netpano.com -
Web Netpano.com   BİZE ULAŞIN |
7 January 2009 Wednesday
 

Netpano Anasayfa > Haber detayı


Kaynak:Milli Gazete  
netapno.com  -  - Sunday, October 12, 2008 - 00:00:00  
İstanbul’un Manevî Dünyasında Hafız Yusuf Çerçi

“Cihangir’ime dua et”

 30 seneyi aşkın bir süre Cihangir Camii’nde görev yaptınız. Öncelikle Cihangir Camii’nin yapılışını anlatır mısınız?

Cihangir Camii’nin bir tarihî, bir de efsanevî hikâyesi var. Tarihî olanı şöyle; Kanuni Sultan Süleyman Şehzadesi Mehmet 22 yaşında ölünce ona Fatih'teki Şehzade Camii’ni yaptırmış. Cihangir ismindeki Şehzadesi de 22 yaşında vefat edince buna da bu camiyi yaptırıyor. Cihangir Camii de semti de adını Şehzade Mehmet gibi 22 yaşında vefat eden Şehzade Cihangir'den almış. Cihangir'in olduğu tepede Rumlardan kalma bir kilise kalıntısı varmış. O kilise kalıntısının yerine yapılıyor cami ve Cihangir, Caminin yapılışından sonra gelişmeye başlıyor...

Efsanevî hikâyesini bizim baş imam şöyle anlatmıştı, o daha tatlı onu da anlatayım. Fakat bu hikâyeye geçmeden önce 1957'den 1984 yılına kadar Cihangir'de beraber görev yaptığımız baş imam Mustafa Tüzün Hoca Efendi’den bahsetmek isterim. Hocanın lakabı "Kıvırcık Hafızdı". Aslen Kayseriliydi ama çocuk yaşlarda İstanbul'a gelmiş tam bir İstanbul beyefendisi. Hatip bir kimseydi. Öyle bir konuşurdu ki nefes almadan, gözümüzü ayırmadan dinlerdik. Vaazlarında insanlar tesiri altına girerler, uyuşur kalırlardı.

Vehbi Koç cuma ve bayram namazlarına bizim camiye onun vaazlarını dinlemeye gelirdi. Namazdan sonra camiden en geç o çıkardı. İki elini kaldırır uzun süre dua ederdi. Hoca Efendiyi dinlemeye gelenler arasında İstanbul eski valilerinden Fahrettin Kerim Gökay da vardı. Meclisin senato başkanı Tekin Arıburun Ankara'dan İstanbul'a bizzat Mustafa Hoca'nın ziyaretine gelirdi, saatlerce görüşürlerdi. Çok nitelikli bir Hoca'ydı, musikişinastı. Hem neyzendi hem de ney ustasıydı, çok kıymetli neyler yapardı. Hoca Efendi 84 yılında 84 yaşında imrenilecek bir biçimde ve keramet göstererek vefat etti. Akşam namazını kıldırdı, giderken bana dedi ki; "Evladım Yusuf Efendi", hep böyle hitap ederdi bana. Bir defa bile bana sırf adımla hitap etmemiştir. Herkese karşı son derece saygılı beyefendi bir insandı. "Yarın beni bekleme, Hoca gelecek diye ardına bakıp durma. Sen vazifeni yap, ben yokum". Ben bir sinirlendim, bir canım sıkıldı yüzümü gözümü kızarttım. Bunun üzerine tekrar etti: "Bir yere gitmeyeceğim, evdeyim, ama yokum bekleme beni" dedi. O, yeni izinden gelmişti. Ben ise 35 gündür tek başıma vazifedeydim. Bana teklif etmiyor da iki gün vazife yaptı yine: "Yokum!" diyor diye kızdım, ama dişimi sıktım onu üzecek sert bir şey söylemedim, bir saygısızlıkta bulunmadım. İyi ki böyle yapmışım. Meğer son sözleriymiş ve son görüşmemiz. O gece bir haber geldi kapı çalındı: "Hoca'yı kaybettik!" dediler. Meğer o sözlerle bana anlatmak istediği buymuş ne yazık ki ben anlayamamışım. Bir nikâha gitmiş gelmiş. Hanımıyla karşılıklı oturuyor kahve içiyorlarmış. Şakalaşıyor konuşuyorlarken birden suskunlaşınca, hanımı: "Neden konuşmuyorsun, şaka mı yapıyorsun?" diyerek omzuna dokununca Hoca yan tarafına devrilivermiş.

Aynen sağlığındaki gibi mütebessim, sedirde oturur halde son nefesini vermiş. Çok sevilirdi. Cenaze namazını sekiz-on bin kişiye Beyazıt baş imamı Hacı Hafız Abdurrahman Gürses kıldırdı.

Hoca efendinin sohbet ettiği yaşlı Ermeni bir doktor vardı. Kumrulu sokakta dört beş katlı bir binanın en üst katında otururdu. Bana da sempati gösterirdi. Rastladığımız yerde ayaküstü konuşurduk. Bir gün yine karşılaşınca: "Nasılsın Hafız evladım, iyi misin? Sabahları pencereyi açıyor, ezanlarını dinliyorum. Çok tatlı okuyorsun fakat az daha uzun okusan az daha uzatsan, ah doyamıyorum evladım" dedi. Bu sözler üzerine ben dayanamadım. Neden bizimle bu kadar alakadar oluyorsunuz? Diye sorunca "Bizim işimiz bu evladım" cevabı karşısında şaşırıp kaldım. Bunu aklıma koydum ve Hoca'ya söyledim. Aramızda geçen konuşmayı ona anlatıp: "Ermeni Doktor Müslüman gibi konuştu Hocam" deyince: Hoca; "O, zaten Müslüman, gizli Müslüman. Yoksa seni, beni bu kadar sever, pencereyi açar ezanı dinler mi?" dedi. Meğer onun Müslüman olmasına vesile de bizim hocaymış.

[Büyük ablam Selma'nın anlattığı bir hususu anımsıyorum burada. Bunu aktarmadan geçemeyeceğim. Oturduğumuz camii meşrutası teşkilâtsızdı. Banyo yapılacak bir yer yoktu. Bu nedenle evvelden beri annem bizi Beyoğlu Ağa hamamına götürürdü. Ablam ailenin en büyük çocuğu, ben ise en küçüğüyüm. Aramızda 23 yaş olmasına rağmen bu onun olduğu gibi benim çocukluğum zamanında da böyleydi. 62-63 yıllarında ablam sekiz yaşlarındayken hamamda Rum kadınlarının gusül abdesti aldıklarını görürmüş. Annem onlarla konuşur, onlara: "Neden bizim gibi abdest alıyorsunuz?" diye sorarmış. Onlar da: "Biz iman ettik, Elhamdülillah Müslüman'ız derlermiş".]

Bir gün Hoca'ya Müslüman olduğu için ailesi ve çevresi tarafından aforoz edilmiş bir Rum genci geldi. Aslan gibi bir genç. Halini anlattı. Hoca, bir mektup yazdı, gencin eline verdi ve onu Vehbi Koç'a gönderdi. Vehbi Koç'un o genci derhal işe yerleştirdiğini haber aldık sonradan.

Mustafa Hoca'nın bir hikâyesi daha geldi aklıma. Hoca'nın gençliğinde olmuş bu vaka. 1935-40 arası. Ramazanda Beyoğlu'ndaki papazlar iftara davet etmişler Hoca'yı. Vakit yakınmış. "Hoca efendi iftarı yapıp mı namazı kılalım, namazı kılıp mı iftarı yapalım?" demişler. Hoca kendisini kastederek soruyorlar zannetmiş haliyle. "Biz iftar yapıp kılarız, ama ikisi de olabilir" demiş. "Peki, öyleyse buyur" demiş ev sahibi papaz. Beraberce evin bodrumuna inmişler. Hoca bakmış ki bir mescit. "Burayı bizim için mi yaptınız?" demiş. "Yok, burası sabit kendimiz için, namazlarımızı burada kılıyoruz" demişler. Hoca hem şaşırmış hem sevinmiş. Boyunlarına sarılmış. Meğer onlar da Müslümanlarmış. Ve Hoca da bir gün onları iftara davet etmiş.

İstanbul'a gelişiniz ve Gönenli Mehmet Efendi'nin talebesi oluşunuz, öğrencilik yıllarınız biraz da bunlardan bahseder misiniz?

İstanbul'a Hafız olmak niyetiyle ilk gelişim 1945'de oldu. Benden iki yaş büyük ağabeyim Mustafa ile bir yol parası bulup İstanbul'a talebe olmak üzere gittik. Nuruosmaniye'de Hasan Akkuş'ta okumak istiyoruz. Elimizde de bir adres var. İki üç sene önce Denizli Buldanlı Abdullah Erdepil adında zengin bir esnaf ağabeyim Mustafa'ya "İstanbul'a okumaya gel ben sana maddi yardım yaparım" demiş. Elimizde onun adresi var ya ona güveniyoruz. Sultan Hamam Yeşildirek civarında bir adres. Gittik ki başkası devralmış dükkânı. Ortalıkta kaldık. Boynumuz bükük Nuruosmaniye'ye vardık. Hasan Akkuş Hoca'yı göremedik ama oranın mensubundan birine "Biz okumaya geldik" dedik. Adam bize döndü dedi ki:

"Oğlum yatacak yeriniz var mı?" "Yok" dedik.

"Yiyecek aylık maaşınız var mı?" "Yok."

"Babanız para gönderecek mi?" "Yok."

"Başka para gönderecek kimseniz var mı?"

"Yok." O yok, bu yok. Ne sorduysa bizim tek cevabımız yok.

"Yatacak yeriniz, yiyecek ekmeğiniz yok. Diyelim gündüz geldiniz Hocadan dersinizi aldınız, ama gece nereye gideceksiniz nerde yatacaksınız, ne yiyip içeceksiniz?" deyince kalakaldık... Ve yüzüstü geri döndük memlekete geldik. Birileri bize yardımcı olsaydı yer gösterseydi o zaman 45 de okuyacaktık. Kısmet olmadı.

“Şafakta kalkar, dersime çalışırdım”

Hafızlığı zar zor kendi kendime çalışarak bitirdim. Şafakta kalkıyor, dersimi çalışıyordum beş saat. Cüzümü bitirince babam evde olursa ona dinletiyordum. Babam dönemin en iyi hafızlarındandı. Hafızıl kurra. Kur'an zihnine nakşolmuştu âdeta. İzmir'de baş hafızdı. Hisar Camii’nde mukabele okurdu. Orada okuyan yirmi kadar hafızın başında bulunur, yanlışlarını gösterir, düzeltirdi. Babama Demir Hafız derlerdi. Kur'an’ı o kadar güçlü. Bornova Ulu Camii’de hatimle teravih kıldırırdı. Ondaki Kur'an Allah vergisiydi. Küçük yaşta hafız olmuştu. Onun için: "Kur'an Abdullah Hocanın bir gecede içine konulmuştur" derlerdi. Ve babam toprağa verildiğinde Medrese alimlerinden Mucur Müftüsü Hacı Bayram Efendi cemaate dönüp. "Ey Müslümanlar bugün Kur'an’ı toprağa gömdük" demişti. Dedem de çok iyi bir hafızmış. Dedelerimiz Mısır'dan Kur'an talim ettirmek üzere Kırşehir'e gelmiş. Kırşehir bilindiği gibi ilim ocağı idi o zamanlar. 7 tane dedemizin adları defterimde yazılı. Molla Ahmet, Molla Yakup, Molla Hasan böyle devam eder. Anne tarafı dedelerim de aynı şekilde ilim irfan sahibi kimselerden oluşuyor. Onlar da Çeçenler. Bir dedem Kazan Şehrinde müftü imiş. Müteaddit Rus savaşlarında Kafkasya'dan Erzurum'a oradan da Sivas'a ve daha içerilere kadar muhacir olmuşlar. Dedelerimizden namı diğer Molla Yakup'un seferberlikte yazmış olduğu bir destanı ağızdan ağza söylene söylene kayba uğrayarak da olsa günümüze ulaşmış. Bu destanı ben üzerinde çalışarak bazı değişmiş mısralarını düzenleyerek kaydettim şükür.

Biz altı erkek kardeştik. Babam uzun boylu yakışıklı ağabeylerimi Kur'an çalıştırıyor, hafız yetiştiriyordu. Ben ise kısa boylu, şişman, dudakları kalın, koca kafalı, çirkin bir çocuğum. Bana hafızlığı yakıştıramadığından benimle hiç alâkadar olmuyordu. Beni çifte çubuğa çobanlığa veriyor, o gibi işlerde çalıştırıyordu. Babamın mali durumu oldukça iyiydi. Çok zengindi. Hatta bir dönem Salihli Yılmaz Köyünün en zengini bizdik. Atımız, arabamız ve çok paramız vardı. Ama işlerini çok çabuk batırırdı. Dünya işleri babama yaraşmazdı. Bazı tüccarlıklar yapmıştır. Halı tüccarlığı, peynir tüccarlığı. Hangi işe el attı ise batırdı. Çok zengin iken her şeyini kaybetti. Bu da ayrı bir mevzu. Çünkü Allah ona eşsiz Kur'an servetini vermiş. Dünya servetini değil. Babamın bu dünya hali bende de aynıdır. Dünyaya ait ne varlığım oldu ise Allah bir şekilde onu elimden alıverdi. Kaç defa İstanbul'da en iyi semtlerden arazi satın aldım. Ya yola ya da askeri alana dahil edilip elimden alındı. Cihangir'de Cihangir parkının karşısında Rum yapısı bir apartmanda bir daire satın almıştım. Evimiz yoktu. Camii meşrutasında oturuyoruz. Yer cennet gibi çok güzel. İstanbul'un en güzel yeridir Cihangir. Bahçemizin manzarası muhteşem. Yine bahçemizde padişah zamanından kalma meyve ağaçları var. Kocaman bir incir ağacımız var ki o ağaçta yetişen inciri hiçbir yerde bulmak mümkün değil. Böyle, ama ev teşkilâtsız. Teşkilâtlı bir evin hasretini çekiyoruz.

Emekli olunca oturacağımız bir eve ihtiyacımız var. Bunu düşünerek o daireyi satın aldım. Fakat ne oturmam ne de o evi elimde tutmam mümkün oldu. Bir acı hadise neticesinde değerinin çok altında, alelacele satıverdim. Neyse bunlar da uzun mevzular. Hangi birini anlatayım. Burada bırakalım. İşte babam ağabeylerimi okuturken ben de onları dinliyorum. Gayriihtiyarî Babamı ve ağabeylerimi dinlerken okumayı öğrenmişim. Ben de farkında değilim. Hem de bayağı düzgün, usulünce. O sene bir çiftlik evinde oturuyorduk. Bir gün çiftlik evimizde duvarın dibine çöktüm. Kendi kendime okuyordum. Babam da dışarıdan gelmiş eve girmiş. Pencereden benim okuyuşumu duyuyormuş. Ağabeylerime: "Kim bu okuyan?" demiş. "Yusuf" demişler. İnanamamış. "Yok canım, o tosbağa nerden bilir böyle okumayı" diye gülmüş. Çocukken şişman olduğumdan ağır hareket ederdim bana "Tosbağa" derlerdi. Babam inanmayınca: "Çağırın yanıma gelsin" demiş. Babamın yanına vardım. "Sen miydin okuyan?" deyince başımı salladım. "Bir daha oku bakalım" deyince ben çok utandım. Utançtan kıpkırmızı oldum. Euzu besmele çektim okudum. Hayreti daha da arttı babamın. Öyle düzgün, hatasız eksiksiz okumuşum ki... Buna kayıtsız kalamadı. "Seni okutsam okur musun?" deyince öyle sevindim ve heyecanlandım ki "okurum" diye bağırdım. İşte bu hadiseden sonra babam beni de okutmaya başladı. Ve babamın en gözde, en kıymetli talebesi oluverdim. Hatta ağabeylerim: "Bu mu okuyacak?" diye alay eder gibi konuştukları zaman babam onları azarladı. "Evet ya okuyacak, hem de hepinizden iyi okuyacak" dedi.

“Babamın önünde okumaktan alnımız çatlardı”

Bir mesele var ki benim için en zor şey babamın önünde okumaktı. Diğer Hocalarda, Kur'an’ın inceliklerini bilmeyenlerde kolayca okurdum. Çünkü bir insan ne kadar büyük kuvvetli hafız olursa onun önünde okumak o kadar zorlaşır. En ince kusuruna varıncaya kadar sıkardı babam. Babamın önünde okumak o kadar zordu ki alnımız çatlardı.

Dönelim İstanbul'daki öğrenciliğime. 1949'da İstanbul'a gittim. Ramazan çok yakındı. Okumayı tatil ettiler. O zaman usul öyleydi Ramazanda talebeleri tatil ediyorlardı. Ben tatilde oradaki tanıdıkların vasıtasıyla Karaman'a mukabele okumaya gittim. 150 lira kadar bir para verdiler. Döndüm İstanbul'a geldim. Mustafa ağabeyim o zaman Beyazıt Camii’nde müezzindi. Hasan ağabeyim ise Şehzade Camii’nde hem talebeydi hem de orada müezzin vekâletliği yapıyor. Bundan aldığı parayı da ekmek parası olarak kullanıyordu. Babamdan sonra Hasan ağabeyimden korkardık. Onu çok sayardık çok akıllı ve otorite sahibi biriydi. Hasan ağabeyime dedim ki: "Ben Akkuş'ta okumak istiyorum." "Oğlum" dedi "sen Gönenli'de oku. Gönenli'deki ahlâk takva Akkuş'ta yok. Feyiz almak istiyorsan orayı bırak oraya gitme" dedi. Bu sözlerinin üzerine ben bir kelime daha edemedim. Beni aldı Gönenliye götürdü. "Bu benim kardeşim, talim okumaya geldi. Size getirdim" dedi. Hasan ağabeyim onun beğendiği bir talebesi. Hafızlığı Gönenli'de bitirdi talimi onda okudu ve ayrıca onun tayin ettiği hocalarda Arapça öğrenimi yaptı. Gönenli bana sordu. "Hafız mısın?" Cılız bir sesle "evet" dedim. Hafızlığı zar zor kendi çabalarımla bitirmişim. Kendime güvenim pek yok.

Ağabeyime dönüp “Ben bir istihareye yatayım manevî durumuna bakayım. Uygunsa alacağım şimdi siz gidin ben size haber veririm” dedi iki gün sonra da “Gelsin tamam talebeliğime alıyorum” dedi. Böyle girdim talebeliğine. Talebesi olunca bana sordu: “Her gün cüz dinleteceksin, okuyabilir misin?” dedi. “Cüz biraz fazla gelebilir, ama on sayfa okurum” dedim. “On sayfa olur, her gün birbirinize dinletin. Seninkini Ağabeyin dinlesin, Ağabeyininkini de sen dinlersin” dedi. Böylelikle Gönenli’de talime başladım, ama ben hâlâ Akkuş'u istiyorum. Gönlüm, aşkım onun talimini okumakta. O kadar yanıyorum ama Hocamdan utanıyorum. Oraya gidemiyor, müracaat edemiyorum. Durum böyleyken ben içimden yanıp tutuşurken Hoca Efendi bir gün benim kalbime hitap ediverdi;

"Evladım bin bir meşakkatle burada okuyorsunuz, kimi istiyorsanız ondan da ders alın. Hocam darılır diye hiç düşünmeyin. Ben darılmam, küsmem gidin. Maksat okumak değil mi? Benden başka kimi istiyorsanız, ondan da istifade edin, bir dakikanızı boşa geçirmeyin."

Başka hocalar razı olmaz kimseye göndermez duyarsa kızar kovar. Nasıl sevindim bilemezsiniz. Hemen koştum Akkuş'a. Bir tanıdığım onun talebesiydi. Ona gittim. O beni götürdü. Hasan Akkuş da öyle herkesi kabul etmezdi. Sesi gayet güzel, kabiliyeti yüksek ve bu Akkuş'ta okumuş dendiğinde adına lâyık olacak kimseyi alırdı. Arkadaşım beni öyle bir takdim etti, "Sesi çok güzel hocam" diye öyle bir övdü ki Hoca beni hemen kabul etti. Hasan Akkuş'ta sübhanekeyi üç ayda geçenler olduğunu biliyordum. Ben ilk derste ve bir sefer okuyuşta geçtim.

Hasan-ı Burhaneddin-i Halveti Hazretleri

Hasan-ı Burhaneddin-i Halveti Hazretleri aslen Harputlu. [Türbesi Cihangir Camii bahçesindedir] Muhtelif yerlerde bulunduktan sonra Cihangir'e gelmiş. Baş imam Mustafa Efendi anlatı. O Cihangir'e geldiği zamanlarda üstü başı perişan, yaşlı bir dede. Çoluk çocuk ardından taş atar, gençler alay eder onunla eğlenirlermiş. Bir gün mahallenin gençleri onunla eğlenirlerken Mektep Bağırtan Yokuşu'ndan aşağıya yuvarlayıvermişler paldır küldür aşağı kadar gitmiş, kan revan içinde kalmış. Sonra onun veli bir kimse olduğu anlaşılınca ona saygı duymaya hürmet etmeye başlamışlar.

O zamanlar orada tek tük bahçıvan evleri ve buna benzer kulübeler var. Burada Allah'a dua edermiş. Bunlar ermiş kişiler. Gece gündüz zikir, ibadet'e vermiş kendini. Kanuni bir gün veziriyle bu ormanlık yerde gezerken bakmış ki bir çınarın altında bir zat; tespih çekiyor, ibadet ediyor. O çınar ağacı hâlihazırda Cihangir Camii’nin bahçesindedir. Padişah onun boş biri olmadığını maneviyat yüklü olduğunu derhal anlamış. Padişahın Cihangir adındaki oğlu da büyümesine rağmen konuşamıyormuş, dilinde bir rekâket varmış. Vezirine demiş ki: "Git şu veliye söyle Cihangir'ime dua etsin"

Hasan Efendi vezire şöyle bir bakmış: "Gidin, gidin konuşur" demiş. Dönmüş gelmişler ki çocuk bülbül gibi konuşuyor. Padişah hemen vezirini koşturmuş. "Ne emrediyorsa yerine getireceğim, benden ne dilerse dilesin" demiş. Vezir "Padişah sizden dileğinizi arz ediyor" deyince: "Buraya bir cami bir de derviş yetiştirecek tekke istiyorum" demiş. Bunun üzerine Cihangir Camii’ni Mimar Sinan'a yaptırmış. İlk yapısı denizden itibaren temel atılarak yapılmış. İstinat duvarları bellidir. Aşağıdaki yola caddeye kadar böyledir. Kademe kademe duvar vardır.

Hasan Efendi camiye imam olmuş. Hem tekkenin şeyhidir hem 54 sene imamlık yapmış. Vefatından sonra yerine Fethullah Efendi isminde bir zat geçmiş. Padişahın yazdırdığı şecere vardı camiin köşesinde eski yazı okurdum ben orada yazıyordu bu isimler. Camii üst tarafı ahşap olarak yapıldığından defalarca yanmış. Son olarak 2. Abdülhamit zamanında yanınca Padişah tarafından taş kullanılarak tekrar inşa ettirilmiştir.

Allah’tan ümit kesilmez

Fakat Enderunlu İsmail Efendi vardı ki onun talimine Hasan Akkuş'un talimi mukabil olamazdı. Onun talimi gibi hiçbir tane yoktu. Bizde onda okuyan bir talebe vardı iki senedir okuyormuş. Nasr suresine ancak gelmiş. Biz sekiz ayın içinde 20.cüze gelmiştik. O daha Nasr suresindeydi, ama bir okuyordu şaşırıp kalıyordum. Ben de bu defa diz çöktüm onun önünde de okumaya başladım. Talebe talebeye talim okutuyor. O zamanlar öyleydi. Mesela Balıkesirli Ömer Aycan oldukça iyi hafızdı, iyi hocaydı, ama ilkin doğal olarak bir acemilik vardı üzerinde. Onunla beraber okuduğumuz olurdu. Sen önden oku ben takip edeyim derdi. Ben önden okurdum, o beni takip eder, ardından o okurdu. Kur'an aşkı, merakı talebeler arasında bu tür münasebetlere yol açıyordu. Biz bu şekilde hem okuyor hem de birbirimizi okutuyorduk. Sonradan, çok iyi ve tanınmış bir hafız oldu. Laleli Camii’nde başimamdı. Televizyonlarda, radyolarda okurdu. Ağabeyi adaşım Yusuf Aycan ise kardeşi Ömer Aycan gibi en sevdiğim arkadaşımdı. Talebeliğe gelince ilk onları tanıdım. Onlar benim ilk arkadaşlarım. Yusuf Aycan'ın bana gösterdiği yakınlığı, sevgiyi, iyiliği ben başkasından görmedim. O kadar severdik ki birbirimizi. O da okumaya çok meraklıydı. Beraber durmadan çalışırdık. Ben 1959'da bir süreliğine Erzurum'da kayınpederimin yanında kaldım. Hanım rahatsızlandı memleketine gitmek istedi. Erzurum'da Şeker fabrikasında bir yıl kadar çalıştım o dönemde. İyi bir vazifedeydim ve çok yüksek bir maaş alıyordum ama vicdanım Allah kelâmından uzak bir işte çalışmamı kabul etmiyordu. İşte bu zamanlarda 59'un son aylarıydı. Yusuf Aycan bana Erzurum'a mektuplar yazıyordu. Kendisi Eminönü Hoca Paşa Camii’nde müezzindi. Mektuplarında beni İstanbul'a çağırıyor "Senin yerin İstanbul, o sesle, o okumayla oralarda ne işin var? Ne olur durma gel" diye... Yine bir defasında bir mektubunda: "Paran yoksa yol paranı ben göndereyim" diye yazmıştı. "150 lira göndereyim, çık gel" diyordu mektubunda. 150 lira o zaman az para değil. Nihayet bir mektubunda da: "Geliyorsan gel artık. Bak gelmiyorsan ben geleceğim, seni İstanbul'a getireceğim" diye yazmıştı. Şu insanlığa, şu sevgiye, şu arkadaşlığa bakınız...

Allah'ın vazifesi dururken parası ve mevkisi ne olursa olsun başka bir iş tutmak bana yaraşmazdı. Kısa sürede daha iyi mevkilere gelecektim, çalışmamdan çok memnundular. Ama ben parayı ve mevkii Allah kelâmına değişemezdim. Allah bana Okuduğum Kur'anın hesabını sorar diye korktum. İşten ayrılışım da ayrı bir hikâyedir. Ben işten ayrılmadım resmen kaçtım. Çünkü beni bırakmıyorlardı. Kayınpederim Bahri Hoca; Kendisi de Erzurum'da çok tanınan ve sevilen biriydi. Vefatından sonra bir sokağa adı verildi. Onun, gitme sen oralarda sınav kazanamaz, vazife alamazsın sözlerine, o kadar kendimden emin bir şekilde gideceğim ve kazanacağım. İmtihanı ben kazanamazsam kimse kazanamaz diye karşılık vererek İstanbul'a dönüş yaptım. Bunları bana söyleten de Allah'tır. Bir taraftan da ama o zaman böyle büyük konuştuğum için üzüldüm, pişman oldum. İstanbul'a gidiyorum. Ya kazanamazsam, işim yok, param yok, evim yok...

Allah yüzümü kara çıkarmadı. Gerçekten de girdiğim ilk sınavı birincilikle kazanıp Nusretiye'de vazife aldım. Yine talebeliğimde bizimle Şehzade Camii’nde hafızlığa çalışan bir adaşım da Yusuf Tavaslı idi. O, bizden üç yaş küçüktü. Onun ağabeyi Şehzade Camii’nin baş müezziniydi. Yusuf Tavaslı da çok çalışkandı, bir köşeye çekilir durmadan çalışırdı.

Yine 1949 yılı ramazanında babam İzmir'e giderken Kayseri'deki ahbabı Kazancı Hacı Nuri Duruöz'e: "Bana mukabele okuyacağım ve teravih kıldıracağım bir yer tedarik etmesi ricasıyla" bir mektup yazdı ve beni ona gönderdi. 18 yaşımdayım o zaman. Gittim, mektubu verdim. O zatı muhterem çok üzüldü, düşündü kaldı. Zor bir iş, babamın hatırı da var arada. Müftülüğe gittik. Müftüye beni tanıttı; hafızlığa çalışıyor, babası da hafız, buna bir cami verirseniz, mukabele okusun, birkaç kuruş alsın dedi. Müftü ve yanındakiler bana baktılar. Müftü burun kıvırdı, üstüm başım perişan. Kılık kıyafetime, dış görünüşüme bakıp beni beğenmedi: "Ramazana bir hafta var daha. Vakit varken köylere gitsin, kendine oralardan bir yer bulsun burada nasıl okuyacak, biz imtihanla hafız alıyoruz. Bu imtihan kazanabilir mi?" dedi. Boynumuzu büktük. Oradan çıktık. Ben köylere gidebilir miyim? Kime gidip bir şey söyleyebilirim. Mahcup, gariban bir gencim. Orada imtihan gününü beklemeye karar verdim. İmtihan günü geldi. Müftülüğe gittim. İmtihana girenler bittikten sonra: "Başka kimse var mı bak" dediler kâtibe. Kâtip bana "Sen de mi imtihana geldin?" diye sordu. "Evet" dedim. İçeriye "İmtihan için bekleyen biri daha var burada" dedi. "Gelsin bakalım, o da gelsin" dediler. Yanlarına girdim. Bana dikkatle baktılar, ama tanıdılar mı, tanımadılar mı bilmiyorum. "Oku bakalım" dediler. Oturdum ben euzu besmele çektim bir Kur'an okudum hepsi de oturdu oturdu kalktılar, "Allah!" dediler. Bir tezahürat ettiler ki bana sorma gitsin. Birkaç gün önce huzurundan boynu bükük ayrıldığım, beni dinlemeden kapı dışarı eden müftünün tezahüratları eşliğinde birinci olmuştum. Heyecan ve hayret içerisinde: "Sen birinci oldun, hafızlığın tamam mı? Nerelisin, nerede, kimde okudun?" dediler. Mucurluyum, babam hafız. Babamda okudum, hafızlığım tamam değil dedim.

"Sen birinci oldun ama hafızlığın tamam değilmiş. Birinci olan hafız en son okuduğundan onun karşı cüze geçmesi lâzım gelir" dediler ve ben birinci ilân edilmeme rağmen mecburi ikincilikle mukabeleye başladım.

“Gönlümü Allah’a verip, dua ettim”

Anlattıklarınızı mükerrer zamanlarda dinlemiş olmama rağmen ilk kez duyuyormuşum gibi merakla dinliyorum. Yine biliyorum ki Cihangir Camii’ne görevli gelişinizin de oldukça düşündürücü bir hikâyesi var. Biraz da bundan bahsedebilir misiniz?

İlk imtihana girdiğim yer Nusretiye Camii, müftülük binası. Sene 1956. Evvela sözlü sınav yapıldı. Kur'anı, ezanı kazandım. Mustafa ağabeyim bir arkadaşı ve ben üçümüz çıktık, yol boyu sohbet ederek ilerliyoruz. Ağabeyimle arkadaşı konuşuyorlar ben de gönlümü Allah'a verdim. Düşünüyor, kalbimden Allah'ım bana güzel bir cami nasip et. Düz çatılı olmasın, kubbeli olsun diye haşa Allah ile konuşuyor, O’na nasıl cami istediğimi söylüyorum. Hatta daha da ileri gittim ve Allah'ım bana kubbeli cami vereceksin dedikten sonra başımı yerden kaldırdım ki apartmanların arasından kubbesi nakışlı çok güzel bir cami görünüyor. Parmağımla camiyi işaret ederek gayet sessiz, gönül diliyle: "İşte şunun gibi" dedim.

Vazife almak için girdiğim o ilk imtihanı kazandım. Hâlbuki ben garibanım. Kimsem yok. Mütevazı bir kıyafetle girmişim sınava. Sırtımdaki pardösü bayağı, çaput denecek kadar eski, kötü bir şey. O müftülerin ne kadar âdil insan olduklarını göstermek için bunları anlatmak lâzım. O kadar kelli felli ve sesleri güzel kimselerin arasından beni kazandırmaları, hakka böylesine riayet etmeleri... Vali telefon açıyor ki: "Falancayı Cihangir’e atayacaksınız!" Müftü: "Hayır!" diyor: "Bunu yapamam. O söylediğiniz birinciliğe lâyık değildir ben vazifeyi birinci gelene vereceğim". Cihangir’de vazifeye başlayınca daha sonra Müftü Efendi bunları bizzat bana anlattı.

Müftü: "Biz ahlâken de not veririz. Seni tahkikat ettirdim. Ahlâkını, terbiyeni de beğendik. Eğer ki beni bir baba olarak kabul edersen sözümü dinle, başka camide yapamazsın, seni yanıma kendi camime alacağım" dedi. Ve beni Nusretiye Camii’ne görevlendirdi. Ben esasen evi olan cami istiyordum, ama hiç itiraz etmeden: “Peki” dedim.

“Okuyan ben değildim, sadece dudağım kımıldadı”

Hacı Nuri Efendi; Kayseri'de Kapalı Çarşı’da deri tüccarı olan Nuh Mehmet Efendiye benden bahsetmiş. "Müftülükteki mukabele sınavını kazandı. Güzel bir hafız var getireyim de bir dinle" deyince hafızı kendisi imtihan eder dinler beğenirse alır konağına götürür orada teravih kıldırırmış. "Getir öyleyse bir bakayım" demiş. Gittik yazıhanesine girdik. Adam benim mütevazı halimi görünce suratını ekşitti. "Dinlemeye lüzum yok, gerekmez siz buyurun gidin" dedi. Hacı Efendi çok müteessir oldu ve kapıdan çıkacakken son bir ümitle mırıldandı: "Buraya kadar geldik bari iki satır okusaydı."

Adam bir bana bir Hacı Efendi'ye baktı: "Bir şey değişecek değil ya neyse okusun bakalım" dedi. Ben oturdum bir euzu besleme çektim ve öyle bir Kur'an okudum ki kendimi ben de tanıyamadım. Hakikaten tam böyle oldu. Adamın şahsıma bakıp beni dinlemek istememesi Allah'ın gücüne gitmiş olmalı ki sanki bir meleği geldi, benim yerime okudu. Okuyan ben değildim, benim sadece dudağım kımıldadı. Az önce beni dinlemeye bile vakit ayıramayacak kadar değersiz gören adam, yerinde duramadı, kıvrandı. "Sübhanallah" dedi, dizlerine vurdu.

Hemen bir araba tahsis etti. Gündüz; öğleden evvel Camii Kebir'de, ikindiden evvel de Honat Camii’nde olmak üzere iki mukabele okuyacağım. Akşamları da tahsis edilen araba ile Nuh Mehmet Efendi'nin konağında teravih kıldıracağım. İşte Allah böyle işimi yaptı. Nuh Mehmet Efendi, Ramazan boyunca mukabele okuduğum camilere beni dinlemeye koştu. Ama en sonunda itiraf etti. Bir gün dedi ki; o Kur’an’ını bir daha duyamadım senden.

“Müjde! Cihangir’i kazandın”

Nusretiye başmüezzini Halit Efendi isminde saraydan yetişmiş bir zat. Sınav komisyonundaki Hocalardan biri Beşiktaş Müftüsü Fuat Çamdibi idi. Diğeri de oydu. Biz Halit Efendi ile beraber görev yapmaya başladıktan sonra bana şunları anlattı: "Sen Kur'anı okuyup çıktıktan sonra müftü diğerlerine dönerek: 'Şimdi biz buna ne verelim?' Dedi. 'Siz bilirsiniz efendim' dedik. "10 yazın ama Kur'an'ı on puandan fazla eder. Ondan fazla puan yok ki verelim? Ne yapalım, onun yerine zait verelim" dedi. Ve üç tane de zait attı Kur'an'ına ve ezanına". Bu adı geçenler çok kıymetli zatlardı. Allah onlardan razı olsun ki bana bunu lâyık gördüler.

Nusretiye Camii’nin ufak odalarında duruyorduk. Şartları çok zor olsa da başımızı sokmuştuk. Bir de oradan yol geçince odaları yıktılar. Ağabeyimin görev yaptığı caminin meşrutasında kalmaya başladık ama orası da dar.

“Allah bana parmağımla gösterdiğim camiyi verdi”

57 ye iki ay vardı. Yeni evliydim. İlk kızım Selma henüz bir yaşında o zaman. Eşim ve ben artık ağabeyimle o daracık meşrutayı paylaşmanın zorluklarına katlanamaz olmuştuk. Bu nedenle evi olan bir camiye geçmeyi arzu ediyordum. Bir imtihana daha girdim. Benim haberim yok, bu imtihanda Cihangir'i koymuşlar ortaya ve birinci gelene vereceklermiş. Müftü beni çağırdı bir gün: "Müjde Cihangir'i kazandın" dedi. Ben Cihangir'i bilmiyorum ki müftünün yüzüne boş gözlerle bakmışım. Müftü güldü. "Anlaşılan Cihangir'i bilmiyorsun. Git de bir gör, saray gibi yer" dedi.

Bir de gidip gördüm ki lisanı hal ile Allah'tan kubbeli cami istediğim sıra başımı kaldırıp gördüğüm: "Allah'ım işte böyle olsun" dediğim cami. Allah bana parmağımla gösterdiğim camiyi verdi. Ve daha sonra da herkes beni parmakla gösterir olmuştu. İnsanlar 250 kişinin içinde birinci gelen hafız diye fısıldaşırlar, beni birbirlerine gösterirlerdi. Biz onun yolunda sefalet içinde talebelik geçirdiğimiz, her türlü yokluğa, Kur'an aşkıyla göğüs gerdiğimiz için bunlar bize Allah'ın lütfudur.

Cihangir’de Ramazanlar bir başkaydı

Cihangir Camii çevresinde ramazanlar nasıl geçerdi?

Ben Gönenli Mehmet Efendi'nin camiye gelişini, bir de sakalı şerifin ziyaret edilişini hatırlıyorum. Gönenli Mehmet Efendi camiye geldiğinde insanlar etrafını çevrelerlerdi. Henüz çocuktum ama ona son derece sevgi beslerdim. Sizin onun yanında olmanızdan cesaret alır, kalabalığın arasından sıyrılır, yanına kadar sokulurdum. O zamanlar nereden bileyim sonradan öğrendim ki Hoca Efendi kimseye el öptürmezmiş. Ben de böyle şahsiyetlerin ellerini öpmekten büyük bir sevinç duyardım. Bu onlara duyduğum saygının, sevginin bir ifadesiydi. Gönenli Mehmet Efendi beni yanı başında görüverince gülümserdi. Hafız Yusuf'un kızı diye saçlarımı okşardı. Ben bunlardan daha da cesaret alarak elini yakalardım. O çekerdi, ben eğilir öpmek isterdim. Küçük bir kız çocuğunun elini bir türlü bırakmayışı, bu sevgisi, ısrarlı hali onu prensibinden taviz vermesine zorlardı. Aramızda bu mücadele yaşanırken gülümsemesi kimi zaman yerini sesli gülmeye bırakırdı. Ve sonunda "Haydi öp bari kızım." Dediğinde elini şap diye öper alnıma koyardım. Bu şekilde defalarca elini öpmeyi başardım.

Evet kızım. Gönenli Mehmet Efendi çok sevilirdi. Ramazanda her sabah ve öğlen namazında mukabele okur, cemaate nasihat ederdi. Ramazan haricinde ise salı günleri öğle vaktinde gelirdi camiye. Kadınlar kısmı da tıklım tıklım dolardı. Kadınlar ha geldi ha geliyor diye yolunu gözlerlerdi. Onların bir başkanları vardı; Şaziye Hanım. Hoca Efendi kapıda göründüğünde koşar, çantasını elinden alırdı. Gönenli ya Allah, ya Bismillah der camiye girer otururdu. "Ya hak!" nidasıyla herkes sallanır yere düşecek gibi olurdu. Cüzünü okurken Rahman ve Rahim gibi müjde âyetleri gelince mânâlarını da söyleyiverir, “Allah bizlere ihsan etsin” diye dua ederdi. Tam bir Allah aşıkıydı.

Ramazan’da cami dolar dolar boşalırdı

Bir gün yine camide vaaz ederken, valinin yakını bir kadın: "Hoca, Hoca öyle konuşma, seni valiye şikâyet edersem yanarsın" demiş. O da ona dönüp demiş ki: "Ya ben daha yüksek yere söylersem, senin halin ne olur?" Ve bunu der demez bir düşmüş yüzüstü halıya kapaklanmış. Eli yüzü rengi şekli bir tuhaf olmuş. Tutmuşlar, kaldırmışlar. Kadın hemen oracıkta tövbe etmiş.

Ramazan’da cami çok kalabalık olurdu. Dolar dolar boşalırdı. Bilhassa kadınlar hayır işlerinde bulunurlar, yardım peşinde koştururlardı. Ben ramazanlarda uzun müddet mukabele okudum ve sonra derin düşüncelere dalmak neticesinde kendi kendime içtihat çıkardım, parayla okumuş oluyoruz doğru değil dedim. O kadar ısrar ettiler ki: "Biz senin sesine, Kur'an'ına meftunuz hiç olmazsa gel iki satır oku" dediler. Bunun üzerine biraz daha okudum sonra tekrar bıraktım. Ne kadar rica ettilerse de bir daha okumadım.

Bir ramazanda Salı günü iki kadın geldi ve diğer salıya kadar iki hatim okumamı istediler. Ben de okuyacağıma söz verdim. Fakat nasılsa unutmuşum. Pazar günü bana Hocam hatimleri okudunuz mu? Diye sorduklarında mahcubiyet içerisinde unuttuğumu söyledim. Ama o kadar utanmıştım ki sözümde nasıl olur da durmam diye öyle içerlemiştim ki iki hatimi iki günde okudum yetiştirdim.

Gönenli Mehmet Efendi

Sabahlara kadar müezzin odasında oturur camide beklerdim. Çünkü sabaha kadar kafile kafile gelirler, dua ederler, namaz kılarlardı. Sabah namazında ise Gönenli Mehmet Efendi gelirdi.

Gönenli Mehmet Efendi hem âlimdi, hem kura hafızdı. Dünyada onun gibi maddî ve manevî yönden talebeye bakan bir şahıs daha yoktu. Bizim sağ minare tamirattaydı fırtınadan başındaki 500 okkalık taş düştü o yapılıyor. Ben de sol minarede ezan okuyorum. Ezanı okudum, indim camiye ilerlerken karşıdan da sakallı birisi geliyor. Caminin önünde ağaçların altında kanepeler vardı. Orada bir gariban, bir yabancı oturuyormuş. O karşıdan gelen, camiye girmek üzere yürüyen sakallı adam garibana parmağını uzattı bir tehdit savurdu "Oturma orda, cayır cayır yanacaksın. Allah seni yakacak" dedi. Bunu duyunca ben fıttırıvermişim.

Onun zavallı adamı gösterdiği gibi ben de parmağımla onu gösterdim ve şöyle dedim:

"Otur hemşerim otur. Allah böyle kulları gibi meraklı değil yakmaya. Hiç bir şeycik olmaz" dedim.

"Niye, sen ne biliyorsun" deyince öfkem daha da arttı.

"Sen nerden biliyorsun, sen Hoca mısın?"

"Değilim" dedi.

"Hafız mısın, Kur'an okumayı biliyor musun" dedim.

"Yok" dedi.

"Öyleyse bir kelime konuşamazsın. Senin salahiyetin yok. Kes sesini gir namazını kıl" dedim.

Girdik içeri. Benim haberim yok. Bizim beş vakit cemaatimizden beni ve Gönenli'yi iyi tanıyan Sivaslı kapıcı Osman bu vakayı izlemiş. Benim o zaman daha sakalım yoktu. Demiş ki: "Yusuf adamı fena azarladı. Acaba o sakallı adam mı haklı, Hoca mı haklı?" Ben bunu Gönenli’ye sorayım demiş. Gönenli geldiği gün: "Hocam size çok mühim bir şey anlatacağım" demiş. "Yusuf Hoca böyle dedi o adam böyle dedi". Olayı olduğu gibi anlatmış.

Hoca Efendi: "Yusuf'un dediği çok doğru Yusuf haklıdır" deyince: "Ama Hocam adamı fena payladı" deyince de: "Keşke bir de dövseydi o adam hak etti" demiş.

Kur’an’ı dinlediğinde gözünden sel gibi yaşlar akardı

Siz de takdir ederseniz ki dönemin âlimlerinin isimlerini zikretmeden, onlardan bahsetmeden olmaz. Rica etsem ve sizi yormadı isem konuşmamıza onlarla devam edebilir miyiz?

Estağfirullah kızım. Elbette o mübareklerden bahsetmek gerekiyor. Beşiktaşlı Cemal Efendi en büyük âlimdi. Eminönü müftüsü Bekir Haki Efendinin ilmi nihayetsizdi. Ben onu müftülük makamında ziyaret ettim. Padişah Hocası bunlar. Öyle ahlâk var ki ... Odasına girdim, selâm verdim: "Hoş geldin" dedi. Ben oturmayınca oturmadı ve ayakta söylediğim sözü kabul etmedi. Yer gösterdi: "Buyur" etti, ben oturunca "Şimdi konuş" dedi. Evliya gibi bir zat daha vardı. Aksaray Valide Camii başimamı Hafız Selahattin Efendi çok muhterem bir zattı. Valide Camii meşrutasında otururdu. Bir gün, bir gece vakti kapısını çaldım. Kapıyı açtı. 15 sene mide rahatsızlığı çekmiştim, çok zayıf düşmüştüm. İmamlık sınavlarına girecektim. Kendisine onunla ilgili bir meseleyi arz ettim, sorular yönelttim. Vakit geç olmasına rağmen gayet yumuşak ve nazikâne cevaplar verdi. Teşekkür ettim, elini öptüm. Yanından ayrıldım.

Rumeli âlimlerinden Ali Yekta Efendi vardı. Ömer Nasuhi Bilmen'i de tanırdım. Fatih'te otururdu ve Fatih'ten Süleymaniye'ye, müftülüğe yayan gidip gelirdi. Yürürken görürdüm ben. "Hocam neden böyle yapıyorsun seni arabayla götürüp getirelim" derlermiş kabul etmezmiş. Büyük bir âlim ama öyle tevazu sahibi biri.

Enderunlu Hafız İsmail Efendi bir de ayağı kesik İsmail Efendi vardı. Trenin altına düşmüş iki bacağını da kaybetmişti.

“Kur’an okunduğunda kendimizden geçer, erirdik”

Beyoğlu müftüsü Necati Gönül, Beşiktaş müftüsü Fuat Çamdibi, bunlar birer evliya.

Fuat Çamdibi ilim sahibi biriydi. Eczacılığı bırakmıştı. Beyoğlu müftüsünün müsevvidiydi. Koca bir cüppe giyerdi. Sakallıydı. Tam bir derviş gibiydi. Beşiktaş müftüsü oldu sonradan. Yeni vazife almıştım, maddî durumum çok zayıftı. Nusretiye'de vazifeliydim. Müftülük binası ordaydı, beni çok kollardı. Bir sefer benim cebime 50 lira koydu.

Gördüğüm Hocaefendiler; Beşiktaşlı büyük Cemal Efendi, Kadıköylü Küçük Cemal Efendi, Süleymaniye başimamı Sadık Efendi, Hünkâr İmamlarından Yeraltı Camii Başimamı Hafız Ali Üsküdar’lı Hoca Efendi, Selimiye Baş İmamı Hafız Tahsin Efendi... Bunlar okudukları zaman kendimizden geçer, adeta erirdik. Yeni Camii başimamı Hafız Hacı Nuri Efendi, Beyazıt baş imamı Hendekli Hacı Abdurrahman, Nuruosmaniye imamı Hasan Akkuş, Hafız Ahmet Adalı Hafız derlerdi ona, sonra Hafız Esat Geredeli, Hafız Mecit, mevlithan. Okuduğu zaman tüylerin diken diken olur. Gönenli Mehmet Efendi, Örücüler Camii imamı Hacı Hilmi Efendi o da çok hafız yetiştirirdi çok talebe okuturdu. Enderunlu Hafız İsmail Efendi bir de talim hususunda ondan sonra ayağı kesik Hafız İsmail Efendi vardı o da talim Hocasıydı. Bunların Kur'anını vaazını dinlerdik.

Esat Sezai sümbüllük Efendi, ona: "Sümbüllük Hoca" derlerdi lakabı öyleydi. Dergi çıkarırdı o dergide yurt içi ve yurtdışından gelen tüm sorulara cevap verirdi. Biz de talebeliğimizde zaman zaman evinde ziyaret ederdik. Yine bir ziyaretimizde Hoca'ya sorduk. "Gece tırnak kesmek günah diyorlar" dedik. Güldü: "Yok canım" dedi "günah olmaz. Karanlıkta belki parmağını kesersin o bakımdan" dedi. "Bir de ayakta pantolon giyilmezmiş" dedik ona da güldü: "Ayakta pantolon giyersen düşmek ihtimali var ondan, bunlar bir şey değil evladım" dedi. Sümbüllük Hoca pirifâni, bakınca bayılırsın. O sakallar, saçlar, uzun bembeyaz melek gibi bir zat. O kadar tatlı konuşurdu ki doyamazsın. Bizim fakir talebe olduğumuzu biliyor ne zaman gitsek oğlum aşağı inin mutfağa ben kalkamıyorum ne bulursanız alın yiyin derdi. Kendi evimiz gibi mutfağa iner, dolapta ne varsa yemek, reçel, ekmek koyardık masaya yerdik.

Süleyman Hilmi Tunahan Hoca Efendi ile aynı camideydik. Şehzade Camii'nde Arapça okutuyordu biz ise orada Gönenli'den talim okuyorduk.

Bir de benim Cihangir'de olduğum yıllarda Saadettin Kaynak da Sıraselviler caddesinde, İlkyardım Hastanesi’nin yanında Kaynak apartmanında otururdu. Yaşlı ve hasta zamanlarına şahit oldum. Sultanahmet'te imamken vazifeyi bırakmış müziğe yönelmiş. Biz ziyaretine giderdik. Yatalaktı. Başucunda Kur'an okurduk. Hangi duygulara kapılıyorsa çok ağlardı. Gözünden sel gibi yaşlar akıtırdı.

Apartmanı istimlâk olup hastaneye verilince Acıbadem'de bir eve taşındılar. İki sefer de oraya gittik.

Başimam Mustafa Hoca Efendiyle gittiğimiz bir ziyarette Sadi Hoşses ve Alaaddin Yavaşça da yanındaydı. Biz mevlit okuduk Sadi Hoşses de bir bahir okudu.

Bir de İstanbul Hafız ve Mevlit Hanlar Cemiyeti başkanı Nusret Yeşilçay oradaydı. Kur'an'ımı dinleyince yakama sarıldı benim. "Bize gel" dedi. En tutulan hafızlar var o cemiyette. Böyle bir grup onlar. "Bu ses, bu okuyuş... Sen neden bize gelmiyorsun, senin sesin tam mikrofonik ses" dedi. O zaman radyoda okunurdu. Bizim başimam Mustafa Hoca Efendi beni bırakır mı? Ben de "Olur" filân dedim kaçtık oradan.

Ağabeyim Hafız Mustafa Çerçi, Sarıyer imamı idi. Necip Fazıl ile tanışırdı. Sohbet meclislerini takip eder, konferanslarına sürekli katılırdı. Ben de o münasebetle birçok konferansında bulundum. O konuşurken kimse çıt çıkartamazdı. Korkarlardı. Çok titiz ve prensip sahibi biriydi.

1960 yazında Said-i Nursi'nin Beyazıt'ta, bir otelde olduğunu öğrendik. Gittik ki polisler barikat kurmuşlar. Kimseyi bırakmıyorlar. Otelin yakınında bekledik ki Said-i Nursi gelecek. Kaç saat geçti bilmiyorum. Nihayet otelden çıktı. Biraz yürüdü. Taksiye bindi gitti. Yanına yaklaşma, görüşme imkânı bulamadık. Polisler kati surette yaklaştırmadılar. O kış Urfa'ya gittiğini duyduk sonradan.

 



 YORUMLAR
birisi / 10/13/2008 1:34:02 PM
llah razi olsun cok guzel hatiralar, paylasim icin cok tesekkurler..




 YORUM YAZ
Uyarı(!):
Hakaret içeren yorumlar kabul edilmez.
Türkçe imla kurallarına büyük bir oranda uymayan yorumlar reddedilir.
Yorumların sorumlulugu size aittir.
(Gerekli) (Gerekli)


 DİĞER HABERLER
  Bir Eşrefoğlu Rumi Vardı
  Yaşar Alptekin:'Namaz Kıldım İşsiz Kaldım'
  Ğayb' Nedir, Ne Değildir?
  Mekke’de Hac Heyecanı
  Kurban Nasıl Bir ibadet?
  Maneviyat Bahçesinden- Münir Derman-
  Ömer Sikkin Hazretleri (Bıçakçı Ömer Dede)
  Peygamber Efendimiz'den Huzurlu Yaşam İçin Altın Tavsiyeler...
  Allah'ı Anmak Hayatımızı Nasıl etkiler?
  Kurtboğan Hamza Efendi Hazretleri

Bu kategorideki tüm haberler için tıklayınız.




Subscribe to Netpano
'Her gün bir bilgi servisi' okurlarımızdan ilgi görmeye devam ediyor. Bilgilerini paylaşan okurlarımız gözden kaçan ilginç bilgilere grubumuza atarak bizler ile paylaşmaya devam ediyor.Türkiye'de ve Dünyada meydana gelen olayların bildiğimiz gibi gelişmediğini söyleyen bizler; sizlerinde tartışıp bilgilerinizi aktarmanızı istiyoruz. Yapmanız gereken tek şey yahoo grubumuza üye olmak.

 
Telif hakkı 2000 -2007 netpano.com. Tüm hakları saklıdır.  
   
Telif hakkı ©1998-2007 Netpano.com. Bu sitenin bütün hakları saklıdır. Yayınlanan haber ve makaleler kaynak gösterilerek içeriği
değiştirilmemek şartıyla hertürlü medya ortamında kullanılabilir. netpano.com sitesinde yayınlanan yazılar
yazarların kendi kişisel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
Hosting Networx e-Media Solutions

Türkçe Bilgi