netpano.com -
Web Netpano.com   BİZE ULAŞIN |
7 January 2009 Wednesday
 

Netpano Anasayfa > Haber detayı


Kaynak:Aksiyon Dergisi  
netapno.com  -  - Tuesday, September 23, 2008 - 00:00:00  
Son Petrol Savaşında Irak'taki Hakkımızı Alalım

 Dünya petrol rezervlerinin yüzde 65’ini barındıran Ortadoğu ve onun önemli parçası Mezopotamya (Irak), 20. yüzyıla girerken Osmanlı’nın bir parçasıydı. Çöküşü sırasında Osmanlı, topraklarındaki petrol kaynaklarına ne sahip çıkabildi ne de bu kaynakları işletebildi. Genç Türkiye Cumhuriyeti ise ‘birinci paylaşım savaşı’ sonucunda kurulan ‘kurtlar sofrası’nda kendi bağımsızlığını sağlayabilmenin ötesinde hiç değilse Irak petrolünden royalti payı alabildi.” Bu değerlendirme “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” kitabının yazarı Hikmet Uluğbay’a ait. Uluğbay’a göre, 19. yüzyılın sonundan itibaren ticarileşen, sonra sanayi ve ekonominin vazgeçilmezi hâline gelen petrol için son büyük paylaşım mücadelesi yaşanıyor: “İngiltere, Almanya ve Fransa’nın girdiği petrol olan toprakları denetim yarışına I. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD de girdi. Bugün ise kavga, petrolle birlikte doğalgaz kaynaklarının ve bunları dünya pazarlarına sevk edecek güzergâhın denetimi için yaşanıyor.”

DSP hükûmetlerinde millî eğitim ve devlet bakanlıkları yapan, ekonomiden sanata birçok alanla ilişkisi olan bir isim Uluğbay. İlk baskısı 1995’te yapılan ‘Petropolitik’ ise hâlâ enerji-ekonomi çevrelerinin başucu kitabı. Osmanlı’dan günümüze Türkiye’nin çevresinde yaşanan petro-politik oyunları anlatan kitabı DeKi Yayınları’nca güncellendi. Uluğbay, Türkiye’nin Irak petrollerinden alacağı gelirlerle ilgili yeni belgeler bulmuş. Irak petrollerindeki yeni durumu, Kafkaslar’da yaşanan savaşla başlayan yeni güç mücadelesini Uluğbay ile konuştuk.

- Ortadoğu ve Kafkaslar’da petro-politik hamleler asırlardır var. Petrol paylaşımı mücadelesi açısından Gürcistan-Rusya savaşı ile başlayan yeni durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Petrolün keşfi, otomotiv sanayinin öne çıkması ve petrolle çalışan araçların ordularda kullanılmaya başlanması, sanayiileşmiş fakat petrol fakiri İngiltere, Almanya ve Fransa’yı petrol olan toprakları denetimlerine alma yarışına soktu. I. Dünya Savaşı sonrasında kendi topraklarındaki petrol varlığının yakında tükeneceği endişesi duymaya başlaması, ABD’yi de diğer ülkelerdeki petrol kaynaklarını ele geçirmeye yönelik yarışa dâhil etti. Böylece dünyada petrol kaynaklarının birinci paylaşım kavgası başladı. Günümüzde ise petrol ile birlikte doğalgaz kaynaklarının ve bunları dünya pazarlarına sevk edecek güzergâhın denetimi, diğer bir deyişle son petrol paylaşım mücadelesi yaşanıyor.

- Neden son paylaşım diyorsunuz?

Bunun sebebi dünya petrol üretiminin içinde bulunduğumuz yıllarda tavan yapacağı (peak-oil) ve daha sonra da düşmeye başlayacağına ilişkin bilimsel tez ve yayınların artmış olması. Araştırmalara göre doğalgaz üretiminin tavan yapacağı yıllara yönelik zaman aralığı tahmini de 2019-2030 dönemi. Fiyatların 150 dolar/varil düzeyine ulaşması da bunun habercilerinden biri. Şu sıralarda petrol fiyatlarındaki düşüş yanıltmamalı. Bu geçici gelişme dünya ekonomisinin durgunluğa gireceğine ilişkin beklentilerin ürünü.

-Kafkaslar’daki krizin anlamı ne o zaman?

Rusya-Gürcistan olayı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra enerji kaynaklarına yönelik Avrasya’da yaşanan mücadelenin bir parçası. Zira Hazar Havzası 1990’larda dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip coğrafyalarından biri olarak görülüyordu. Örneğin ABD Enerji Bakanlığı’nın raporuna (Haziran 2000) göre, Hazar Denizi Havzası’nda dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin beşte biri (270 milyar varil) bulunuyor. Basra Körfezi ise 675 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezervine sahip. Hazar Havzası aynı zamanda, dünya doğalgaz rezervlerinin sekizde biri olan 665 trilyon kübik feet doğalgazı da ihtiva ediyor. Daha sonraki tarihlerde British Petroleum’un yaptığı hesaplamalara göre ise, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’daki toplam kanıtlanmış petrol rezervi 48 milyar varil; doğalgaz ise 268 trilyon kübik feet. Gürcistan toprakları, ABD-İran ve Türkiye-Azerbaycan-Ermenistan gerginlikleri devam ettiği sürece, Hazar Havzası enerji kaynaklarının Batı pazarlarına akabilmesindeki en önemli köprü.

- Rusya bu köprüyü istemiyor.

Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı’yla ilgili tartışmalar hatırlanırsa Rusya hem bu projeye hem de Bakü-Supsa hattına şiddetle karşı çıkmıştı. Rusya enerji kaynaklarının kendi topraklarından geçerek dünya pazarlarına sunulmasını ulusal çıkarları ve kontrol gücünü arttırmak adına istiyordu. ABD ve AB de bu kaynakların dünya pazarına sunuluşunda Rusya’nın denetim gücünün artmasından kaygı duyduğu için ve kendi ulusal çıkarlarını korumak adına başta BTC olmak üzere alternatif yollar arayışında oldu.

- Yani bu mücadele biliniyordu.

Kafkasya dâhil Avrasya’nın bütününde bu mücadelenin yaşanacağı, ülkemizde pek bilinmese bile, dünyada uzun süreden beri bilinmekteydi. ABD Başkanı Jimmy Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski 1997’de yayımladığı ‘Büyük Satranç Tahtası’ kitabında şu gözlemde bulunuyor: “Hazar Havzası kaynaklarına ulaşmak ve sundukları zenginliği paylaşmak ulusal hırsları, tüzel çıkarları harekete geçirir, tarihî iddiaların ateşini yeniden yakar, yayılmacı duyguları canlandırır ve uluslararası rekabeti tutuşturur… Bölge ülkelerinin her birinin iç sorunları, her birinin komşuları üzerinde hak iddia ettiği ya da etnik karşılıkların bulunduğu sınırlar var… Etnik ve dinî çatışmalar yüzünden bölge karışıktır.” Hazar Havzası dâhil Avrasya’da bu sorunların yaşanacağına ilişkin bilgiler biliniyordu. Ayrıca, Sovyetler Birliği’nden ayrılan bağımsız cumhuriyetlerde Gürcistan dâhil renkli devrimlerin peş peşe gelmesi de bu coğrafyadaki gerginliği tırmandırdı.

- Peki Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte bölgedeki petro-politik oyunda hangi kurallar değişti?

Osmanlı toprakları, enerji kaynaklarının bulunduğu alanların denetimine yönelik ilk mücadelenin sergilendiği coğrafyalardan sadece biri. Başka bölgelerde de bu mücadele yaşanıyor. O zaman, Osmanlı topraklarındaki petrol için verilen mücadelenin ödülünün çok büyük olduğu ortadaydı. Zira o tarihlerde bile Mezopotamya petrol varlıklarının dünyanın en zengin kaynakları olduğu bölgeyi gezen Alman ve İngiliz uzmanlarınca yazılmıştı. Ancak bulunduğumuz coğrafyada petrolde ilk ticari mücadele 1870’li yıllarda Bakü petrollerine yönelik verildi. Bunu, İran petrollerine yönelik mücadele izledi. Dolayısı ile Osmanlı’nın yıkılışından sonra enerji kaynaklarını denetleme mücadelesinin metotlarında köklü bir değişiklik yer almadı.

-Mücadelenin ön plandaki aktörleri kimler oldu?

Devletlerin bu mücadelede ön planda veya arka planda kalmaları daima stratejinin bir parçası olmuştur. Mücadelede çoğu kez şirketler ön planda; devletlerin şirketleri desteklemesi arka planda yer almıştır. Devletlerin enerji kaynaklarını denetlemede ağırlığını kullanacağı İngiliz Hazinesi’nin, İran petrollerini işletecek İngiliz girişimci D’Arcy’nin kurduğu İngiliz-İran Petrol Şirketi’nin yüzde 51’ini, I. Dünya Savaşı başlamadan birkaç ay önce 20 Mayıs 1914’te satın alması ile ortaya konmuştu. Enerji kaynaklarının ve bu kaynakların dünya pazarlarına çıkan güzergâhların denetlenebilmesinde kullanılan araçlar arasında, zayıf iktidarların veya askerî rejimlerin desteklenmesi, rejim değişikliği daha moda ismi ile renkli devrimler ve etnik farklılıklar ile inanç ve aynı inanç içinde mezhep farklılıklarının istismarı gibi hadiseler olmuş hep.

- Bu Osmanlı hinterlandında yaşanan kaçıncı savaş sizce?

I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı petrol varlıklarını ele geçirmek için çıkarıldığını savunan yazarlar var. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Kafkasya ve Kuzey Afrika askerî harekâtlarının Kafkasya ve Ortadoğu petrol kaynaklarını ele geçirmek için yapıldığı tarih kitaplarında yer alıyor. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’e saldırmasının gerekçelerinden biri Kuveyt’in sınırdaki petrol alanlarından Irak aleyhine petrol çektiği tezi ise diğeri de Kuveyt’in Osmanlı döneminde Basra Valiliği’nin bir kazası olduğudur. Şu anda da dünya son petrol paylaşım mücadelesini yaşıyor.

‘IRAK PETROLLERİNDEN 30 MİLYON VARİL ALACAĞIMIZ VAR’

- Petropolitik kitabınızın yeni baskısında Irak petrolleri-Türkiye ilişkisini netleştiren yeni belgelerden bahsediyorsunuz.

İmparatorluktan Cumhuriyet’e Petropolitik’in ilk baskısında (1995) 16 ek belge yer alıyordu. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş baskısına (2008) ise 25 belge eklendi. Bundan sonra başta petrol olmak üzere enerji konularında okuma ve araştırmalarım belirli bir yoğunlukta sürmeye devam etti. Bu süreçte yeni bilgi ve belgelere ulaştım, bunu da okurlarla paylaştım.

- Nota değişimleri ile ilgili belgeler yeni sanırım?

Evet. 5 Haziran 1926 tarihli Antlaşma uyarınca Türkiye’nin Irak petrollerinden alacağı yüzde 10 royalti hakkının hangi tarihten itibaren hesaplanmaya başlayacağına ilişkin 1932 tarihli Nota değişimlerinin tam metinlerine ulaştım. 1995 baskısında o tarihte elimde bulunan belge ve bilgiler ışığında hesapladığım 5,5 milyon sterlin tutarındaki royalti alacağının 29,5 milyon sterlin olması gerektiği de ortaya çıktı. 1934-1954 döneminde 3,5 milyon sterlinlik royalti tahsil edildiği için Türkiye’nin Irak petrollerinden tahsil edemediği 26 milyon sterlinlik royalti alacağı olduğu belgeleri ile ortaya çıktı. Unutmamak gerekir ki bu 26 milyon sterlin o tarihlerdeki değeri itibariyledir ve o tarihteki fiyatlardan karşılığı 30,2 milyon varil petroldür.

- Royalti alacağının Musul petrolüyle sınırlı olduğu anlayışının ötesinde yeni bir yaklaşımla konu ele alınmalı diyorsunuz. Bu uluslararası diplomatik kart/hamle hâline getirilebilir mi?

Söz konusu ettiğiniz husus, toplumda yerleşmiş yanlış bir anlayışı düzeltme amaçlıdır. Petropolitik’ten önce bu konuları inceleyen yayımlanmış kapsamlı bir araştırma olmadığı için, Irak petrollerinden alınacak royalti, ‘Musul Petrolleri royaltisi’ olarak bilinirdi. Hatta bütçe kanunlarında da o şekilde ifade edilmiş. Oysa Petropolitik’te ayrıntısı ve belgeleri ile açıkladığım gibi Türkiye’nin 1926 Antlaşması’ndan kaynaklanan royalti alacağı, tüm Irak topraklarındaki petrol-doğalgaz üretim ve ticaretinin meydana getirdiği gelirler üzerinden hesaplanmalı. Bu alacak, Irak ile yapılacak uygun müzakere zeminlerinde her zaman gündeme getirilebilir.

- Yani Türkiye’nin, Irak hükûmetinden hâlihazırda talep edebileceği alacaklar söz konusu. Öyle ise uluslararası toplumu da ikna edecek hangi yöntem izlenerek bu talep edilecek?

Bir antlaşma ile doğan hak, ancak o antlaşmanın taraflarının mutabakatı ile yapılacak yeni bir antlaşma ile değiştirilebilir. Bu yapılmadığı sürece Irak petrollerinden bakiye alacak hukuken devam ediyor. Kitabımda belirlediğim alacak miktarı çeşitli kitaplarda yer alan petrol üretim verilerine dayanıyor. Oysa royaltinin nasıl ve hangi işlemler üzerinden hesaplanacağı çeşitli belgelerde ayrıntısı ile var. Hesaplamaların dayanacağı temel belgeler ise Irak Petrol Şirketi’nin o dönemdeki bilanço kayıtları. Dolayısı ile bu belgeler üzerinden yapılacak çalışma ile alacaklı olduğumuz royalti bakiyesinin o dönemin 26 milyon sterlininin üzerine çıkması da büyük ölçüde olasıdır. Bu yüzden uygun zeminlerde bu alacak gündeme getirilebilir. Üstelik alacağın temelini oluşturan antlaşma Milletler Cemiyeti’ne de tevdi edilmiş bir antlaşmadır ve uluslararası kaydı vardır.

- O dönemde Dışişleri Bakanı Tevfik Rüşdü Bey ile Irak Başbakanı Nuri Said Paşa arasında akdedilen bir yeni anlaşma var mı?

2-10 Ocak 1932 tarihleri Tevfik Rüştü Aras, Nuri Said Paşa ve Mustafa Şeref arasındaki nota değişimleri yeni bir anlaşma değil. Bu notalar ile 1926 Antlaşması’nda öngörülen royalti ödemelerinin başlama tarihi ve ne üzerinden hesaplanacağına ilişkin hususlar kesin olarak düzenlenmiş.

- Kitaptaki delil ve ekler içinde, Dışişleri ile Maliye bakanlıkları arasında 1952’de yapılan bir yazışma da var. Bu yazışmanın anlamı ne?

10 Mart 1952’de Dışişleri Bakanlığı’nın Maliye Bakanlığı’na gönderdiği yazı Türkiye’nin royalti alacağını etkileyen önemli bir gelişmeden bilgi veriyor. 1950’lerin başlarında petrol şirketleri ile petrol üreten ülkeler arasında kârın yüzde 50-50 olarak paylaşımı konusunda yeni düzenlemeler yapılmaya başlamıştı. Dışişleri Bakanlığı’nın yazısında Irak Hükûmeti ile Irak Petrol Şirketi arasında bu nitelikte bir sözleşme imzalandığı bildiriliyor. Dolayısı ile royaltinin hesaplanacağı bazda çok ciddi bir değişiklik yer almış. Diğer taraftan aynı tarihlerde İran’da petrol millîleştirildiği için Batı ülkeleri ve şirketler bu ülkeden petrol alımlarını boykot etmişler. Bu gelişme sonucunda Irak’ın petrol üretimi ciddi boyutta yükseltilmişti. Bu da royalti alacaklarını büyütecek bir gelişme olmuştu.

- Irak petrol gelirleriyle ilgili bakiye alacak talebi bütçeye ne zamandan itibaren yazılmaya başlanmış ve ne zaman çıkmış?

Irak petrollerinden royalti geliri alacağı ilk kez 1934 yılı bütçesine konulmuş. İzleyen yıllarda da yer almış. 1986 yılında bütçe kanunlarına bakiye alacak konusunda bir hüküm konulmamış. Bu durum bir anlamda alacağı takipsiz bırakmış; ancak ortadan kaldırmamıştır. Bunun öyküsünü kitabımda ana hatlarıyla açıkladım. Unutmayın ki, Irak petrollerinden alacak sadece bütçe kanunlarında yer almamış. Bu konudaki bilgiler, kesinleşmiş bütçe uygulamalarını konu alan ‘Kesin Hesap Kanunları’nda da yer almış. Bu kanunlarda Türkiye’nin tahsil ettiği miktarlar gösteriliyor.

- Anlaşma ve notalara baktığımızda Irak Petrol Şirketi’nden önce kurulan Türk Petrol Şirketi’ne Irak’ta petrol arama hakkı bile verilmiş. Türkiye bugün bu hakkı talep edebilir mi?

1926 Antlaşması gereğince Irak petrollerinden royalti alacağı ile Irak’ta petrol arama arasında bir bağlantı kurmak, bana göre, hukuken mümkün değil. Royalti alacağı hukuken sürüyor. Irak’ta bugün petrol arama hakkı elde etmek için ilgili hükûmete başvuruda bulunmak ve izin almak gerekir.

-Kitabınızda ‘Irak petrolleri’ konusunda yeni strateji üretilmeli’ diyorsunuz. Yeni strateji öneriniz ne?

Kastım şu. Eğer 2003’te ABD ve İngiltere’nin Irak’a askerî müdahalede bulunup işgal etmelerinden sonra, Irak’ta kurulacak yeni siyasi yapılanma, Irak petrollerinin işletilmesi hususunda bazı yabancı şirketlere ‘inhisarcı’ hak tanıma yoluna gitmezse, Türkiye bu ülkede petrol arama ayrıcalığı elde edebilmek için gerekli siyasi girişimlerde bulunabilir. İzleyebildiğim kadarı ile Türkiye’nin bu konuda henüz sonuç alabildiği bir siyasi girişimi yok. Ancak bazı Türk sermayeli kuruluşlar Kuzey Irak’ta petrol arama ayrıcalığı elde etmiş ve faaliyete de geçmiş durumda.

‘ACİLEN PETROL ARAMALARI İÇİN FON OLUŞTURULMALI’

-Ortadoğu ve Kafkasya’daki güç mücadelesinde Türkiye’nin stratejisi ne olmalı?

Dünya petrol çağının sonuna yaklaşırken, Türkiye petrol çağının gereklerini, petrol tüketme dışında, henüz yerine getiremedi maalesef. TPAO ve özel sektör kuruluşları gerek ülke içinde ve gerek ülke dışında petrol ve doğalgaz aramak için yeterli yoğunlukta girişim yapamamışlardır. Kişi başına millî geliri ülkemiz düzeyine yakın olan Brezilya dünyanın birçok yerinde ve bu arada Doğu Karadeniz’de petrol ararken, biz ülke olarak aynı performansı gösteremiyoruz. Kuzey Irak’ta ve dünyanın birçok yerinde Norveç petrol ve doğalgaz ararken, Türkiye yine aynı etkinlikleri gösteremiyor.

-Neden?

Sorun aramaların gerektirdiği risk sermayesinin bu alana tahsis edilmemesidir, insan gücü eksikliği değil. Son yıllarda özelleştirme çerçevesinde 35,8 milyar dolarlık kamu ekonomik tesisleri yerli ve yabancı kuruluşlara satıldı. Sadece 2004-2008 döneminde elde edilen özelleştirme gelirleri 27,7 milyar dolara yakın. Devlet diğer ekonomik etkinliklerden çekilirken buradan elde ettiği gelirlerin bir bölümünü petrol ve doğalgaz aramaları için risk sermayesi olarak kullanabilirdi. Yine dünya ölçeğinde petrol üzerinden alınan çok yüksek düzeyli vergi gelirlerinin bir bölümü TPAO’ya petrol ve doğalgaz arama risk sermayesi olarak verilebilirdi. Petrol üretiminin tavan yapma dönemine girdiği anlayışı ile birlikte birçok devlet kamu şirketlerine yeniden önem vermeye başladı. Birçok ülke, kendi toprakları içinde veya dışında petrol aramaları için küçümsenmeyecek fonlar oluşturdu.

- Türkiye’nin aynı şeyleri yaptığını söylemek zor.

Evet, gerçekten çok zor. Türkiye bu kaynakları derhal ayırmaya başlamalı. TPAO ve Türk özel şirketlerinin Irak, İran, Hazar Havzası ve Orta Asya ülkelerinde tek başlarına ve yabancı şirketlerle kuracakları konsorsiyumlar kanalı ile petrol ve doğalgaz arama ve işletme ayrıcalığı elde etme yarışında daha aktif rol almaları desteklenmeli. Bugün Çin, Hindistan, Kore, Brezilya, Endonezya, Malezya gibi ülkeler dünya sahnesinde Türkiye’den çok daha aktif. Ayrıca, Türkiye’nin neden yürürlükteki kanundan çok daha geriye giden ve dünyadaki gelişmelere aykırı bir şekilde 2007 başında Türk Petrol Kanunu başlığı altında yeni bir yasa çıkarma denemesi yaptığını anlamak da zordur.

- Kafkaslar, Avrasya ve Ortadoğu’da petrol ve doğalgaz hatlarıyla yeni bir küresel-jeostratejik ağ kurulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyada esasen yıllardan beri çok büyük boyutlu boru hatları ağı oluştu. Hazar Havzası, Orta Asya petrol ve doğalgaz varlıklarının dünya pazarlarına çıkışında yatırımcı ülkeler için birçok seçenek vardı. Rusya güzergâhının neden seçilmediğine değinmiştim. Hazar Havzası petrollerinin dünya pazarlarına en ucuz çıkış güzergâhı İran’dır. Ancak ABD-İran gerginliği nedeni ile bu seçenek kullanılamadığı için Bakü-Tiflis-Ceyhan seçeneği tercih edildi. Orta Asya petrol ve doğalgazı için Batı dünyasınca baştan beri düşünülen güzergâh Afganistan-Pakistan üzerinden Hint Okyanusu’na çıkıştı. Ancak, her iki ülkenin istikrarsız durumları bu projenin yaşama geçmesine engel oldu. Bu arada değişen enerji dengeleri nedeni ile Orta Asya doğalgaz ve petrolünü Çin’e yönlendiren girişimler ön plana çıkmaya başladı. İran doğalgaz ve petrolüne Batı dünyası talip olduğu kadar, Çin ve Hindistan da talip. O nedenle, İran-Hindistan boru hattı projesi gündemde. Çin İran doğalgaz ve petrolüne 100 milyar dolar düzeyinde yatırım yapıyor. Nabucco projesi ile İran doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevki de masadaki yerini koruyor. Kuzey Irak petrollerini 1934’te inşa edilen boru hattını geliştirerek İsrail üzerinden dünya pazarına sunma projesi de gündemde. Ki bu proje, mevcut Kerkük-Yumurtalık Türkiye-Irak boru hattına rakip veya paralel olmaya açık.

- Bu yarış sürecek yani…

Enerji kaynaklarını taşıyacak boru hatları için çok proje yarış hâlinde olmaya devam edecek. Siyasi ilişkilerde yer alabilecek yeni gelişmeler bir projeden diğerine kayma olasılığını daima açık tutacak. Bu yüzden Türkiye’nin gelişmeleri sadece günü gününe izlemesi yeterli değil. Olası gelişmeleri de tahmin edip oyun teorisini ona göre kullanmalı. Türkiye’nin tercih edilebilir bir güzergâh olmasında en önemli unsurlardan biri siyasi ve ekonomik istikrardır. Bu konularda dış dünyanın algılamalarında bir değişiklik olması risk analizlerini ve dolayısı ile yatırım kararlarını etkileyebilir. O nedenle, hükûmet edenlerin sorun yaratan davranışlardan uzak durması gerekiyor. Zira dünya esasen bir ekonomik kriz eşiğini nasıl aşacağı arayışında.



PETPOPOLİTİK HAMLELER BAŞLADIĞI GÜNDEN BERİ TERÖR VAR

- Ülkemizdeki terör hadiselerinin petropolitik hamlelerle irtibatı nedir?

Kitabımda da yer alıyor; örneğin İstiklal Savaşı sırasında Güneydoğu Anadolu’da yaşanan isyan ve terör olaylarının Musul’un Türkiye’ye bırakılmaması için çıkarıldığı, desteklendiği görülür. Bu konuda İstanbul’da görevli ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol’ün Washington’a gönderdiği 20 Şubat 1922 tarihli telgraftan bir cümleyi hatırlamak yeterli olacaktır; “İngilizler, herhâlde, Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir.” Bugün bulunduğumuz coğrafyada da dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan olaylara bakıldığında etnik ve inanç ayrılıklarının bu olayların başlamasında önemli rol oynadığı görülür. Dünyadaki doğal kaynakları ele geçirme ve denetleme mücadelesinin yaşandığı bütün coğrafyalarda terör ön planda; Angola, Nijerya, Kolombiya, Endonezya, Doğu Timor, Afganistan, Irak ve diğerleri. Dolayısı ile Türkiye’deki terörü destekleyen dış güçlerin bu politikalarında doğal kaynakların hiç yeri olmadığını düşünmek safdillik olur. İngiliz İmparatorluğu Başbakanı Henry Temple Palmerston’un (1855-1865) bu mücadelenin özüne ışık tutan şu sözlerini hiç unutmamak lazım: “Bizim sonsuza dek yanımızda olacak dostlarımız yoktur ve bizim sürekli kalıcı düşmanlarımız da yoktur. Bizim sürekli ve sonsuza dek var olacak çıkarlarımız mevcuttur ve işte bu çıkarlarımızı izlemek bizim görevimizdir.”

Her devlet ulusal çıkarlarını korumak zorunda. Bu mücadeleyi yapan ülkeleri eleştirmek kolaycılık olur ve tembelliğe iter. Amaç, insan unsurunuzun bilgi kalitesi ve hakları ile devletin demokratik, laik ve hukuksal yapısını dünyanın en ileri ülkelerinin konumuna çıkarmak olmalıdır. Bu yapıya ulaşmış toplumlar, toplumsal barışı ve huzuru da sağlamış olacakları için bölücülük ve teröre hedef olma boyutlarını da çok daha düşük düzeye indirmiş hatta ortadan kaldırmış olurlar.



 YORUMLAR


 YORUM YAZ
Uyarı(!):
Hakaret içeren yorumlar kabul edilmez.
Türkçe imla kurallarına büyük bir oranda uymayan yorumlar reddedilir.
Yorumların sorumlulugu size aittir.
(Gerekli) (Gerekli)


 DİĞER HABERLER
  TRT Şeş, Nasıl Bir Kanal
  Burhan Şeşen 26 Yaşında Kaybettiği Oğlu Serhan'ı Anlatıyor
  Aktütün Derin Devletin İşiydi
  'Türkiye Tek Bir Ülküyü Paylaşabilir'
  Eruygur ile İlgili Şok İddia
  Çatlı'nın Kardeşinden Tarihi İtiraflar...
  Saadet Partisinin Yeni Lideri Numan Kurtulmuş
  Türkiye'de 2 Başbakan Var
  Osman Pamukoğlu: 'Bu Dönemde İyi ki Asker Değilim'
  Kutsal Emanetler Şimdi Evinizde

Bu kategorideki tüm haberler için tıklayınız.




Subscribe to Netpano
'Her gün bir bilgi servisi' okurlarımızdan ilgi görmeye devam ediyor. Bilgilerini paylaşan okurlarımız gözden kaçan ilginç bilgilere grubumuza atarak bizler ile paylaşmaya devam ediyor.Türkiye'de ve Dünyada meydana gelen olayların bildiğimiz gibi gelişmediğini söyleyen bizler; sizlerinde tartışıp bilgilerinizi aktarmanızı istiyoruz. Yapmanız gereken tek şey yahoo grubumuza üye olmak.

 
Telif hakkı 2000 -2007 netpano.com. Tüm hakları saklıdır.  
   
Telif hakkı ©1998-2007 Netpano.com. Bu sitenin bütün hakları saklıdır. Yayınlanan haber ve makaleler kaynak gösterilerek içeriği
değiştirilmemek şartıyla hertürlü medya ortamında kullanılabilir. netpano.com sitesinde yayınlanan yazılar
yazarların kendi kişisel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
Hosting Networx e-Media Solutions

Türkçe Bilgi