Allah evveldir, âhirdir, zahirdir." Yani görünendir.
Çokluk aleminde var olan her şeyin "Zahir" isminin bir
tecellîsi olduğunu söylediniz, bu hususu biraz daha izah edebilir
misiniz?
Dalgaların çokluğu denizi iki yapmaz. Zaten dalga, denizdendir.
Rakam olarak saymak doğru değildir. Onu rüzgar o hale getirmiştir. Rüzgar
olmazsa denizde dalga olmaz. Hafif eserse, ufak dalga olur. Tayfun ve kasırga
büyük dalgalar yapıp şehirleri götürür. Anâsır-ı erbaanın en güçlüsü havadır. Ve
hava unsuriyetin sultanıdır. Yani nefestir. Dışta da güçlü olan havadır. Enfüste
de güçlü olan havadır. Nefes varsa insan var, nefes yok ise hiçbir şey yok.
Nedir bu nefes? Allah'ın nefesidir bu. Eğitilirse mükemmel bir nefes olur,
harfler kalıba girer. Soyut olan, harflere döner, hece oluşturur. Heceler
kelimeleri, kelimeler cümleleri yapar. Ondan sonra eserler, kitaplar olur. İlim
olur, medeniyet olur. "Biz yeryüzüne halife gönderdik." denilmekte Kur'ân'da.
Erkeği ile kadını ile bizler "halifetullah"ız. Allah'ın vekiliyiz. Çünkü
özelliklerimiz, O'nun özelliğidir. Sıfatlarımız, O'nun sıfatıdır. İnsanın
"benim" diyebileceği hiç bir şeyi yoktur. Her şey Allah'a aittir. Canın, kanın,
malın, mülkün, evin, eşyan, çocuğun, eşin her şey. Her şeyin sahibi O'dur. O,
her şeyden müstağnidir. Bütün mülk O'nundur. Kullarına da kendi mülkünden verir.
Kul da onunla zengin olur. Bütün mesele, bir tek şeyde noktalanır:
Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrı ben gayrıyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol canan imiş
Sahip olduğumuz şu fizikî yapıyı, bedenimizi düşünelim. Büyük bir
nimet olan bedenimize bizim katkımız nedir? Bir binayı yaparken "Bir tuğla
koydum, harcını kardım." diyebiliyoruz, mamafih şu fiziki yapımıza katkımız ne?
İşte ne gelişimizden haberimiz var, ne gidişimizden. Bir de "ben, ben" diyoruz,
"sen" diyen de O'dur, "ben" diyen de O'dur. Sen çık aradan, kalsın seni
Yaratan.
Fizikî yönümüzü bile idrâkten yoksun olduğumuza göre batınımıza
yönelmemiz de imkansız gibi gözüküyor.
Zor fakat imkansız değil. Bir bilene sormak lazım. Eşyanın iç ve
dış olmak üzere iki boyutu vardır. Eşyanın dışı suret, içi sîrettir. Binanın bir
içi, bir de dışı vardır. Topkapı Sarayı'nı dışarıdan gören bir kimse sarayı tam
olarak görmüş müdür? Harem, selamlık, mukaddes emanetler odası görülmeden
Topkapı Sarayı görülmüş olur mu hiç? Sadece kapısını görmekle Topkapı Sarayı
görülmüş olmaz. Hazret-i Mevlânâ Mesnevi'de körlerin fili tarifinde bu durumu
çok güzel ifade buyurmuştur.
Mürşid-i kâmil olmadan insan ne kendini bilebilir ne de Allah'ı
kamilen bilebilir. Bedenî hastalığın devası hekimden, manevî derdin devası
habibten derler. Hasta, kendi kendini tedavi edebilir mi? Kendi kendine ilaç
kullanırsan daha da kötü olur. İnsanın kendi kendini irşadında yani manevî
hastalıklarını tedavisinde de bu tür sorunlara rastlanabilir. İnsan kendi
kendine birçok bilgi toplayabilir. Fakat peşi sıra Şems-i Tebrizî hazretleri
gibi bir mürşid-i kamil gelir, Mevlânâ'daki, o bilgi yığınlarının hepsini havuza
attırır ve "O bilgilerle bir yere varamazsın!" der. Bu anlamda da tasavvuf, ruhî
bir ihtilaldir. Eskiyi yıkmak, yeniyi yapmaktır. Neleri yıkacaksın? Kuru
bilgiyi. Kafanda ne varsa at çöpe onları. Kazmayı kendin vur, kendi hakikat
pınarından, hakikat tulû etsin. Yoksa elin taşıdığı sudan, bilgiden ne
çıkar?
Akılla fikirle gidilmez bu yola
Meğer ki aıkıl da fikir de hep Hak ola
Sûfiler aklı (düşünceyi) bir kenara mı bırakıyorlar yoksa
zahirî bilgi ile irfânî bilgi arasında bir ayrıma mı gidiyorlar?
Tabi ki sûfiler nezdinde zahirî bilgi ayrı, irfanî bilgi ayrıdır.
Sûfiler aklı bir kenara da bırakıyor değiller. Ama akla bir sınır çiziyorlar.
Arif, Allah'ı gerçekten kâmil olarak tanıyandır. Kişi hem arif olmalı, hem âlim.
İşte o zaman şaşı bakmaz. Öteki türlü tek kanatlı kalır, uçamaz. Bu anlamda
tasavvuf, hikmetleşmektir, hikmetleşmek ise hayırlarla donanmaktır. Kur'an'ın
ifadesiyle, "Her kime hikmet verilmişse, onda çok hayırlar vardır."
"Hayır" kelimesinin içinde "kemâlat" ve "insanî edepler" vardır. Ek olarak
haya, ilim, irfan, edep, tevazu, tefekkür, tezekkür, teşekkül, teamül, teenni,
temkin gibi "âlî sıfatlar" var. İşte mutasavvıf, hayırlarla donanmış, kemâlat-ı
insaniyeyi ikmal etmiş, hakikat-i muhammediyeye vâkıf olmuş, ademiyet esrarını
kendinde keşfetmiş kâmil insandır.
Peki, insandaki bu kemali görünür kılan şey nedir?
İmandır. Oturduğumuz şu binanın temeli olmasa, sokaktaki şu
ağaçların kökü olmasa, şiddetli bir rüzgar, binayı da, ağacı da hâk ile yeksan
eder. İnsan da böyledir. İnsanın görünmeyen güzel bir dayanağı vardır. Nedir o?
Allah'tır. Nasıl ki rüzgar estiğinde, bazı ağaçların yapraklan dayanamaz ve
dökülür, ama ağaçların içinde bazıları da vardır ki rüzgara "Hey defol!" der.
Mesela çam, zeytin, şimşir gibi ağaçlar yeşilliğini, hayatiyetini kaybetmeyen
ağaçlardır. İman, dilin ucunda kalırsa, ufak bir rüzgarın yaprakları yere
indirdiği gibi, olaylar karşısında tutunamazsın ve yıkılırsın. Allah'a güvenmek
ve O'na teslim olmak büyük bir fırsat ve çok değerli bir dayanaktır.
Ya imanı görünür kılan nedir?
İmanı görünür kılansa takvadır. Takva ise insanlarla uyum içinde
yaşamaktır. İyimser olmak ve kötümserlikten uzaklaşmaktır. Bütün peygamberler
bize bunu göstermişlerdir. Güzel olmak, sıcak, sevecen olmak, hoşgörülü,
itaatli, ibadetli olmaktır takva. Saygılı, sevgili, merhametli olmaktır. İnancı
yakaladın, bütün hücrelerine kadar sindi. Sonra takva geldi, Allah'ı severek,
sayarak yaşamaya başladın.
Sonrasında...
Allah'a kavuşmaya vesile lazım. 'Vebteğû ileyhi'l-vesile'. Onu
yakalamak lazım. Bütün ulema, evliya-ı kiram o vesilenin, mürşid-i kâmil
olduğunda ittifak etmişlerdir. Başka türlü olmaz. El ele, el Hakk'adır. "Rab"
kelimesi, eğitimci sıfatına işaret eder. Mürşid, Allah'ın eğitimci sıfatına
mazhardır. Mürşidler insanı eğitirler.
Aslında insanın, insan olması kâfidir. Şöyle yaygın bir söz vardır
"Efendim, büyük insan olacağız?" Ne demek bu? İnsan zaten büyük bir varlıktır.
Bu yolda mürşidlerin yegane derdi insana, kendisinin büyük olduğunu telkin
etmektir: "Her şey sende daha ne arıyorsun, sendekini bul ve seni bil!"
Üç şey yalan söylemez: 1.Toprak, 2. Ayna, 3. Mürşid-i kâmil.
Aynaya baktığın zaman kendini görürsün. Sende olanı, sana
yansıtır. Sende olmayanı yansıtmaz. Kaşında, gözünde, ne varsa, onu gösterir
ayna.
Toprak da yalan söylemez. Ektiğini biçersin. Arpa ekersen arpa,
buğday ekersen buğday biçersin. Toprak da tohumun özelliğini bilir. Tohumun
talebini aşamaz, talebinde olmayan şeyi veremez.
Mürşid-i kâmil de böyledir. Kişinin talep etmediğini, ona veremez.
Kenan Rıf'âi hazretlerinin şöyle bir sözü vardır: Halin ne ise talipsin sen o
hâle. Kişi talebi kadardır. Yüksek talebin var ise yüksek istidadın var
demektir.
Manevî Eğitim (Seyr ü Sülük) için gerekli olan istidattan biraz söz
edebilir misiniz?
Tasavvufî istidat kişiye âlem-i ervahta lütfedilen fıtrî bir
yetenektir. Sonradan edinilmiş değildir. Kişinin kendisinde varsa ortaya çıkar.
Molla Camî kişideki bu tasavvuf istidadını gugukçuk kuşunun boynundaki siyah
halkaya benzetmek suretiyle izah eder: Gugukçuk kuşunun boynundaki siyah halka,
yumurtadan çıktığı ânda vardı. Yoksa o siyah halka, o gugukçuk kuşunun boynuna
sonradan yapıştırılmış değildir. Hani Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin buyurduğu
gibi, "Bir hazinedir tasavvuf, mâlik olmaz her hasis. "Herkese nasip olmaz, illâ
istidat lazım. Bu doğrultuda söyleyecek olursak nübüvvet ve velayet de kesbî
değil, vehbîdir. Ne peygamber dünyada peygamber olmuştur, ne de evliya dünyada
evliya olmuştur. Bir örnek verelim: Bir tohum toprağa, gömüldüğü zaman,
tohumdaki özellik ne istiyor topraktan? Toprak annedir. Tohum, 'Anne bana şunu
ver, ben domates olmak istiyorum, patlıcan, kavun olmak istiyorum' der. Toprak
da bu talebe cevap verir. Ama tohumda talep yoksa, yani Allah vermemişse ne
tarla verir, ne peygamber ne de mürşid verir. İllâ o istidadla, o fıtri
yetenekle dünyaya gelmiş olması şarttır. Onun için şeriatta davet umumadır,
tasavvufta ise hususadır. Mürşid-i kamiller seyr ü sülük için özel bir istidad
ararlar.
Manevî Eğitim (Seyr ü Sülük) yapmak isteyen kimse kendindeki bu
istidadın farkına nasıl varabilir?
Meşhur hikayedir: Bedevi Arap, problemini arz etmek üzere emirin
huzuruna çıkacak. Fakat Sultana eli boş gitmek uygun olmadığı için bir de hediye
götürmesi gerekiyor. Ne yapsın bedevi, ne götürsün? Çölde vahalarda birikmiş,
üzerinde sineklerin dolaştığı suları toplayıp kırbasına doldurur. Bedevî
aradığını bulmuştur. Hediye olarak çölde 70 derece sıcakta çok az bulunan sudan
daha güzel ne olabilir?
Kırbasını doldurur, mutlu bir şekilde emirin kapısına varır. Ne
götürüyor? Su. En güzel şey. Daha ne olsun! Sonra sarayın önüne varınca bir de
ne görsün? Emirin kapısının önünden Dicle akıyor. Dibinde rengarenk balıklar,
üzerinde ötüşen kuşlar. Bedevi, bir akan Dicle'ye bakar, bir kırbasındaki
derleme-toplama suya, 'Yok' der kendi kendine, 'Benim kırbamdaki su, emire
hediye olamaz. Çünkü emirin kapısından Dicle akıyor.' Bedevî kırbasını ters
çevirip suyu boşaltır ve kırbayı boş götürür. Bedevî kırbayı boş götürdü ki dolu
getirsin. Şimdi bu sembolik hikayenin bazı kelimeleri üzerinde duralım:
"Bedevî Arap" derviş olmak isteyen kişidir.
"Kırba" gönüldür.
"Kırbaya toplanılan su" ise kişinin daha önce edindiği çöpe
atılması gerekli olan zahirî bilgileridir. Ehlullah'ın nazarında kuru-zâhirî
bilgiler asla geçerli değildir. Önce bil, sonra bul, sonra da bildiğinle ol.
Bilmek, şeriattır. Bulmak, tarikattir. Bilip bulduğunla olmak da hakikattir.
Niyâzî ne buyurur:
Unutup bildiğin nâdân olmak gerek
Bezm-ü vahdette ne ilim ne alim isterler
Halim isterler, kalb-i selim isterler
Bildiklerini terk eyle, irfana erebilesin
Hak yolu belâlıdır, her kân cefalıdır
Candan ümit kes, canana erebilesin.
Canana erebilmek için illâ candan ümit mi kesmek gerekir. Yani
sûfîlere özgü var oluşun (beka) yolu yok oluştan (fena) mı geçmektedir?
Evet. Çünkü hayat, ölümün içinde saklıdır. Mülk suresinin
başındaki ayette "önce ölümü, sonra hayatı yarattık." der. Amentü'nün içinde de
bu vardır: "Vel-ba'sü bade'l-mevt." Toprak tohumu parçalar, dağıtır ve öldürür.
Sonra öldürdüğünden yeni bir hayat fışkırır. Bir yeşil dal çıkar. Zahiren ölüm
gibi algılama da gerçekte o bir varoluştur. Ölüş, oluşa gebedir. Gerçek imanı
küfrün içinde, gerçek hayatı da ölümde bulmak lazım. Her şey, bir zıddına
hamiledir. Var olmak için yokluğumuzun farkında olmamız gerekir.
Tasavvufî eğitimin enstrümanlarından birisi olan tekke hakkındaki
düşünceleriniz nelerdir?
Tekke, ruhî eğitimin yapıldığı okuldur. Fakat tekke bu eğitimin
olmazsa olmaz unsuru değildir. Tekkesiz de tarikat olur. Mesela Kuşadalı ibrahim
Aziz'in tekkesi yanmış.Tekrar yapmak istemişler mani olmuş: "Tekke büyüdü,
artık bütün kainat tekke"
demiş. Mürşid neredeyse orası dergahtır;
çadırdaysa çadır dergahtır, saraydaysa saray dergahtır. Asıl da bunu
gerektiriyor. O geçmişte kalan kılık kıyafetler de mukaddes emanetlerdir, böyle
düşünmek lazım. Baş, baş olmayınca taç ne işe yarar: "Taç marifet tacıdır, sanma
gayrı taç ola"
Tasavvufî eğitimin en çok eleştirilen kavramlarından birisi de
Halvet. Bu uygulamanın insanları sosyal yaşamdan kopartarak âtıl hale getirdiği,
pasifleştirdiği yönünde bir takım düşünceler var. Arifler, sizce, halveti niçin
eğitimlerinde bir metod olarak tercih etmişlerdir?
Çünkü halvet sayesinde nefis tezkiye ve ruh tasfiye olunur.
Aslında ibadetlerin hepsinin maksadı nefsi tezkiye edip, ruhu cilalamaktır. Bu
amaç doğrultusunda sâliklerin bir odada yalnız kalarak yapmış oldukları hücre
halvetine "Bidayet Halveti", "Başlangıç halveti" denilir. Kastamonu'da Hz.
Pir'in külliyesinde görürsünüz, tek kişilik hücreler, halvethâneler vardır.
İçinde bir seccade, bir rahle, rahlenin üzerinde de bir Kur'an vardır. Bu çeşit
hücre halvetine üç türlü girilir: 10 gün, 20 gün, 40 gün. 10 günlük olanına
"uruk", 20 günlük olanına "nısf", 40 günlük olanına da "erbain" denir. 40 günlük
halvete girenin mürşid-i kâmilden izin alması, destur alması gerekir. Ya da
mürşid bizatihi kendisi, sâlikin halvete girmesini ister.
Halveti farklı bir boyutta düşünecek olursak, aslında vatan-ı
aslîsinden uzak olan insan ontolojik olarak halvettedir.
Tabii ki, bu yönüyle halvet, namütenahidir. Bütün celâli olaylar,
halvettir. Bir gönül harbidir halvet ve çeşidi de çoktur, insan olarak bu
bağlamda halvetten hiç çıkmadık, halen halvet içindeyiz.Ceza son bulmadan
hapishaneden çıkılmaz. Gece gündüze, ıstıraplar mutluluğa, acılar tatlılığa
gider. Doğum yapacak annenin yanına bir kese altın mı koymalı, yoksa acısını
dindirecek, doğumu hızlandıracak ilaç mı vermeli? Altını ne yapsın? Bir an önce
doğum gerçekleşsin ki Allah ona, o ıstırabın içinden bir evlat versin. Cefanın
arkasında sefa vardır. Cefayı çekmeyen âşık, sefanın kadrini bilmez. Herkes
sefaya taliptir. Ama şunu bilmezler ki sefa, cefanın içinde saklıdır. Cemâl,
celâlin içinde gizlidir. Herkes derdine derman arar. Ama bilmezler ki derman
dediğin, derdin kendisidir.
Derman ararım derdime, derdim bana derman imiş
Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş
Sağı solu gözler idim ben dost yüzün görsem deyu
Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş
der Niyâzî-i Misrî. Mevlânâ ise "Ey İnsan! İlacın sendedir, ama
sen bunu bilmiyorsun."
der ve insanlara kendilerinde olanı keşfetmek üzere
bir çağrıda bulunur: "Bizim sokağa gelin!" yani aşk
sokağına...
Aşk, Taşı Gonca Yaptırır
Sûfî büyüklerin öğretilerinde belirgin olan aşkın ana
özellikleri ve âşıkların müptela oldukları haller nelerdir?
Farsça "ışk"tan türeyen aşkın kelime anlamı sarmaşık bitkisidir.
Aşk da sarmaşık gibidir. Vücuda girer girmez bütün vücudu sarar, bütün hücrelere
kadar aşk siner ve âşıkı kendine benzetir. Bu bağlamda arifler aşkı "iksir-i
a'zam" olarak tavsif ederler. İksir öyle bir maîdir ki, bakıra damlatıldığı
zaman bakır altın olur. İnsanın kalbi, bakırdan da katıdır. Aşk iksirinin bir
damlası gönle değerse o, bütün vücudu istila eder, kapsar. Artık âşık, dert
çekmeye başlar. Şevki Bey'in bir şarkısı vardır: "Senin zulmünle şâdım. Niçin
dursun figân-ı şule-zârım." Ben senin cevrinden, senin bana zulmünden hoşnudum,
şikayet etmiyorum. Senin cevrin bana mutluluk, şifa getiriyor. Söze Niyâzî ile
devam edecek olursak: "Hâr içre biter gülzâr, zâr içre doğar envâr" Sen,
dikenlerin içinden gelen gülü gördün mü? Ağlamaklar içinden gelen nuru gördün
mü?
Ağlamak, âşıkların şiarıdır ama âşıkların gözyaşı nisan yağmuru
gibidir, sessizce yağar. Bazen âşığın kendi bile bu durumun farkında
değildir.
Aşkla yaşanılan dönüşüm padişaha sarayını terk ettirir; "Bir
tuğla, bir kerpiç değil mi, alın sizin olsun. Ben gönül sarayının sultanıyım!"
dedirtir. Mecnun'a sahraları gezdirtir, "Leylâ, Leylâ" diye. Ferhat'a dağları
deldirtir, "Şirin" diye. Tahir'e Zühre için taşı gonca yaptırtır.
Aşk budur işte!
Tahir, Zühre'yi sever. Anasını dünür göndermek ister, "Ana, git
Zühre'yi bana iste!" Anası, "Oğlum, biraz dengimizi gözetelim. Onlar eşraf aile,
biz garibanız. O kızı sana vermezler." dese de söz geçiremez oğluna. Kadın ne
yapsın? Ana yüreği dayanamaz, gider ağanın kapısına. Kadın, hizmetkarlara ağayla
görüşme talebini söyler. Hizmetkarlar "Kadın ne istiyorsun? Ekmekse ekmek
verelim, suysa su." derler ve ağayla onu görüştürmek istemezler. Kadın ağanın
kendisiyle görüşmesi için saatlerce bekler. Ağayı durumdan haberdar ederler ve
ağa en sonunda akşama kadar aç, susuz kapıda bekleyen kadınla görüşmeyi kabul
eder. Kadını ağanın huzuruna alırlar. Ağa, kadına derdini sorar? Kadın, "Yok
beyim, benim bir derdim yok. Ben bir şey istemiyorum" der. "E niye dikildin
akşama kadar kapıda o zaman?" diye sorar ağa. Kadın, "Benim bir oğlum var. Adı
Tahir. Senin kızın Zühre'yi sevmiş. Ben de bunun üzerine sana dünür geldim."
der. Ağa kalkar alay etmeye başlar, kadını aşağılar. "Oğlun Tahir'in ne hüneri
var?" diye sorar. Oğlunun Hiçbir hüneri olmadığını söyleyen kadını ağa, "Defol
git! Hangi yüzle gelip kızımı istiyorsun sen!" diye kovar. Anasını dört gözle
bekleyen Tahir, onun bitkin halini, görünce "Ne oldu sana böyle?" diye sorar.
"Ah oğlum, hiç sorma. Kovdular beni. Aşağıladılar, alay ettiler benimle." diye
cevap verir. "Peki başka hiç bir şey demedi mi ağa?" "Dedi. Oğlunun bir hüneri
var mı, diye sordu ben de yok, dedim." der anası. "Ya! Tamam, teşekkür ederim
ana." deyip çıkar Tahir evden. Yerden bir taş bulur, eline bir keski alır ve
bütün gece çalışıp taşı, gonca haline getirir. Sabah olunca gider ağanın
kapısına dayanır, "Hünerime bak!" der, "Benim hünerim bu: Zühre'nin aşkı bana,
yerdeki taşı gonca yaptırdı.'
Aşk budur işte!
Neye yarar bu dünya aşk ve aşıklar olmasa
Kimse sevmez bu dünyayı aşk olmasa
Her şeye doyulur, aşka asla
Her şeyden bıkılır, sevgiden asla.