Hasan Celal Güzel, ANAP'ın özgür sesini yaşatan birkaç kişiden biri. Devlet de,
özgürlükler de onun için önemli. 'İki başbakanlı' sistemin değişmesini istiyor.
Ayrıca gördüğü, okuduğu, tenkit ettiği 'Kırmızı Kitap'ı anlatıyor.
Aksiyon Dergisi'ndeki habere göre Hasan Celal Güzel, Turgut Özal'ın
kudretli bakanlarından... 40 yıllık devlet deneyimi, 40 ciltlik tarih çalışması
var. Çok rahatlıkla "Devleti en iyi bilenlerden biriyim." diyen, diyebilecek
durumda olan biri. Hem özgürlüklere hem de devlet işleyişine karşı hissettiği
tutku, onun herkesten farklı bir yol izlemesine yol açıyor. Güzel için 'devlet'
meselesi önemli. "Hâlâ ülkeyi ben yönetiyormuşum gibi geliyor bana." diyor.
Hasan Celal Güzel'le 'Kırmızı Kitap' efsanesinin sayfalarını biraz daha
aralıyoruz, ardından kitabın kapağını kapatıp 'iki başbakanlı sistem'i
irdeliyoruz. Güzel'in devlet kurumlarına saygısı, sevgisi ne kadar naifse, yine
devletin işleyişi hususundaki temel sorunlarla ilgili eleştirileri de o denli
sert.
- Önemli devlet görevlerinde bulundunuz. Bir taraftan da yolu
hapse kadar uzanan özgürlük ve insan hakları mücadelesinin aktörüsünüz.
Demokrasi mücadeleniz ortada ama ben yine de sormak istiyorum, siz gerçekten
devletçi misiniz?
Ben asla devletçi olmadım, hiçbir zaman. Ne sosyalist,
ne faşist manada... Hep milliyetçi muhafazakâr çizgide oldum. Bu, dogmatik
naslara dayanan çizgi değildi. Siyasi ve sitil sistem tercihim demokrasi
olmuştur. Devletçiliğe hep karşı çıktım, ferdin ön planda olması gerektiğini
düşündüm. Sonra da toplumun, milletin ön planda olmasını savundum. Devletin;
fertlerin haklarını, milletin ve vatanın varlığını koruyabilmek için hukuki ve
siyasi bir zaruret olduğunu düşünüyorum. Bundan öteye devletin millete ve
fertlere müdahalesine tamamen karşıyım ben. Mukaddes bir devlete inanmıyorum.
Dolayısıyla birtakım milliyetçi ve muhafazakârların gerektiği zaman devlet
menfaatleri demokrasiden veya kişilerden önce gelir fikirlerine asla
katılmıyorum. Bu manada da liberalim.
- Bu önemli değil mi, artık
devlete kutsiyet atfetmemek...
Türkiye'de modern anlamda devletçilik
konusu, 19. yüzyıldaki merkeziyetçi bürokratik anlayışa dayanıyor. Bugün
devletçi düşünceyi solda ve sağda dikkatle izlemek gerekir. Milliyetçi ile solcu
devletçilikte bazen aynı kategorilere düşebiliyor. Bir de bizde devlete bakış
tarzı Batı'dakinden çok farklıdır. Biliyorsunuz meşhur liberal Hobbes'ın
ejderhasıdır devlet. Hâlbuki bizde devlete pozitif anlamlar yüklüdür.
Dolayısıyla bir Türk; vatanı, milleti, dini, imanı, ezanı, bayrağı ve devleti
için kendini feda etmeye alışmıştır. Ama artık yeni bir yüzyılın başına geldik.
Bu çağda devlet sadece bir zarurettir. Tabii, ben güçlü devletin olmasını
isterdim. Niye? Çünkü geçmişte hep güçlü devletler kurmuşuz, mefkurelerimiz,
Kızılelma'larımız olmuş. Şimdiki Ergenekoncu sahtekârlar gibi değil tabii... O
bakımdan benim hayallerim çok geniştir. Devletin güçlü olması, kendisi ekonomiye
karışmadığı hâlde bütçesinin, silahlı kuvvetlerinin, hukukunun güçlü olmasıdır.
Milletin müreffeh olmasıdır. Güçlü devlet hiçbir zaman fertlerin hakları
karşısında bir tehdit oluşturmaz. Ama şunu da söyleyeyim; şu anda gelinen nokta
itibariyle Türkiye'de yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Devletin, kendini,
koruyucu müesseselerini zaafa uğratmadan yeniden değerlendirmesi lazım. Güçlü
devlet hiçbir zaman halkın üzerinde Leviathan gibi çökmüş bir devlet olmamalı.
Bizde bu var. Onun için devlet deyince benim tüylerim diken diken oluyor.
HİÇBİR ZAMAN PARİS SOKAKLARINDA TANK GEZDİREMEZSİNİZ!
- Siz
devletin tepe yöneticiliğini yapmış bir kişiydiniz, devletin 'içeriye' attığı
kişilerden biri oldunuz...
Hapishanede bile sabahleyin tıraş olur,
lacivertleri giyer, avluya çıkar, bir iki volta atar, sonra da koğuşumdaki
masaya oturup çalışmaya başlardım. Bu huyumu değiştirmedim. Bazı kişiler masanın
bu tarafına geçse bile öbür tarafta olduğunu düşünüyorlar. Ben hep kendim
yönetiyormuşum gibi düşünüyorum ülkeyi. Hatta çok olmasa da zaman zaman AK Parti
iktidarından bazılarıyla görüşmelerim oluyor. Tabii bunlar siyasi görüşmeler
değil. Onu şöyle yapsak daha iyi olur diye hariçten gazel atıyoruz. Büyük bir
kısmını uygulamadılarsa da dinleme nezaketini gösteriyorlar (gülüyor). Yani ben
o heyecanı hâlâ duyuyorum. Keşke diyorum bunca birikimden sonra, başbakan,
bakan, milletvekili olma şeklinde değil ama devlete biraz daha yardım
edebilseydik. Ama şunu da belirteyim bende millet hep devletten önce gelmiştir.
İslami anlayışıma göre de liberalizmin çok sonradan keşfettiği ferdî değerler
bizde çok önceden ortaya çıktı. Veda Hutbesi, ondan 14 asır sonra ilan edilen
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nden çok daha geniş kapsamlıdır.
-
Ama bu ferdî haklara sahip olma duygusu çok güçlü yerleşmemiş...
Bizim
medeniyetimizin hem şansı hem de şanssızlığı bir kavga medeniyeti olmaması. Bizi
idare eden emirlerle kavga ederek belli haklara sahip olmadık. Eğer o emirler
iyi idiyseler halkın hakkını hukukunu verdiler. Böyle bir durumda da 1315'ten
itibaren başlayıp 8 asır devam eden Batı'daki insan hakları kavgası bizde
olmadı. Bu kansız yukarıdan aşağıya değişim bizde kayıplara mal olmadı ama şu
anda bulunduğumuz yeri de zayıflatıyor. 8 asır kavga ederek haklarını alan
insanlar onu korumayı biliyorlar. Hiçbir zaman Paris sokaklarında tank
gezdiremezsiniz. Şundan, bundan, askerden dolayı değil, halktan dolayı... Halk
alır tankı, Sen Nehri'ne atar. Sebebi ne olursa olsun. Hâlbuki Ankara'da,
Sincan'da bol bol tank gezdirebilirsiniz. Bu sivil itaatsizliği, daha doğrusu
hakların mücadeleyle alınması meselesini yavaş yavaş Türkiye'ye getirmek lazım.
Çünkü Türkiye artık demokratik laik bir ülke. Onun için emirlerin atıfetine
bağlı kalmaması lazım.
- Siz de askeri eleştiriyorsunuz. Diğer
eleştirenlerle aranızdaki fark ne?
Gerçekten Türkiye'de askerî
müdahalelere, askerin sivil siyasete karışmasına, darbe yapmasına en fazla karşı
çıkan bir kişiyim. Fakat hiçbir zaman askerî müesseseyi ve orduyu tahrik ve
tazyik edici bir sıfat kullanmam. Ordumuza inanan bir insanım ama ordunun ne
yapıp edip siyasete müdahale etmesine karşı olan bir insanım. Herkesi de bir
yandan tekrar darbe olursa tankların üstüne davet ediyorum. En keskin bir
şekilde karşı çıkıyorum. Ama bir yandan da diyorum ki o tanklar Türkiye'nin
düşmanlarının peşinden gidiyorsa ben o tankların önünden koşarım. Diğer aydın
takımı bunu demiyor işte. Devletçilikse devletçilik deyin.
- Daha önceki
konuşmamızda devleti en iyi bilenlerdenim, hatta en iyi bilenim demiştiniz.
Evet. Tabii bir de Süleyman Bey var, o da tabii biraz teknik tarafında
çalıştı.
- Devleti en iyi bilmek, ne demek?
Bir kere çok genç
yaştan itibaren her seviye ve kademede, her türlü teşkilatta çalışabilmektir.
Şimdi ben genel bütçeli, katma bütçeli iktisadi devlet teşekkülü ile özerk
bütçeli bütün kuruluşlarda çalıştım. Türkiye Zirai Donatım'ın genel müdür
yardımcılığını yaptım, TRT'de az bir müddet çalıştım. Üniversitede 16 sene kısmi
ve tam zamanlı ders verdim. Kara Harp Okulu'nda ders verdim. Genelkurmay'da
askerliğimi yaptım. Başbakanlık müsteşarıyken Süleyman Bey, özellikle de Özal
bütün istihbarat ve güvenlik yazışmalarını bana bağlamıştı. Devletin güvenlik
koordinatörü tayin edilmiştim. Özal zamanında da, -Özal bu işlerle ilgilenmekten
fazla hazzetmezdi- Millî İstihbarat Teşkilatı da dâhil olmak üzere, devletin
istihbarat ve güvenlik birimlerinin bilgilerine sahip olmuştum. Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin, üniversitelerin, YÖK'ün, yüksek yargının nasıl işlediğini çok
yakından görme fırsatına sahip oldum. Turgut Bey beni yargı organlarıyla irtibat
konusunda da görevlendirmişti. Aynı şekilde Dışişleri Bakanlığı'na 4 sene daimi
vekillik yaptım. Dışişleri bakanları vakitlerinin çoğunu yurtdışında geçirirler.
Dışişleri'nin dosyalarını, kendi bakanlarından daha yakından takip ederdim.
İktisatçıyım, maliyeciyim. 16 Ağustos 1979 kararlarında, 24 Ocak'ın bizatihi
göbeğinde, sonra ANAP'ın yaptığı ekonomik reformlarda Özal'ın sağ kolu olarak
bulundum. Tabii her şeyi biliyorum manasında değil ama bunları biliyorum. Teorik
bilgi başkadır. Birçok kişi bunları bildiğini zannedebilir. Mesela, benden çok
uzun seneler bakanlık yapmış politikacılar var. Ama baktığımızda bir günlük dahi
devlet memurluklarının olmadığını görüyoruz. Veya bazıları sırf üniversitede
çalışmış. O bakımdan benim böyle bir avantajım oldu. 40 sene hizmetim oldu, bir
gün bile izin kullanmadan...
- Siz Kırmızı Kitap'ın önemli bir
fonksiyonu olduğunu düşünüyorsunuz...
Benim bir tezim var, Türkiye'de
iki tane başbakan var. Sayın Başbuğ öyle bir devralma konuşması yaptı ki hükûmet
programına benzettim ben. Şimdi ben hükûmet programı çok yazdım. Profesyonel,
hükûmet programı yazarıyım! (Gülüyor.) Baktım, bu hükûmet programı. Bir tek
ekonomik konular yok. Ama bazen komutanlarımız maşallah ekonomiyi çok iyi
biliyorlar. Dolayısıyla hükûmet programı, icraata da çıktı. İlk icraatı da
çetecilikten yatan iki orgeneralin TSK adına diye ziyaret edilmesiydi. Buna da
insani görev, 40 sene süren silah arkadaşlığı dendi. Mefhumu muhalifi, Yaşar
Büyükanıt Paşa silah arkadaşlarını sevmeyen, insani görevlerini bilmeyen
birisiydi. Böyle bir şey olamaz. Bu mahkûmiyete bağlanmış olsa şahsınız adına
ziyaret edebilirsiniz, ama mahkeme safhasında yaparsanız, herhangi bir karar
şimdiden gölgelenmez mi?
- Konuşmalar da çok tartışıldı biliyorsunuz
Başbuğ Paşa'nın basın toplantılarında, devir töreninde ve Güneydoğu'da
söyledikleri, laiklik vurgusunun abartılması müstesna, benim rahatlıkla imza
atabileceğim şeyler. Son derece akıllıca, dengeli laflar etmiştir. Halkla
buluştu, sonra geldi basınıyla iki tane toplantı yaptı. Siz başbakan mısınız,
yoksa genelkurmay başkanı mı? Dünyanın hangi demokratik ülkesinde bir
genelkurmay başkanı basınla üst üste üç gün, üç saatlik beş saatlik toplantı
düzenler? O toplantıların içine bakıyorsunuz TSK ile ilgili kısım devede kulak,
onda biri bile etmez. Gerisi dış politika, terörle mücadele politikası, hükûmet
politikaları... Sonra da TSK'yi siyasete alet etmeyin diye şikâyet ediyorsunuz.
TSK politikanın içinden hiç çıkmadı ki alet etmeyelim. Bu alet etmemenin bir tek
yolu sizin bunun içinden çıkmanızdır.
- İki başbakanlık meselesi
üzerinde durabilir miyiz biraz?
Bu hep böyle olmuştur. Türkiye'nin bir
sivil kesimi vardır, onun başbakanı bildiğiniz seçilmiş başbakandır, darbe
dönemleri hariç. Bir de asker başbakan vardır. Hâlbuki TSK'nin statüsünü
düzenleyen Anayasa'nın 117. maddesi ile genelkurmay başkanının görev ve
yetkileri hakkındaki kanunun ikinci maddesi kesinlikle bu yetkileri ve görevleri
ihtiva etmez. Demek ki görevinin dışına çıkıyor Sayın Başbuğ.
- Sivil
asker ilişileri hâlâ oturmadı o zaman?
Katiyen oturmadı. O oturmazsa,
demokrasi de yerine oturmaz. Biz eğer devir teslim töreninde, bir komutanın
kendi komuta ettiği birlik hakkında ve o görevler hakkında konuşmanın dışına
çıkmadığını ne zaman görürsek o zaman Türkiye'de demokrasi rayına oturmuş
sayılır. Ama maalesef iki tane başbakanımız var. Millî Güvenlik Kurulunda, bir
tarafta genelkurmay başkanı ve dört kuvvet komutanı, bir tarafta da başbakan ve
bakanlar. Kuvvet komutanları asker bakanlar, bakanlar da sivil bakanlar.
Cumhurbaşkanının solunda oturan asker başbakan, sağında oturan sivil başbakan.
Tabii bu asker cumhurbaşkanı olduğu için, model ona göre dizayn edilmiş,
neticede askerî idare daha çok ağırlığını koyuyor. Şimdi bu ağırlıklar değişti
fakat hâlâ bu hava var. Aynı zamanda Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği de
Başbakanlık teşkilatına paralel. Hele 2003 yılında iptal edilmeden önce genel
sekreterliğin 12 Eylül dönemi sona ermeden yetkileri o kadar arttırılmıştı ki
adeta Başbakanlık yetkilerine sahipti. Türkiye'nin herhangi bir devlet
teşkilatında istediği gibi icraat yapabiliyor, denetim yapabiliyordu. Tabii bunu
'millî güvenlik' adına yaptığını söylüyordu ama her tarafa müdahale etme yetkisi
vardı.
- MGK dışında üst düzeyde böyle bir ikili yapıya şahit oldunuz
mu?
Bir defasında Atatürk Dil, Tarih Yüksek Kurumu'nun yüksek kurul
toplantıları oluyor. İki tanesi Ulusu döneminde yapılmış. Ben başbakanlık
müsteşarıyım, şu toplantı salonuna bakayım dedim. Bi gittim ki, başbakanın
oturacağı yerde iki sandalye var. Üstünde de isimlilikler var, sol tarafta
başbakan sağ tarafta da genelkurmay başkanı yazılı. Meğer bunlar iki başbakan,
sivil ve asker olarak çıkarlar, diğerleri de sıralanırmış. Ben de iyi ki
bakmışım deyip hemen paşamızın sandalyesini sol tarafın başına getirdim, benim
sandalyemi de onun karşısına koydum. Necdet Uruğ Paşa bir dakika önce geldi
Özal'dan, Uruğ salona girdiğinde hemen aranmaya başladı, beni buldu, efendim
yeriniz burası dedim. Oturdu, suratını astı, toplantı boyunca sesini çıkarmadı;
ondan sonra toplantıların hiçbirine gelmedi. Zihniyet böyle. Ben buna ait
yüzlerce anekdot anlatabilirim size.
- Bu sistem devam ediyor mu peki?
Devam ediyor. Ama böyle bir şey olmaz. Onun için yeni anayasayı yaparken
mutlaka TSK ile TSK'nin devlet içindeki yerini yeniden tespit etmek lazım.
Bakınız 1960'tan sonra askerler bizim hukuka çok önem verirler, aslında hukuku
ortadan kaldırıyorlar, anayasayı kaldırıyorlar ama bir taraftan hukuka önem
veriyorlar! O zaman ben hatırlıyorum, siz neye binaen kaldırdığınız anayasayı
ihlal ettiniz de darbe yaptınız dediler? Araştırdılar, Türk Silahlı Kuvvetleri
iç hizmet yönergesini buldular. O zaman bazı hukukçular dalga geçti, iç hizmet
yönergesiyle hiç anayasa değiştirilir miymiş diye. Bunlar da sanki kanun olursa
anayasanın üstüne çıkacaklarmış gibi saçma bir mantıkla TSK'nin iç hizmet
kanununu çıkardılar, oradaki yönergeyi aynen oraya monte ettiler. Bir tek 35.
madde hariç, onu yeniden yazdılar. 35. maddede de cumhuriyeti korumak ve
kollamaktan bahsediliyor. Cumhuriyeti kime karşı kollarsınız? O maddede yazmanın
bir manası yok. Gayet tabii siz millî savunmada, Türkiye'ye dışarıdan gelecek
hücumlara karşı koruyup kollayacaksınız. Peki, bu böyle mi anlaşılıyor? Hâlâ her
darbenin, her muhtıranın arkasında cumhuriyeti koruma ve kollama yatıyor. Böyle
bir yetkisi olamaz TSK'nin. Genelkurmay başkanı, başbakanın şahsına bağlıdır
zaten. Aslında bu model de yanlıştır, millî savunma bakanlığına bağlı olması
gerekir, bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi. Elbette devlet su işlerinden
daha değişik statüsü olacaktır. Çok daha önemli ve değerlidir. Ama bir
genelkurmay başkanı basın toplantısı düzenleyeceği zaman başbakandan izin almak
durumundadır.
- Böyle bir şey yok herhâlde!
İki başbakan varken
birincisi ikincisinden niye izin alsın? Hükûmet programları, icraat programları
açıklanıyor, benim icraatım bu deniyor, halkla temaslar yapılıyor, basın
toplantıları yapılıyor. Bu ancak başbakanın yapacağı bir iştir, bir genelkurmay
başkanının değil.
- Darbe olabilir mi dendiğinde olabilir deniyor ve bu
süreç bir iki yıldır devam ediyor. Bu ortamda siyaset yapılabilir mi?
Yapılamıyor zaten. CHP artı ordu eşittir iktidardı. Yüksek adalet divanı
diye fevkalâde alçak bir divan kurmuşlardı rahmetli Menderes'i idam ettikleri
zaman; orada dahi artı yargı vardı. Şimdi bu artı yargı keyfiyeti son zamanlarda
iyice ortaya çıktı. Açıkçası mesele şu: Millet iradesine ve millî egemenliğe
karşı anayasadaki boşluklardan da faydalanarak TSK'nin fiili silahlı gücüne,
yargının da elindeki teraziyi siyasete göre ayarlamasına dayanarak Türkiye'de
politika yapanlar var. O zaman da millet iradesi ve millî egemenlik sözde
kalmaktadır. Hiçbir zaman halkın istekleri olmamaktadır. Bunu değiştirmek lazım.
Efendim değiştirilirse yine gerilim çıkar, bu sefer asker idareye el koyar. El
koyarsa da koysun! Milliyetçi, muhafazakâr, vatansever biri olarak askerimi
sever, başımın üzerine koyarım; ama eğer asker halka silahını döndürmüşse asker
olmaktan çıkar, isyancı olur, artık eşkıya hâline gelir, ona karşı mücadele
etmek lazımdır, tankın üzerine çıkmak lazımdır. Ve bilsinler ki darbeciler, bu
halk, bu defa 27 Mayıs'taki gibi yapmayacaktır. Onun için hamama giren terler,
yapabilirlerse yapsınlar da görelim. Ama yapmaya çalışacaklardır, Türkiye için
kötü olacaktır, halk da cevabını verecektir. Türkiye'de bütün mesele halkın daha
fazla bilinçlenmesi ve kendi gücünü anlaması, ikincisi de anayasa
müesseselerinin irtibatlarının yeniden düzenlenmesidir. Bu da yeni anayasa ile
olur. Bunun için iki merhale gitmek lazımdır.
- Kırmızı Kitap'a dönersek
yine, kitabın etkisi sağlık politikasında ya da ekonomi politikalarında ortaya
çıkabilir mi?
Ortaya çıkabiliyor. Bu millî güvenlik siyaset belgesi MGK
tarafından hazırlanıyor. Askerlerce hazırlanıyor. Tabii birtakım sivil uzmanlar
da çalışabilir. Ve MGK'da kabul ediliyor. Oradan geçiyor yani. Milli güvenlik
siyaset belgesi ışığında MGK Genel Sekreterliği Görev ve Yetkileri Hakkındaki
Kanun'a göre MGK genel sekreterliğinin icraya müdahale yetkisi var. Bu sebeple
hiç ilgisi olmayan bir konuda, ekonomi konusunda, sağlık konusunda bu millî
güvenlik siyaset belgesine aykırıdır veya bu millî güvenliğimizin genel ilkeleri
bakımından doğru bulunmamıştır gibi bir mütâlâa verilebiliyor.
YUKARIDAKİ BAŞBAKANLA AŞAĞIDAKİ BAŞBAKAN ÇELİŞİYOR!
- İtiraz
olduğunda kitap mı gösteriliyor?
Hayır, kitabı göstermiyorlar. Orada
sadece kitapla iktifa edilmiyor. Kitaba dayalı çok geniş çalışmalar var. Bu
çalışmaları da işin ilginç tarafı gelip başbakana da imzalatıyorlar. Dolayısıyla
iş sadece askerî iş değil, sivil iş hâline geliyor. Başbakan imzaladı ya
diyorlar.
- İmzalamama durumları oluyor mu?
Oluyordu, biz sık
sık reddediyorduk. Rahmetli Doğan Beyazıt Paşa'nın orgeneralliği zamanında yakın
da dost olmuştuk. Benim müsteşarlığımda MGK kararları Bakanlar Kurulu kararları
hâline getiriliyor ve kabul ediliyor. Hâlbuki MGK istişari bir kurum. Ama hep
öyle gelmiş. Ben basit, Türkiye'ye zarar vermeyecek kararlardan birini aldım,
Bakanlar Kurulu'nda görüşülüp reddedilmiştir diye yazdım. Turgut Bey baktı, bunu
niye reddediyorsun, bunda bir şey yok ki, falan dedi. Hayır, bu kedi bacağını
ayırma politikası dedim, derhal anladı rahmetli. Ve reddetmiş olduk. Hemen Doğan
Paşa koştu, ya bunu niye reddettiniz, bunda bir şey yok ki falan dedi, ben de
iyi ya, bir şey olmayan şeyin reddedilmesi daha iyi değil mi dedim. Ya
önemlileri reddedilseydi? Daha sonra birkaç önemli kararda da bakanlar kurulu
reddetti. Ama burada bir garabet var. Üst kurulda da başbakan var aşağıda da
başbakan başkanlık ediyor. Yukarıdaki başbakanla aşağıdaki başbakan çelişir
duruma düşüyor. Onun için Millî Güvenlik Kurulunun çalışmaları sırasında o
teslimiyetçi hâlin ortadan kalkması lazım. Bunun beraberce olması lazım. Ben
Millî Güvenlik Kuruluna gitmeden önce Turgut Bey'in vakti olmazdı, kurul
gündemine alınan konularda çok detaylı çalışmalar yapar, önüne özet notlar
koyar, hangi konuda mutabık değilsek onları tetkik ederdim. Kurula bakan olarak
girdiğimde Turgut Bey'in kendi söyleyemediklerini daha evvel anlaştığımız üzere
ben orada söylerdim. Söyle bakalım ne olacak derdi. Eğer çok ciddi itirazla
karşılaşmazsa o da teyit ederdi. Politikasına uymazsa geri çekilirdi, ben yalnız
kalırdım. MGK aslında Amerika'dan gelme. Ama Amerika'daki millî güvenlik
kurulunun başında başkan yanında başkan yardımcısı, dışişleri bakanı, içişleri
bakanı var. Kurulun üyeleri arasında asker yok, genelkurmay başkanı bilgi
alınmak istendiğinde kurula çağırılıyor. Her sözü de bizimkisi gibi değil.
- AB reformları çerçevesinde MGK ile ilgili düzenleme de yapıldı, bir
şey değişmedi mi?
Daha az toplanıyorlar, kurul üyeleri daha sivilleşti.
Ama öbürü omzuyla konuştuğu için ne kadar sivilleşirse sivilleşsin hiç yararı
olmuyor. Normali şudur, bir defa anayasal kurum olmasına lüzum yok, istişari bir
kurum, kanunla da kurulabilir, tüzükle de kurulabilir. Hadi anayasal kurum
diyelim, o takdirde bunun tamamen istişari mahiyette bir kurum olması lazımdır.
Zaten bürokratlarla siyasilerin aynı kurula üye olması yanlış bir şey. 61
Anayasası'nda bu Yüksek Planlama Kurulu'nda (YPK) yapılmıştır. YPK başkanı,
başbakan ya da görevlendireceği devlet bakanı onun karşısında planlama müsteşarı
falan oturuyor, o da oy hakkına sahip. Böyle bir şey olmaz. Çünkü karar mercii
atanarak değil, seçilerek gelir. Demokraside böyle olur. Diğerleri görüş sunar,
alınan kararı uygular, bu kadar. Buna terörle mücadele de, Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin yapılandırılması da dahildir. Bırakınız diğer politikaları.
Mesela şu anda Kıbrıs genelkurmay başkanlığına ait bir mesele gibi görülüyor.
- MGK'da diyaloglar nasıl olur?
Benim birkaç defa sert
diyaloglarım oldu. Ama genellikle ben kendi katıldığım Millî Güvenlik
Kurullarından ve diğer dönemlerde katılan bakan arkadaşlarımın müşahedelerinden
hareketle şu değerlendirmeyi rahatlıkla yapabilirim; MGK toplantılarında sivil
kesim dut yemiş bülbüle döner. Genellikle MGK toplantıları asker üyelerin
hükûmeti tenkit sahası hâline getirilmiştir. Bunun en tipik örneği de Refahyol
iktidarı zamanında yapılan, sonunda 28 Şubat'la noktalan Millî Güvenlik
Kurullarıdır. Ama Özal'ın başbakanlığı sırasında MGK toplantıları bilgi verme,
bilgiler üzerinde değerlendirme yapma toplantısı şeklinde olurdu.
RECEP TAYYİP ERDOĞAN HAKLI AMA...
Hasan Celal Güzel'le
yaptığımız uzun söyleşinin önemli bölümünü Doğan-Erdoğan düellosu tuttu. Hasan
Celal Güzel her iki tarafa yakın, her iki tarafa lafını esirgemeden söyleyen tek
kişiydi. Bu son tartışmada 1,5 yıldan bu yana Doğan Medya Grubu'nun Başbakan ve
partisi hakkında yıkıcı bir yayın yaptığını, Erdoğan'ın Deniz Feneri davasına
adının karıştırılmasının son damla olduğunu, dolayısıyla üslubu yanlış bile olsa
Başbakan'ın bu tartışmada haklı olduğunu yazdı ve söyledi.
Güzel'e göre
Aydın Doğan, Anadolu çocuğudur. Müslüman ve dindar, Halk Fırkası'ndan bir
ailenin çocuğudur. Ve gerçekten Anadolu insanının değerlerine sahiptir. Bir iş
adamı Türkiye'nin birinci sırasına oturursa gazetelerin manşetleriyle uğraşamaz
tabii. "Bence Aydın Doğan bu konuda bir parça gürültüye gitmiştir ama tabii bu
onu da mazur göstermez; insana derler ki sen de ona göre adam seçseydin, iş
yaptırsaydın." Radikal'de yazma fikri Aydın Doğan'dan gelmiş, şimdiye kadar
hiçbir müdahale, yazılarıyla ilgili bir ima bile olmamış. "Bunu hem onların
medeni ve demokrat tavırlarına bağlıyorum hem de onlar da biliyordur ki aldırmam
böyle şeylere, sonunda da yazmam."
Güzel'e göre gemileri yakma hâli, iki
tarafın da ikinci üçüncü adamlarının olumsuz rollerinden kaynaklandı. Ama tabii
sistem sorunu da var. "Aydın Doğan'ın da çok kötü niyetli olmadığını öbür
taraftan da Başbakan'ın öfkesine yenik düştüğünü düşünüyorum. Bütün mesele şu;
basın özgürlüğünü tam olarak temin edebilmek için Amerika'da ve Avrupa'nın
birçok demokratik rejiminde olduğu gibi medya patronunun başka ticari işlerle
meşgul olmaması lazım. Bir de tekzip müessesesinin işlemesi gerekiyor. Bizde bu
işlemiyor. Zahit Akman 7 tekzip kararı almış, kimi yayımlandı, kimi
yayımlanmadı."
Peki, Aydın Doğan'la hiç görüşmüşler miydi? "Aydın Bey
benim Gaziantep Belediyesi yazımdan sonra aradı. Ben bu son olaylarla ilgili
sonra üzüntümü ifade ettikten sonra 'sen haklısın, o haklı' demeden geçmiş olsun
dedim. O da 'Gaziantep Belediye Başkanı amcanın oğluymuş, yazını da okudum.
Oraya Tarık diye bir arkadaşımızı göndereceğiz, bana da tuhaf geldi' dedi. İsmet
Berkan da aradı. İsmet Berkan hem haber şeklinde hem de sütununda yazarak
oradaki haksızlığı telafi etti. Diğer Doğan Grubu gazetelerinde de inişli
çıkışlı haberler çıktı. Ve Gaziantep'te bir haksızlık olduğu ifade edilmiş oldu.
Başbakan da orada yaşanan haksızlığı kullandı."
ÖZAL: HASAN
DEVLETİ BANA BİLE EMANET ETMİYOR!
- Siz hem bakanlık hem de başbakanlık
müsteşarlığı görevinde bulundunuz. Kırmızı Kitap ile karşılaştınız herhâlde...
Tabii, tabii... Sanki çok bir şey varmış gibi içinde, başbakan kasasında
saklar. Bu kitabın bir tarafında işte 5. nüshanın 40. sayfası falan yazılıydı. O
kadar az var ki her nüshaya yazmışlar. Bu, küçük, kırmızı, anayasa kitapçığı
büyüklüğünde bir kitap. Getiriyorlar, bir makbuz karşılığında alınıyor. Çok
gizlilik derecesi var.
- İlk ne zaman gördünüz?
Başbakanlık
müsteşar muaviniyken gördüm ben onu. Bana verilmedi ama. Başbakanlık
müsteşarıyken getirilip verildi. Ben de okudum tabii. Anayasadaki birtakım genel
bazı laflar dışında millî güvenlik strateji belgesidir bu. Türkiye'nin hedef
değerlendirmeleri yapılır. Değerlendirme de zaten askerî bir tabirdir. Mesela,
Irak hangi düşmanlık derecesindedir, Yunanistan hangi düşmanlık derecesindedir
gibi. Gizli olmasının sebebi de dış politika ve millî savunmayla ilgili
olmasındandır. Bu belli aralıklarla değiştirilir. Çünkü tehlike öncelikleri
değişir. Mesela, ben MGK'da, millî güvenlik siyaset belgesine atıfta bulunarak
tenkit etmiştim bir seferinde. "Ya, Türkiye'nin komşularının değerlendirmesini
yapıyorsunuz, 1. Körfez Savaşı'ndan önceki Millî Güvenlik Strateji Belgesi'nde
Türkiye için en az tehlikeli düşman olarak Irak belirtilmiş. Ama bir anda
Amerika'nın üstelemesiyle Irak'ı birinciye alıyorsunuz. Bu ne biçim şey? Ya bu
belgeyi değiştirin ya da bu garabete düşmeyin." diye. Turgut Bey okudu, her
zamanki tonton hâliyle bana, oradan ağzına bir badem şekeri atarak, 'Ya
kardeşim, bir şey de yokmuş içinde' demişti. Bu kadar efsane oluyor da nasıl
Ergenekoncuların belgelerinin arasından çıkabiliyor, merak ediyorum.
-
Ergenekoncular bayağı ileri gitmiş olabilir!
Tabii, ben bazı belgelerin
gerçekten gizli kalması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bazı belgeler gerçekten
çok gizliydi. Turgut Bey de bu konuda çok geniş olduğu için, birkaç defa
sekretarya bu çok gizli belgenin üzerinde lahmacun yemişti. Ben de alıp bağırıp
çağırıp eve götürmüştüm. Turgut Bey'e de 'Okumak istediğiniz zaman ben size
getiririm, ben burada bırakmayacağım' dedim. Buna içerledi zannediyordum ben.
Sonradan bir arkadaşına bahsederken benim yanımda, "Bu, öyle dikkatlidir ki
devleti bana bile emanet etmiyor yav!" demişti. Efendim dedim, sizin şahsınıza
emanet etmemek ne demek, ama burada ortalıklarda dolaşıyor. Siz okumak için bir
bakıyorsunuz, koltuğun altına gitmiş belge. Orada diyor ki mesela, bir
Türk-Yunan harbi çıktığında biz ne yaparız? Simülasyonu var. Şimdi biz bunu
nasıl açıklayalım? Her devletin sırları var! Ama millî güvenlik siyaset
belgesinin çok fazla şey olmasının bir tarafı yok. Ama şu var; bu âdeta devlet
içinde devlet olmanın, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ikinci bir paralel
başbakanlık meydana getirmenin anayasası gibi de telakki edilebilir.