Zamanındaki sufiler, Niyazi'ye çok bağlılık duyarlardı. Bu
bağlılık çağımıza kadar gelmiştir. Niyazi-i Mısri, velayet esrarına eren ve
birçok kerametler izhar eden bir insan olarak kabul edilmektedir.
Tezkireciler ve biyografya müellifleri, onu çok öğmekte ve menkibelerinden
bahsedip kerametlerini anlatmaktadiılar. Şair ve münsi Ebubekir Kani, on
rediflik bir manzume ile onu methetmiştir.
NİYAZİ-İ MISRİ EFENDİ'NİN HAYATI
Niyazi-i Mısri hazretlerinin asıl adı Mehmet (Niyazi)
dir.İkinci Osman devrinde 1617-1618 yıllarında (Hicri 1027) Malatyada şimdiki
adı Soğanlı olan "İşpozi" kasabası'nda doğmuştur.Babasının adı Ali
Çelebidir.
1638 de Medrese tahsilini tamamlayarak icazet alan divan
sahibi Tanrısal ilimler üzerinde çalışarak bilhassa tefsir,hadis,fıkıh ve
tasavvuf alanlarında yavaş yavaş adını çevresine duyurmaya
başlamıştır.Tasavvufu daha başlangıçta iyi şekilde kavramasıyla yaptığı
va'azları da o derece etkili oluyor ve büyük ilgi topluyordu.Babasının bir
Nakşibendi tarikatı mensubu olmasına rağmen,henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken
Halveti tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin efendiye intisab etmiş ve sonuna kadar
bu tarikatta kalarak coşkun bir sofi olmuştur.
Henüz 25-26 yaşlarında bulundukları sırada hem Arapça
lisanını ilerletmek,hem de tanınmış sofilerle görüşmek ve onların kemal ve
zevklerine erişme yollarını araştırmak maksadıyla şeyhinin ve ailesinin
müsaadelerini alarak gezisine Bağdadtan başlayarak bütün Arap yarımadasını
dolaşmış, o zamanlar hocası yalnız Mısırda bulunan "Miftah-ı Ulumil
Gayb" (Gayb ilimleri anahtarı) ilmini öğrenmek üzere Mısıra gidip Ezher
Camii civarında bir Kadiri şeyhinin yanına yerleşmiştir. Divan sahibi bir
yandan Gayb ilmi tahsiline devam ederken, bir yandan da Ezher Camii'nde
va'azlar veriyor ve tanınmış ilim adamları ve sofilerle ilişkiler kurarak,
onlarla ilmi ve tasavvufi sohbetlerde bulunuyordu.
Dört yıla yakın bir süre devam eden tahsil devresinin
sonunda Niyazi bir gece rüyasında "Abdülkadir-i Geylani" hazretlerini
görür .Geylani rüyasında Niyazi'ye nasibinin bu şehirde olmadığını ve Anadolu
tarafını işaret eder.Bunun üzerine şeyhinden ısrarla izin ister,rüyasını duyan
şeyhi,kendisine hilafet vermeyi teklif eder ise de O gitmede ısrar eder ve izin
alıp Anadolu yoluyla İstanbul'a gelir.Sokullu Mehmet Paşa Medresesi'nde bir
hücrede irşada başlar (1646).
İstanbul'dan Bursa'ya gidip orada Veled-i Enbiya Camii
kayyimi Ali Dede'nin evinde ve Ulu Cami yakınındaki medresede oturan Niyazi-i
Mısri,yine bir rüya üzerine Uşak'a giderek Halvetiyyenin Elmalı'lı Yiğitbaşı
Ahmet Efendi kolundan ve Ümmi Sinan Halifelerinden Şeyh Mehmed'e intisabedip
tecdid-i biat eyler.Ümmi Sinan ile Elmalı'ya giderek şeyhinin dergahında
imamlık,hatiplik ve şeyhinin oğluna öğretmenlikte bulunur.Bir aralık İstanbul'a
bir seyahat yapar. 1065 (1654-1655) te kendisine Ümmi Sinan tarafından hilafet
verilmesine müteakip Uşak'a ve Kütahya'ya,Ümmi Sinan'ın ölümünden sonra tekrar
Uşak'a oradan Bursa'ya gidip Hacı Mustafa adlı birinin kızı ile evlenir.Bir kız
çocuğu olur.Abdal adlı bir tüccar, Niyazi'ye bir dergah yaptırır.Bu dergah 1080
(1669-1670) tarihinde merasimle açılır.Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet
Paşa'nın daveti üzerine Edirne'ye giden Niyazi,fazla değer verdiği cıfra
dayanarak bazı sözler söylediğinden 1087 (1673) te Rodos'a sürülür.Dokuz ay
sonra affedilerek Bursa'ya döner.
1676 tarihinde sürüldüğü Limni Adası'nda 1691 senesine kadar
sürgün hayatı yaşadıktan sonra affedilir. Ahmed II. devrinde Türk ordusunun
Avusturya üzerine hareketine karar verildiği zaman Bursa'da oturan Niyazi-i
Mısri,Allah rızası için gazaya gideceğini bildirir. 1104 (1693) te
müridlerinden 200 kişiyi etrafına toplar.Niyazi'nin ,Bursa'da yeni kaplıca
civarındaki Bademli Bahçe'de çadır kurdurup yola çıkmaya hazırlandığı
duyulunca,mürüdleri çoğalan şethlerin huruc davasına kalkıştıkları ve bu yüzden
kan döküldüğü göz önünde tutularak kendisine Bursa'da kalıp hayır dua ile
meşgul olması için Hatt-i Humayun gönderilir.
Padişahın Niyazi'ye gönderdiği mektup aynen şöyledir:
"Mısri Efendi,selamımdan sonra sefere kasd ve azimetiniz olduğu mesmu-i
hümayunum oldu.Sefere teveccühünüzden ise halvetinizde duaya meşgul olmanız
ensebdir.Mahallinizden harekete rızay-i hümayunum yoktur.Huzur-i hatır ile
zaviyenizde oturup asakir-i İslamiyye ve ğuzat-i mücahidine teveccüh-i tam ile
mansur ve muzaffer olmaları duasında olmanız me'muldür vesselam."
Niyazi,padişahın bu isteğini kabul edemeyeceğini şu mektubu ile bildirir:
"Bismillahirrahmanirrahim.Elhamdülillahi
Rabbilalemin.Vassalatü vesselamü ala Seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi
ecmain.Vesselamü ala halifeti'l Mehdiyyi.
"Padişahım, "İnne mesele isa kemeseli Adem" buyuruldu.Mümasili
ilmül-esmada yığıldı.Kabul edene meslek dendi,kabul etmiyene şeytan
dendi.Kazalik İsa,nüzulünde ilmü'l-esma ta'lim eyledi.Kabul edene melek ve
mehdi dendi,etmiyeneşeytan ve deccal dendi.Ondan nüzul-i İsa'ya gelince ne
kadar enbiya ve rüsul geldiyse anlara muhalefet eden padişahlardan kanğısı
behremend oldu,muradına erdi? Cümlesi makhur oldular. "Padişahım,muhale
ferman vermek akil işi değildir.Bir kevkebe tulu etmesün deyu ferman
versen,yahut borusu (ağrısı) tutmuş avret doğursa padişaha asi olur mu?
Padişahım,ben seni esirgerim,sana benim su-i kasdım
yoktur.Senin hayırhahınım.Senin düşmenim,beni sana yanlış bildirir.Bu dahi
malumun ola ki enbiyada ve evliyada kizb ve hilaf ve müdahene olmaz.Bizim sana
su-i kasdımız yoktur.Dediğimize itimat edin ve nüdemadan birisini şunu azl veya
katleyle demem.Bu senin hizmetine layık değildir.Ancak umum üzre adleyle deyu
nasihat ederiz,kabul edersen senin izzetin ziyade olur; aziz olursun; kabul
etmezsen zararı kendinize edersiniz.İsa nüzul etmesün deyu ferman verüp geru
reddedemezsin.Ancak bir miktar ta'ciz edersen,me'yus olunca sonra nazarı Hak
erişüp ol me'yusa necat verir.. "el-Hasıl enbiyaya muhalefette olmaktan
men ederim. Nasihati kabul edersen, tahtında sabitkadem olursun. İsa
Aleyhisselam, kendi hakkında ala mele'innas haza mehdiyyüzzeman deyu şehadet
eder.Şehadetini Allah taala kabul eder, cümle halk dahi kabul eder.Ve illa
muhalefetin zararı kenduye aidolur, bilürsün. Nasihatim budur. Bu mektubu kendu
şeyhine gösterme ve re'yiyle amil olma. Şeyhu-l İslama ve ulemaya göster,
anların re'yiyle amil ol.Alim kavli şeyhulislamı müşirdir. Anların
işaretleriyle amil ol Ahmed adedidir 254 Vesselamü ala men
ittebe'a'l-hüda".
Niyazi, Padişahın emrine kulak asmıyarak Tekfur Dağına kadar
gittiği gibi, yapılan te'kide de ehemmiyet vermemiş idi (Silahtar, tarih,
II,704).Hadiseyi duyan padişahın, şeyhe mahsus bir koçu araba, dervişler için
de para gönderdiğine ve onu Tekfur Dağında karşılattığına bakılırsa Niyazi'yi
çok saydığı anlaşılır. (Reşid, tarih, II,216). Niyazi-i Mısri'nin Edirne'ye
yaklaşması ve padişaha, iş başında bulunan hainleri keramet ile birer birer
haber vereceği şayiası, pek çok kimselerin de şeyhi sabırsızlıkla beklemeleri
devlet adamları arasında telaş uyandırır.Sadrazam Bozok'lu Mustafa Paşa, Mısri
Efendi'nin duasını almak istiyen ve sonra sefere çıkılmasını münasip gören
Ahmed II yi, bu zat geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki
telkinleriyle fikrinden vazgeçirdi. Niyazi, 26 Şevval, 1104 (30 Haziran 1693)
Salı günü Edirne'ye gelip va'zetmek üzere Selimiye Camiine indiği zaman, halk
caminin etrafını almış, kalabalıktan içeriye girilemez olmuş idi.
Bu durum karşısında Sadrazam, Mısri Efendi eğer derhal
sürgün edilmezse büyük bit karışıklık çıkacağını padişaha telkin ederek Şeyhin
Limni'ye gönderilmesi hususunda bir ferman alır. Şeyh Efendi hemen Tahtırevana
bindirilip Boğazhisarındaki Kaptan Paşa'ya sevk olunarak Limni'ye gönderilir.
20 Recep 1105 (16 Mart 1694) Çarşamba günü
Limni'de irtihal-i dar-i beka eyler.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden,Kur'an sofrasına insanları
ve cinleri davet eden Allah'a hamdolsun. Rahman namına o sofralara çağıranların
Efendisi Hz.Muhammed'e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran
Ali'ne ve ashabına salat ve selam olsun.Bundan sonra :
Bu fakir kul Mısri,her ne kadar o sofralara güzel icabet
edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah'ın şu sözüyle o sofranın inmesini
istiyordu : "Allah'ım,bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden
öncekilere de,bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu'cize olsun.Bizi
rızıklandır.Muhakkak sen,rızık verenlerin en hayırlısısın."
Bin yetmiş altı yılı Şevval'inin ikinci günü akşama doğru
kıbleye karşı oturmuş: "Fakirlik tamam olduğu zaman o,Allah'tır."
sözünü düşünüyordum. Allah'ın ilhamiyle sırrıma bunun hakiki bir manası doğdu.O
kadar kesin bir mana doğdu ki artık bunun ötesinde bir mana yoktur.Allah bana
açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zahirde,ne batında varlığı
yoktur.Yalnız var sanılır.Bana bildirdi ki arifin sırrında vücuttan fakr
(yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz,doğrudan doğruya Hak'kın yüzüne bakması
mümkin olmaz.Nitekim yüce Allah buyurmuştur: "O gün bazı yüzler sevinçli,
rablarına nazırdır." (Kıyamet 32) Varlığı atmazsa,Allah'ın göklere ve yere
arzettiği,onların kabulden imtina,edip sadece insanın yüklendiği vücut
emanetini ödememiş olur.Ve bu suretle büsbütün hiyanetten kurtulamaz.Allah'ı da
sevmez olur.Çünkü Allah Teala "Allah hainleri sevmez" (Enfal 58)
ayetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez.
Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah'ı görsün ki
o,Hak'ın olan vücudu kendine mal etmektedir.Çünkü fakrın tamamı,Allah'tan başka
her şeyden varlığı almaktır.Vücut kalkınca Hak görünür.Ve hiç kaybolmaz.Dersen
ki: "Vücut görünürde ve gerçekte Allah Teala'nın ise o halde arif kim,O'na
bakan kim,O'nu gören kim?" Derim ki: "Vücut birdir ama mertebeleri
çoktur.Bir mertebede muhiblikle,bir mertebede mahbuplukla görünür.Bir mertebede
gül olur,diğerinde bülbül." Futuhat-i Mekkiyye'nin başında şöyle bir beyit
vardır: "Rab Hak'tır,kul Hak'tır.Ah bilseydim,kimdir mükellef.Kuldur
dersen,o ölüdür.Rab'dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?"
Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün)
siyah olması (yok olması) dır.Yokluğa da siyah denilir.Yani dünya ve ahiret
ademdir (yoktur).Bunların varlığı yoktur.Çünkü varlık gerçekte
Allah'ındır.Mahlukata varlık vermek mecazidir.Peygamber'in: "Nefsini bilen
Rabbını bilir." sözünün manası da budur.Çünkü nefsinin vücudu olmadığını
bilirse,kendisinde olan vücudun Allah'a ait olduğunu anlar.Yani
kendisinin,mahiyyeti itibariyle Rab,görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir.Yahut:
o aynen (zat itibariyle) Rab,taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir."
diyebilirsin.
"Fakirlik küfür olayazdı." sözüne gelince
bu,nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşmanın sonucudur.Ama benim
söylediklerim,farz ibadetlerle Allah'a yaklaşmanın sonucudur. "Allah
gerçeği söyler,O,yola iletir." (Ahzab 4)
Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmak üzere
salıvermiştir.Aralarında bir engel vardır;birbirinin sınırını aşamazlar."
(Rahman 19-20) ayetini izah etmektedir.Ayetin anlamı şudur: Tatlı denizi ve acı
denizi salıverdi.Bunlar,karşılaşıyorlar,yaklaşıyorlar,yüzeyleri birbirine temas
ediyor.Fakat aralarında birbirine geçmelerine mani bir berzah (açıklık)
vardır.Bundan dolayı biri diğerine karışarak onun özelliğini bozmaz.Yani
sınırlarını geçemez ve aralarındaki engeli boğmazlar.
Burada iki denizden maksat şeriat ve hakikattir.Allah Teala
onları salıvermiştir.Karşı karşıya gelirler,komşu olurlar,yüzeyleri birbirine
dokunur.Öyle ki şeriatte bulunan her ilim ve amel hakikatte de bulunur.Hiçbiri
o ilim ve amelden ayrılmazlar.Fakat yine de aralarında Allah'ın hikmeti ve
kudreti icabı birbirlerine karışmalarına engel bir berzah vardır.Bu engel
sebebiyle biri diğerine geçemez.Bu mani,iki taraf adamlarının vehimleridir.Yani
bu iki ilim,aslında tek bir ilimden ibarettir.İki ilim itibar edilir.Bu
itibardan dolayı,iki taraf erbabı arasında daimi bir ihtilaf vardır.Bunun
zahirde misali dağ'dır.Dağ,dağ olması dolayısiyle tektir.Çıkışı ve inişi
dolayısiyle ikidir.Çıkışı şeriate misal,inişi hakikate misaldir.Dağda yürümek,çıkan
için zordur;inen için kolaydır.Ama dağın zirvesinde olan kimse çıkış ve iniş
zahmetinden kurtulmuştur.
Bu engelden dolayı iki taraf ehlinden gizli kalan bir hikmet
gereğince biri,diğerinin hükmünü kaldırmaz.Zira bu engel,iki cihanın imarı için
konulmuştur.Bunun içindir ki tamamen birbirine geçip karışmazlar Şeriat
ehli,hakikat ehlinin ilmini bilmediklerinden ve onları şeriate aykırı
sandıklarından dolayı hakikat ehline karşı koyarlar.Tam kemale ermiş
muhakkikler müstesna,hakikat ehli de şeriati hakikate aykırı görerek onu terk
etmekte bir sakınca görmedikleri için şeriat ehline karşı koyarlar.Fakat dağın
zirvesine ulaşan en yüksek kulelerde oturan arifler,A'RAF ehlidirler.Bu iki
ilmin,bir tek ilim olduğunu,iki taraf erbabının gözlerindeki illet örtüsünden
dolayı iki ilim gibi göründüğünü bilirler.Ve iki taraf ehlinin de haklarını
verirler.İki tarafın benzerliklerini açıklayarak,müşkillerini çözerek bu iki
ilim erbabının arasını mümkün mertebe düzeltmeğe çalışırlar.
Her asırda bunların aralarını bulan kimseler mevcuttur.Eğer
aralarını bulan kimseler olmasaydı,aralarında savaş olur,düzen bozulurdu.Bundan
dolayı dır ki "Ahlak güzelliklerinin en iyisi,iki kişi arasını islah
etmektir." denilmiştir.Bu iki ilim,sulh ile karışacak,birleşecek gibi
olur,lakin aralarındaki berzah ile ayrılırlar.Ve böylece daimi olarak halleri
birbirine tecavüz etmez.Ta ki birinin hükmü diğerini yenerek iki cihanın
dengesi bozulmasın.
"Ey iman edenler,zandan çok sakınınız. Çünkü zannın
bazısı günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayınız,biriniz,diğerinizin
gıybetini etmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Elbet bundan
iğrendiniz.Allah'tan korkunuz. Şüphesiz Allah bağışlayıcı ve merhamet
edicidir." (Hucurat 12)
Bil ki,güneş nereye yönelse,karşısında karanlık görmez.
Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görünür. Güneşin gördüğü nur,karşısına
düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur. Ama zulmetin karşısında
aydınlık olmaz.Karanlık,karşısında bulunan eşyada daima karanlık görür. Bu
karanlık,karşısına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır.İmdi güneş,kendine
kıyasen,bütün alemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder.Zulmet (karanlık)
ise,kendisine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanar.
Güneş,arif-i billah olan muvahhid mü'minin misalidir. Bu
zaten bütün eşyada,kendi irfanının,tevhidinin,imanının ve ayanının "Hiçbir
şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin.Lakin siz onların tesbihlerini
anlıyamazsınız." (İsra 44) ayetinin ifade ettiği gibi aksini,nurunu
görür.Halbuki aslında eşyanın bir kısmında cehalet,küfür ve isyan zulmeti
vardır. Fakat o mü'minin bakışının nuru,bütün eşyayı kaplar da o,hepsinde
sadece nur görür. Bütün insanlara iyi zan besler. Bu sıfat,bir insana,ancak
kemale eriştiren bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün
olur.
Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile benzer. Bu
adam,bütün eşyada bir eksiklik görür,herkeste bir ayıp arar.Cahil neye
baksa,cehaletinin ve aybının siyahlığı o şeye akseder. Baktığı şey ne olursa
olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur.Fukara bilmez ki o,kendi ayıp ve
noksanıdır,oradan kendine aksetmiştir.Binaenaleyh,ey Ehlullah yolunda süluk
eden talip,Allah'ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden
doğsun,tutulduğu yerden açılsın,kalbinin alemleri nurlansın,nuru yüzüne vursun
ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın. Karşında
bulunanlar,senin ilim ve irfanının nurundan istifade etsin,senin gölgende,yani
cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler. İşte güzel huyun kemali budur.Allah,bizi
de sizi de bu vasıflarla vasıflananlardan,Allah indinde ve insanlar indinde
razı olunmuş ve sevilmiş olan bu huylarla huylanmış bulunanlardan eylesin amin
Gece ve gündüzü birer ayet (delil) kıldık. Gecenin ayetini
kaldırıp, rabbınızın bol nimetini aramanız,yılların sayısını ve hesabını
bilmeniz için gündüzün ayetini aydınlık yaptık. Her şeyi uzun uzadıya
açıkladık." (İsra 12)
Denildi ki iki ayet ay ve güneştir.O zaman mana şöyle olur:
Gece ve gündüzün iki aydınlatıcısını iki ayet kıldık.Yahut gece ve gündüzü iki
ayet kıldık.Gece ayetini ki aydır,mahvetmek demek,onu kendi nefsinde
nursuz,karanlık kılmak,yahut nurunu ay sonuna yaklaştıkça yavaş yavaş eksiltip
tamamen gidermek demektir. Gündüzün ayetini ki güneştir,gösterici kılmak ise
onu,ışıgiyle eşyayı gösteren ışın sahibi yapmaktır. "Ta ki Rabbınızın
keremini arayasınız." yani gündüzün aydınlığında geçim sebeplerinizi
arayasınız ve onunla işlerinizin zamanlarını bilmeğe tevessül edesiniz,gece
gündüzün değişmesiyle yahut hareketiyle senelerin sayısını,hesabı,hesap cinsini
bilesiniz. "Din ve dünya işlerinde muhtaç bulunduğunuz her şeyi açık açık
izah ettik." Şüpheye yer kalmayacak şekilde açıkladık.(Kadi-i Beydavi)
Ben derim ki: Ayette geçen mahvetmekten,Ayın nurunun,Bedre
(dolunaya) doğru girgide artmasıyla gece karanlığının yavaş yavaş azalması da
kasdedilmiş olabilir. Burada izafet,yine adedin ma'duda izafeti gibidir. Ya da
Kamer nurunun ay sonuna doğru yavaş yavaş azalması da muradedilmiş olabilir. O
zaman izafet lam veya fi manasınadır. Her iki mananında kasdedilmiş olması
muhtemeldir. Gündüzü gösterici kılmaktan maksat,onu kemal nurunda daima
aydınlatıcı,parlak kılmak demektir. Bu misal,telvin (kesret) ehli ile temkin
(hakikat) ehlini temsil etmektedir. Telvin ehline ilim, ma'rifet, ibadet ve
taat tahsilinde iki gününden hiçbiri diğerine eşit olmayacak şekilde daima
ilerlemek gerektiğini tenbih eder. Çünkü Hz.Peygamber Efendimiz : "İki
günü birbirine eşit olan aldanmıştır." buyurmuştur. Keşif ve ayan güneşi
doğup yakin hasıl oluncaya kadar ilerlemelidir.
"Ta ki Rabbınızın keremini,nimetini arayasınız."
demek,ilim ve maarifin zikir ve güç riyazat ile çoğalmasını telep edesiniz.
"Tevhid-i Zat" hakikatinin doğmasıyla "Senelerin sayısını ve
hesabı bilesiniz." demektir.Zira her yönüyle O'nu bilmek,ancak,Allah
Teala'nın,gündüzünün ayetini keşfederek vücudunu gösterici kıldığı kimseye
nasibolur. Halkın günü,haftaları,ayları ve yılları olduğu gibi hesap gününün de
günü,haftaları,ayları ve seneleri vardır. Halkın günü gece ve gündüz olarak
yirmidört saattir.Rabbın günü bin senedir. "Muhakkak Rabbın indinde bir
gün,sizin saydığınız bin yıl gibidir." (Hac 47) Allah'ın indinde miktarı
elli bin yıl olan gün de vardır ki o,hesap günüdür. Herbirinin kendine uygun
haftaları,ayları ve yılları vardır. Bunun sayısını bilmek, Suğra (küçük),vusta
(orta),kübra (büyük) devrelerini bilmeğe bağlıdır.Bu devrelerin hepsini Arş
devresi içine alır.Fakat Arş devrelerinin sayısını bilmek ne mümkündür, ne de
zapta sığar. Çünkü sonu yoktur.Zira Ahiret ebedidir. "Ta ki Rabbınızın
keremini arayasınız." sözü, telvin ehlinin haline işarettir.
"Senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz." sözü ise temkin ehlinin
haline işarettir. Bu ayette telvin (kesret) ehlini,temkin (hakikat) ehli olmaya
teşvik vardır.
İnsanlar arasında öyle insan vardır ki Allah onun ilim,iman
ve yakinini artırarak cehalet gecesinin ayetini yok eder,ömrünü nur üzerinde
geçirip bitirir. Öyle insan da vardır ki Allah onun,ömrünün sonuna doğru günden
güne günahlar zulmetiyle kalbinin kararmasından meydana gelen gecesinin geceye
mahsus aydınlatıcı ayetini yok eder de o kimse ömrünü böyle karanlık içerisinde
geçirir. Bundan Allah'a sığınırız. Öyle insan da vardır ki isyan zulmeti ile
kalbi kararmış olup,Allah,kalbini külliyyen mühürliyecek iken,sonra günahtan
tevbe ile imanının,amelinin ve ihlasının nuru doğar; o nur ve yakin, Allah'ın
dilediği kadar artar,o insanı karanlıktan kurtarır. Bu hal bazılarında bir kaç
defa tekerrür eder. Eğer bir kimse: "Bizden iyilik geçmiş
kimselerden" ayetinin mazharı ise ömrünü,iman ve amelinin nuru arttığı
zaman saadet üzre bitirir.Fakat,ezelde şekavete mazhar olanlardan ise İhsandan
sonra yüz üstü düşmekten Allah'a sığınırız.Ömrünü,isyan zulmetinin arttığı
sırada şekavet üzre bitirir.Ve öyle insan da vardır ki Allah onun gündüzünün
ayetini gösterici kılmış ve kah eksilen kah artan bir durumda bulunan telvinden
kurtarmıştır.Çünkü sabah olduğu zaman lambaya ihtiyaç kalmaz.Bunlar
peygamberler,sıddikler,şehidler ve salihlerdir. "Bunlarla arkadaşlık ne
güzel şey." (Nisa 69)
Bu haller,sözünü ettiğimiz ihtiyari olaylarda görüldüğü gibi
insanın tabii bünyesinde de görülür.Mesela tabii vücudumuzda bulunan güzellik
ve kuvvet gibi.Güzellik çocukta yirmi yaşa veya daha yukarı çağa varıncaya
kadar artar.Ondan sonra eksilmeye başlar.Kuvvet de böyledir.Ömür ortalarına
kadar artar,sonra eksilmeye başlar.Ta ki insan,bunların,Allah'ın kendine vermiş
bulunduğu bir emaneti olduğunu,tekrar Allah'a döneceğini "Bütün işlerin de
O'na döneceğini" bilsin.Ve güzelliğiyle kuvvet ve kudretiyle
böbürlenmesin.Zira dellalin,kendisinde bulunan emanet ve ariyetlerden dolayı
halka kibretmesi,ahmaklık ve beyinsizliktir.İnsanda daha buna benzer haller
çoktur.Lakin sözü bu risaleye uygun gelmeyecek şekilde uzatmayı
gerektireceğinden dolayı kısa kestik. "Allah gerçeği söyler,O,yola
iletir." (Ahzab 14)
Filazoflar şöyle demişlerdir: "Nefs-i
Natıka,hakikatlere uygun suretlere bürünür ve onlara sadık hükümleri gerçekleştirirse
sanki o,bütün vücut (varlık) un kendisi olur.Bütün yaratıklar bu cismani
suretlerle çok şiddetli bir şekilde birleştiklerinden ve bunlarla son derece
meşgul bulunduklarından dolayı kendilerini seçemiyecek ve görünmeye muktedir
olamıyacak durumdadırlar.Sanki o suretler ve heykellerden ibaret
olmuşlardır."
Yani nefs-i natıka (konuşan nefs),cisimlilik dolayısıyla son
derece kesiftir ruhaniyyet dolayısıyla son derece latiftir.Ruh,hangi şeye girse
onun hükmünü alır,onun rengine bürünür.Tıpkı su gibi.Suyun rengi de kabın
rengine bağlıdır.Bu bilindi ise bil ki: nefs-i natıka,letafet kazanıp,hariçte
hakikatlere uygun olan,onlara muhalif olmayan zihni hayallerin şekilleriyle
bezenir ve o hakikatlere uygun hükümleri giyer ve bu düşünceler nefs-i natıkada
iyice yerleşir,nefs-i natıkanın sözlerinde ve fiillerinde bunların eseri
meydana çıkar ve nefs-i natıka hiç abes konuşmayacak,abes iş ve hareket
etmeyecek şekilde bu hakikatlerde rüsuh bulursa işte o zaman nefs-i
natıka,sanki o suretlerin,şahsiyetlerin,o heykellerin kendisi olur.Bu,dış
alemde şuna benzer: Mesela Zeyd bir şehirden çıkıp başka bir şehre yerleşse,bir
zaman sonra çıktığı o şehir halkını eskiden gördüğü gibi şahıslar ve görüntüler
olarak tasavvur etse yanılmış olur.Çünkü o şehir halkı ölüm ve doğum
ile,kuvvetlenme,zayıflama ve büyüme ile değişmiş,halden hale,sıfattan sıfata
geçmişlerdir.Bundan dolayı onun bu düşüncesi gerçeğe uygun değildir.Ama o şehir
halkını,şahıslarıyla,görünüşleriyle değil de türleriyle ve cinsleriyle
düşünürse onun bu düşüncesi,gerçeklere uygun düşer.
İşte birinci düşünce sahipleri acı bir azap
içerisindedirler.Çünkü onlar kalblerini durmadan değişen gölgelere
bağlamışlardır.Onlar,erişilemeyen bir gölgenin peşinden koşmaktadırlar.İşte
dünyaya ve dünya adamlarına gönül bağlayan da böyledir.Öteki tasavvur sahipleri
ise daimi bir rahat ve ebedi bir huzur içerisindedirler.Çünkü onlar,kalblerini
devamlı olan ahiretin salih amellerine vermişlerdir.Bu,öyle sağlam bir iptir ki
ona tutunan kopup düşmez.İşte avam,daima serap gibi yalancı,süslü batıl
suretlerle uğraşarak,letafet taraflarını kesafet taraflarında mahvettiklerinden
dolayı,sanki bu aslında olmayan aldatıcı şahsiyetlerin ve görünür heykellerin
kendileri haline gelmişlerdir.Havass (seçkinler) e gelince bunlar da daima hakikatlere
uygun suretlerle uğraşmak dolayısıyla kesafetlerini letafetlerinde
kaybettiklerinden,sanki o hakikatlerin ve o vücudun kendisi olmuşlardır.Çünkü
insan,düşündüğünün aynıdır.Bunun için biri Arapça,biri Farsça,biri Türkçe olan
üç beyit söylenmiştir:
Arapça: "Ey Fazıl kardeşim,sen düşüncenden
ibaretsin,yoksa büyüttüğün et ve kan değilsin."Farsça: "Ey kardeş,sen
düşüncesin,kemik ve akıl değilsin.Eğer düşüncen gül ise gülsün; diken ise
külhansın."
Türkçe: "Ademi dedikleri endişedir,gayr-i adem ustuhan-ü
rişedir (Adam olmayan kemik ve tüydür.) Ademin endişesi olsa latif,şüphesiz
zatı olur anın şerif."
Ey kardeşim,görüntüler zindanından gözünü kaldır da yukarıya
bak.Çünkü bunlar,Kur'an'da Esfel-i Safilin diye adlandırılan aşağıların
aşağısıdır.Mutlak külliler alemine bak ki o alemin derecelerinin en aşağısı
nevi'ler alemidir.Bunun üstünde cinsler,cinslerin üstünde yüksek
cinsler,bunların üstünde cinslerin cinsi vardır.Sonra cevherler,arazlar,vücup
ve imkan,sonra mutlak vücut gelir ki burada varlık dairesi tamamlanır ve sen
rahatlar ezeli ve ebedi sevince erersin.Muhakkak bil ki gözünü cüz'ler
aleminden kaldırmadıkça,külliler ile ülfet etmedikçe bütün neş'elerde devamlı
olan ilahi işlerdeki rahatı bulamazsın. "Allah gerçeği söyler,O,yola
iletir."
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "O gün Yer,başka bir
Arza,gökler başka göklere değiştirilir.Herkes kahredici Tek Allah'ın huzuruna
çıkarlar." (İbrahim 48) "O'nun yüzünden başka her şey helak
olacaktır.Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz." (Kasas 88)
Bil ki insan neden lezzet alıyor,nede rahat ediyorsa
mutluluğu ondadır.Her şeyin lezzeti tab'ı (yaradılışı) na göredir.Bir şeyin
yaradılışının gereği,o şeyin mahulika lehi (ne için yaratılmış ise o)
dir.Eşya,yaratılmış bulunduğu gayeye kavuşmak ister.Çünkü ondan bir
parçadır.Nasıl ki parçalar bütüne kavuşmak talebeder,nehirler denize ulaşmak
isterse,her şey de böyle küllüne (bütününe) kavuşmak,onda fani olmak
ister.Gözün lezzeti,güzel şeylere bakmada,kulağın lezzeti makamları,güzel
sesleri duymada,kalbin lezzeti yaratıldığı şeye nail olmada yani umuru (işleri)
bilmededir.Kalbin gıdası bilgidir.Gıda sevilir ve istenir.Bil ki insanlığın
saadeti,Allah Teala'yı bilmededir.Çünkü bu,lezzetlerin ve rahatların en son
mertebesidir.Lezzetlerin en bayağısı da sanatları bilmektir.Fakat yine de
bu,çocukların oyunları bilmesinden daha tatlıdır.İlmi bilmek de oyunu bilmekten
lezzetlidir.Sonra şeriat ilmini bilmek,diğer ilimleri öğrenmekten daha
lezzetlidir.Tarikat ilmi de şeriat ilminden daha tatlıdır.Ama hakikat ilmini
bilmek,hepsinden lezzetlidir.Çünkü hakikat ilmi,fiiller tevhidi,sıfatlar
tevhidi ve zat tevhidine vakıf olarak Allah'ın sırlarına ermektir.Allah'ı
bilmek ise elbette lezzetlerin ve rahatların sonudur.Bu,kalbin yani padişahın
gıdasıdır.Diğerleri duyuların,organların,uzuvların ve hizmetçilerin
gıdasıdır.Tabii padişahın gıdası ve lezzeti hizmetçilerin gıda ve lezzetinden
daha üstündür.
Bil ki sen,kalb padişahının lezzetine,diğer duyuların
lezzetinden vaz geçmedikçe ulaşamazsın.Zira yolcu birinci konaktan çıkmadan
ikinci konağa ulaşamaz.Bütün konaklardan geçmeyince şühud kabesine
giremez.Hakikate kavuşan arifler tekrar dünya konaklarına döndükleri zaman
artık yemek,içmek,cima etmek,bahçelerde gezip dolaşmak,dostları ve Allah'tan
başkalarını ziyaret etmek,onlara mani teşkil etmez.Anla ve bil ki her duyunun
ve uzvun kemali,ne için yaratılmış ise onun kemaline ve gayesine
erişmesidir.Kalbin kemali,ne için yaratılmış ise onun kemaline ulaşmasıyla
mümkün olur.Bu da Allah'ı,bütün fiillerinde,sıfatlarında ve zatında tevhid
etmek /birlemek) ile mümkündür.İşte o zaman duyuların ve uzuvların lezzetleri
başka lezzetlere,arş başka bir arza ve gökler,başka göklere değişir. "Tek
ve kahredici Allah'ın huzuruna çıkarlar." "O'nun yüzünden başka her
şey helak olacaktır.Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz." Hasılı
kalb,kemaline ulaşırsa duyular ve uzuvlar da kemaline ulaşır;Allah ile
işitir,Allah görür,Allah ile konuşur.Ve kul,sultanların sultanına ulaşır.O
zaman iş ve devir tamam olur.Allah Teala bizi kendisine kavuşanlardan eyliye.
"Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."
Yüce Allah buyurdu: "Allah selamet evine çağırır."
(Yunus 25) Allah kullarını sıfatlar ve zat tevhidine davet eder.Bunların
tevhidi,bütün afetlerden selamet evidir.O,fiiller tevhidine
kelime-iTevhid,namaz,zekat,oruç,hac gibi şeriatçe emredilen; şirk,adam
öldürme,zina,haram yemek ve bunun gibi şeriatçe yasak kılınan şeylerden
menetmek gibi çeşitli ibadetler ve nehiylerle davet eder.Çünkü kul,emirlerini
tutmak,nehiylerden kaçmak ile selamet evine girer.Yani hiç kimse yaptığı bu
ibadet fiilleri için "Bunlar caiz değildir" diye itiraz edemez,bu
suretle zahirde bir müdahelecinin sataşmasına uğramaz.Göğüslerindeki
aldatma,tecavüz,kin,hased,kibir,kendini beğenme,işittirme,riya gibi kötü
duyguları kalblerinden çıkaran sıfatlar tevhidine de çeşitli güç riyazetlerle
nefs-i emmarenin arzusunu öldürmek,nefsin dediğini yapmamak,alışkanlık haline
getirdiği şeyleri terk etmek gibi şeyleri yapmayı emrederek davet eder.Bu
suretle nefis itmi'nane ulaşır.Nefis itminnana kavuştuğu takdirde güzel
huylardan ibaret bulunan sıfatların selamet evine girer.Kötü ahlak
zindanında,kalblere sıçrayan kötülük ateşinden kurtulmuş olur.Ve bu kötü
huyların azabından daima rahat içerisinde olur.
İnsanlardan ve her şeyden vücudu (varlığı) kaldıran zati
tevhide de: "Allah'ı çok zikrediniz." (Ahzab 41) ayetiyle zikri.
"Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler." (Al-i İmran 191)
ayetiyle düşünceyi emrederek çağırmaktadır.Ta ki bu suretle zikir ve fikir
çakmağından doğan ateşin nuru çıksın,benlik perdelerini yaksın,kalb alemlerini
aydınlatsın,onlara Allah'tan başka varlık olmadığını göstersin ve onları varlık
azabından ve günahından kurtarsın. "Varlığın öyle bir günahtır ki onunla
hiçbir ginah mukayese edilemez." (Hadis).Keza varlık azabiyle de hiçbir
azap mukayese edilemez.Çünkü kendine varlık tanımak,yüklendiği emanete hiyanet
demektir.İnsan,vücudu emanet olarak almıştır.Kim emaneti öderse kendisinden
daha lezzetli,daha rahat,ve daha zevkli bir selamet olmayan ebedi,zati selamete
girer.Zira bu,bütün selametlerin ruhudur.Bu selametin ebedi olması şu demektir:
Yani bir kimse oraya bir an içerisinde girerse artık bütün neş'elerde (anlarda)
orada kalır,çıkmaz.Zira ezeli isti'dad bunu gerektirir. "Allah gerçeği
söyler,O,yola iletir."
İlmini göstererek zenginlerin kapısında dolaşan ve onlardan
bir şeyler uman alimlerin neye benzediğini izah babındadır. Kapılarında ilmini
göstererek dolaştığı kimseler kendisini hor görürler ve nasihatini de kabul
etmezler.Bu alim,örümceğe benzer. Çünkü örümcek de gider,insanların
kapılarında, evlerin küvetlerinde,deliklerinde, tavanlarında ev (yuva) yapar.
Hem de o kadar güzel yapar ki sanatının meharetinden,ölçülerinin
güzelliğinden,açılarının düzeninden mühendisler hayret ve acz içinde
kalırlar.Fakat onun orada yuvalanmasındaki maksat sinek,kelebek ve emsali
şeyleri avlamak olduğundan insanlar ona yüz vermezler,aksine onu yıkmaya
çalışırlar,kötü görür şum tutarlar.İlmiyle amel eden salih,hiç kimseye yüz suyu
dökmeyen alim de arıya benzer.Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'tan başka
veliler edinen kimseler ev edinen örümcek gibidir.Evlerin en bayağısı da elbet
örümcek evidir. Bilmiş olsalardı!" (Ankebut 41).Ve buyurmuştur:
"Rabbın arıya:" Dağlarda,ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva
edin;sonra da Rabbinin gösterdiği yollardan mütevazi olarak yürü." diye
vahyetti.Onun karınlarından insanlara çeşitli renklerde içki (bal,bal şerbeti)
çıkar.Onda insanlara şifa vardır. Düşünen bir millet için bunda ibret
vardır." (Nahl 68-69).
Bil ki faydalı ilimleri cemeden ve onlarla salih ameller
işliyen alimi,Allah bilmediği ilimlere aşina kılar.Çünkü Peygamber Aleyhisselam
Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Bildiğiyle amel edeni Allah,bilmediği
ilimlere varis kılar." Ve buyurmuştur: "Kırk sabah Allah'a halisane
ibadet eden kimsenin kalbinden lisanına hikmet pınarları fışkırır." İmdi
kırk sabah ibadet eden böyle olursa ya kırk hafta,kırk ay,yahut kırk sene
ihlasla sabahlıyan kimse nasıl olur? Veraset ilmi temiz baldır.Kalbleri
saflaştırır,ruhları temizler,dilleri tatlılaştırır.
Hasılı ey kardeşim,Hak nazarında
kapılarda,deliklerde,tavanlarda yuva yapan örümcek gibi olma.Çünkü o
ev,sahibini sıcaktan ve soğuktan korumaz.Örümcek onu sadece sinek ve kelebek
avlamak için yapar.Yani ilim aracılığı ile zenginlerin dünyalıklarından
faydalanmak için onların kapılarına gitme.Halktan uzlet eden arı gibi ol.İlmini
ve amelini halis et ve iyilikle emir kötülükten nehiy dışında ilim ve amelini
insanlardan gizle.Çünkü arı,Yüce Rabbın vahyiyle öyle bir ev yaptı ki
örümceğinki gibi mühendisler onun da sanatından hayrete düştüler,aciz
kaldılar.Hatta bununki ondan da güzel.Arıların karınlarından çeşitli renklerde
şarap çıkar ki bunda insanlara şifa vardır.Arı tadı ağızlarda kalan o saf bal
ile evinin hücrelerini doldurur,onunla kendinin ve insanların açlığını ve
çeşitli hastalıkları savar.Yani tenhayı ve uzleti sevmekte ilim ile amel
etmekte arı gibi ol ki sana veraset ilmi hasıl olsun.Ahlak-i hamide meyvasını
versin,kalbin,Allah'ın ilhamına konak olsun,böylece va'z-ü nasihat ve irşadda
söylediğin her kelimen,içinde insanlara şifa bulunan çeşitli renklerdeki şarap
(bal) olsun.Bir vaiz bir şeyhe yazıp ona: "Halkın,bizi değil de sizi dinlemeye
meyletmesinin sebebi nedir?" diye sordu.Şeyh cevabında dedi ki: "Ey
kardeşim,bizim ağızlarımızda tevhid balı,zikir balı;Kalblerimizde Allah aşkı
var.Bizim kalblerimizden doğup ağzımıza gelen her söz,içinden çıktığı ve
üzerinden geçtiği şeyin (yani kalbin ve dilin) tadiyle karışmıştır.Bunun
içindir ki bizim sözümüzden ağızlar ve kulaklar tatlılanır."
"Herkesin yöneldiği bir yön vardır.Hayırlı işlerde
birbirinizle yarışın.Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya toplar. Allah
şüphesiz her şeye kadirdir." (Bakara 148). ayetinin işari manası
hakkındadır.
Bin yetmiş altı senesi Şevval ayının onuncu günü idi,ricası
benim yanımda farz derecesinde olan ihvandan biri,tarikat ve hakikat erbabı
nokta-i nazarından bu ayetin işaretini açıklamamı rica etti.Şifahen bu ricayı
kabul ettikten sonra bütün kemalleri zatında toplayan Allah'a
yöneldim.Araştırma yapmadım.Hiç bir kitaba bakmadım.Tamamen O'na yönelip
ilhamını bekledim.Nihayet Yüce Allah sırrıma bu sofrayı indirdi.Yedim, içtim ve
bize lutfettiği nimetlere ve hidayete karşı Allah'a hamd ve şükrettim:
"Allah bize hidayet etmeseydi,biz hidayete erişemezdik." (A'raf
43).Muvaffakiyetim Allah iledir.O'na dayanırım,O'na güvenirim.İstedim ki
"İnsanların en şerlisi yalnız yiyendir." tehdidinden kaçmak
"Rabbının nimetini söyle." (Duha 11) emrine uymak için sofrayı
kağıtlara yazıp sereyim de hazmetmeye kabiliyetli kardeşler ondan yesinler ve
Yüce Allah'a şükretsinler ki O da onlara nimetlerini
artırsın,huylarını,vasıflarını güzelleştirsin.İşte Allah'ın tevfiki ve irşadiyle
ayetin beyanına başlıyorum.Başarıya ulaştıran ve irşadeden O'dur.
Allah Teala buyurdu: "Herkesin bir yönü vardır."
Ümmetlerden her birinin,fertlerden her ferdin,uzuvlardan her uzvun,nefis ve ruh
kuvvetlerinden her birinin bir yönü,maksadı ve belirli bir kıblesi vardır.Bu
kıble veya yön,Allah'ın isimlerinden bir isimdir.O kişi ona
yönelir.Müvelli,ismi faildir.Yönelen manasına gelir.Görünüşte insan
yönelmektedir ama hakikatte yöneldiği maksadın cezbesi kendini çekmektedir.Amel
insanı Allah'a çeker nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Güzel kelime
O'na çıkar ve salih amel O'na yükselir." (Fatırs 40).Artık anla.Bunu
bildinse bilirsin ki insanlardan hiçbiri maksadından ve kıblesinden
sapmaz.Ancak kendisini o cihete döndüren ve önce kendisine maksad olan kimse,Allah'ın
diğer bir ismi galip gelirse o zaman ilk maksadından döner.Allah'ın ismi
onu,birinci maksadının elinden alırsa ona: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına
çevir." (Bakara 150) der.Bütün vecihleri döndüren isimlerle,insanların hoş
görüp yöneldikleri maksatları kasdediyorum.Yani bu maksatlar,onların yüzlerini
mıknatıs gibi cezbe ile çeker,ona yönelirler.Bundan dolayı "ilim,maluma
tabidir" demişlerdir.İnsan bir şeyi hoş görürse ona yönelir.Sonra başka
bir şeyi birinci maksadından daha hoş görürse,haddi zatında o şey birincisinden
hoş olmasa da o adam birinci maksadını bırakır,ikinci maksadı kendisine maksat
edinir.Çünkü ikincisi kendine göre birincisinden daha güzeldir.Ona
bakmaktan,ona yönelmekten zevk alır.Bir şeyin peşinden giden kimse,ondan daha
cazip bulduğu başka bir şeyin peşine gider,ikincisi birincisinden daha cazip
göründüğü için birincisinin yerine bu defa onu maksad edinir.Çünkü o şey
kendini çeker. "Allah işini yerine getirendir." (Yusuf 21).Allah
güzeldir,O maksad olmak ve bilinmek ister.
Bunu bildinse bil ki yüksek masat,alçak maksattan daha
tatlıdır.Zira onda güzellikler,alçaktakinden daha toplu ve daha tamdır.Çünkü
yükseklik tarafında letafet daha çoktur.Alçaldıkça kesafet artar.Her
latif,letafeti oranında kesifi kuşatır.Her şey,yüksekliği oranında latifdir.Bir
şey ne derece kesafetten kurtulursa o derece daha kuşatıcı,rahat,iç
açıcı,sevinç verici ve lezzetli olur.Kimin yükseklere bağlılığı daha çok
olursa,rahatı daha çok,bilgisi daha tam ve kalbi daha geniş olur.Mesela iman
tatlıdır,ibadetle iman yalnız imandan daha tatlıdır.Zuhd yalnız ibadetten daha
tatlıdır.Nefsi bilmek,tek başına zühdden daha tatlıdır.Nefsi bilmek de
derecelere ayrılır: Nefsi Levvameyi bilenin lezzeti,Emmareyi bileninkinden
çoktur.Çünkü nefs-i levvame,yükseklik itibariyle nefs-i emmarenin
kıblesindedir.Nefs-i mülhimeyi bilenin lezzeti,bunun aşağısında olan nefs-i
levvame'yi bileninkinden çoktur.Çünkü o da kendi altında olanın yani
levvame'nin kıblesindedir.Nefs-i Mutmainneyi bilenin lezzeti,mülhimeyi
bileninkinden çoktur.Çünkü mutmainne,mülhimenin kıblesindedir.Nefs-i Raziye'yi
bilenin lezzeti,mutmainneyi bileninkinden çoktur.O da mutmainnenin
kıblesindedir.Nefs-i Marziyyeyi bilenin lezzeti,raziyyeyi bileninkinden
çoktur.Çünkü o da Raziyye'nin kıblesindedir.Nefs-i Safiyye'yi bilenin lezzeti
de hepsinden çoktur.İşte bu nefsi bilmek,ayniyle Hakkı bilmektir.Çünkü
Peygamber Aleyhisselam Efendimiz buyurmuştur: "Nefsini bilen Rabbını
bilir." yani nefsini bilen,o marifetle Rabbını da bilmiş olur.Yoksa nefsi
bilmeden ayrı bir marifetle değil.Nefsi bilenin kıblesi Allah Teala'dır.Bu
marifet anında kendisine: "Nereye yönelirseniz orada Allah'ın yüzü
vardır." (Bakara 115) ayetinin sırrı açılır.Allah kullarını bu bilgiye
teşvik ederek buyuruyor: "Hayır işlerinde yarşınız." (Bakara 148).Yani
ey Muhammed ümmeti isimlere ve sıfatlara bağlı bütün belirli maksatların
menşeine,dünyevi ve uhrevi bütün arzuların kaynağına koşunuz.Dikkat ediniz
o,Zat-i İlahi ve mutlak Vücut'tur.O öyle bir varlıktır ki o belirli
maksatlar,görünüşü ve itibarı yönünden Sırf Vücut'tan başka bir şey
koklamamışlardır.Belirli isimlerin ve sıfatların gereğine göre nerede olursanız
Allah size gelir.Yani bütün sıfatları tamamen kendinde toplayan Zat-i Buht
(Allah) onların maksat ve gayeleri olan bu isim ve sıfatlardan doğan
görüntüleri kaldırdıktan sonra tecelli eder. "O,her şey üzerinedir."
Başlangıç ve görünüşler itibariyle her şekilde görünür.Fakat zatını da
gizler.Ama Maad (ahiret),zuhur ve zati tecellisi itibariyle de bütün
görüntüleri ve çoklukları ortadan kaldırmaya "kadir'dir." "Allah
gerçeği söyler,O,yola iletir."
Allah buyurmuştur: "Yaptığından sorulmaz." (Enbiya
23).Kadı Beyzavi (Ks.S) şöyle demiş:Azametinden,yetkisinin
kuvvetinden,uluhiyyet ve zati saltanatında tekliğinden dolayı yaptığından
sorulmaz.Gizli olmadığı üzere bu manadan zulüm kokusu geliyor.Çünkü eğer
sormaktan korkmak,azametinden ve büyüklüğünün kuvvetinden ileri geliyorsa o
halde sormanın mümkün olduğunu,ancak azametinden dolayı sorulmadığını,yahut
Allah sormayı yasak ettiği için sorulmadığını söylemek lazım gelir.Fakat bu
fakirin zevkine göre yaptığından sorulmaz.Çünkü O,her şeyi hikmetiyle yapar.Ama
bu hikmeti keşif ehlinden başkalarının aklı anlıyamaz.Ne zaman Hak Teala'nın:
"Yaptığından sorulmaz" hikmeti insanlara açılırsa ancak o zaman
anlayabilirler.Çünkü soru kalmaz ki.Zira O'nun hikmeti,bütün mahlukatına olan
rahmetini,sehasını,keremini ve lutfunu eksiltmez.Şöyle ki: Allah Teala
mahlukatı yaratmış,her şeyi tam yerli yerince koymuştur.Bir kul,Allah'ın
fiillerinden kendi ilmine,zevkine ve tab'ına aykırı olan bir şeyi sormak
isterse Allah Teala onun basiret gözünü açar ve kul Allah'ın o şeydeki
hikmetini görür.Bu suretle kul,zaruri olarak kalbinden niçin,nasıl sorularını
çıkarır ve artık ondan hayret etmez.Onu yerine layık görür.Artık hiç bir şeyin
sinek kanadı kadar fazla yahut eksik tarafını dahi Rabbına sormayı kendine
yakıştıramaz.Elbette bir hastalığın,bir kusurun,bir eksikliğin,bir
fakirliğin,bir zararın,bir cehlin,bir küfrün kaldırılmasını doğru
bulmaz.Allah'ın insanlara ezelde taksim ettiği rızkı,eceli,kudreti,aczi,taati
ve masiyeti değiştirmeyi istemez.Eşyayı olduğu gibi görür.Bunların
hepsini,içinde hiç zulüm olmayan,sırf adalet ve eksiksiz sırf kemal,hiç
bozukluğu,eğriliği büğrülüğü olmayan tam doğru kabul eder.Her şer sandığının
altında bir hayır vardır ve her zarar sandığı şeyin sonunda bir fayda
vardır.Bir zaman zulmetin kapladığı bir şeyi,başka bir zaman nur kaplar.Allah
cömert,kerim ve merhametlidir.Yaratıklarına asla cimrilik etmez.Onların
yararına olan bir şeyi kendine alıkoymaz.İşte bu,ikinci bir soru daha meydana
çıkarır ki keşf erbabı bunu sormaktan ve buna cevap vermekten
menedilmişler,bilginler bunda hayrete düşmüşlerdir.
"Bizi buna ileten Allah'a hamdolsun.Allah bize hidayet
etmeseydi,biz hidayete eremezdik." (A'raf 43). "Muvaffakiyetim
Allah'a bağlıdır" O'na yapışırım.
Bin altmış yedi senesi Rebiu'l-ahir sonlarında bir gün
kulların çokluğunu,fakat abidlerin azlığını,zahidlerin nadir olduğunu,ariflerin
de yani ariflerden Allah'a yaklaştırılmış olanların azdan az olduğunu;
çoğunluğu fasıkların,asilerin ve kafirlerin teşkil ettiğini ve bana göre
bunların Allah'ın rahmetinden uzak bulunduğunu düşünüyor ve kendi kendime
diyordum ki: "Acaba bu çoğunluğun hali ne olacak? Biz iyi biliyoruz ki
Yüce Allah Erhamürrahimin'dir." Bunun sırrının,Allah tarafından açılması
için kalbimin burçlarında dolaşıyordum.Birden bana iki kanatlı büyük bir kapı
açıldı.Kanatlarından birine şöyle yazılmıştı: "Bu,dünyanın sırrıdır."
ötekine de: "Bu,ahiretin sırrıdır." yazılı idi.Kapının hemen ardında
güzel yüzlü,mütenasip endamlı,yüzünün nurundan Güneşin utandığı bir genç
gördüm.Bana dedi ki: "Sana dünya ve ahiretin sırrı açıldı.Üzerindeki
beşeri elbiseyi,ve izafi varlığı (vücudu) at,kapıdan içeri gir.Tuhaf bir şey
göreceksin ve sana ledünni ilimler açılacak,Yüce Allah'a yakın ve uzak olanı
bilecek ve dertlerden kurtulacaksın." Çıkardım ve kapıdan içeri
girdim.Bana nurani bir elbise giydirdi.Bir de baktım ki ilmim ve
anlayışım,kulağım,gözüm bütün iç ve dış duyularım başka bir ilme,başka bir
anlayışa,başka bir kulağa,göze ve yeteneklere değişti.Günüm, "Arzın başka
bir arza,göklerin başka göklere değişip herkesin tek kahredici Allah'ın
huzurunda duracağı gün" oldu.Ve: "O'nun vechinden başka her şey helak
olacaktır." ayetinin manası meydana çıktı.Bildim ki Rabbımın
banagiydirdiği elbise,Hakani varlıktır.Sonra o halimle yaratılmışlara
baktım.Gördüm ki benim zannımda abid,zahid,veliyyullah olanların çoğu Allah'tan
ve O'nun rahmetinden uzaktır.Onunla Allah arasında
gösterişten,işittirmeden,kendini beğendirmeden,nefsini temize
çıkarmadan,böbürlenmeden,kendi nefsi yahut insanlar hakkında Allah'a kötü zan
taşımaktan,ya da zahiren kendinden aşağı olana hakaret gözüyle bakmaktan
meydana gelen bir perde vardır.Halbuki kendisi iyi yaptığını sanıyor.Ve
zannımda fasık,asi,riyakar,sapkın,bid'atçi,mülhid,zındık olanların çoğunu da
Allah'a yakın,Allah'ın dostu,O'nun sevgilisi gördüm.Bunlar,kalblerinde bulunan
üzüntü,zillet,hulus,Allah'ı bilme kendi nefsi ve diğer kullar hakkında Allah'a
iyi zan besleme,herkese tevazu gösterme gibi sebeplerden bir sebeple Allah'a
yaklaşmışlardı.Ve gördüm ki uzaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi kibir ve
şöhret; Allah'a yaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi de tevazu,ve
mahviyettir.Aslında yakınlık ve uzaklık varlığı olmayan mevhum şeylerdir
ya.Sonra bana: "Benim velilerim,benim kubbelerim altındadır,onları benden
başka kimse bilmez." Kudsi Hadisinin sırrı açıldı.Allah Teala'nın
örtüsüyle ayıp kubbelerinin altında gizli olan velileri kimse
bilmez.Bunları,izafi varlığı atanlar bilirler.Peygamber Aleyhisselam Efendimiz
buyurmuştur: "Varlığın öyle bir günahtır ki onunla hiçbir günah mukayese
edilmez."
Sonra Hakkani vücudu giydim, ve öylece ikinci defa halka
baktım.Bu defa bütün mahlukatı Yüce Allah'a yakın gördüm.Gözüm önceki bakışında
aldanmış olduğundan üzüntü içerisinde bana döndü.İmam Şatıbi bu görüş makamında
bir beyit söylemiş:
"Bütün insanlar mevla sayılır;Çünkü Allah'ın kazasına
göre bir iş yapıyorlar."
Sonra bana daha başka sırlar ve bilgiler de açıldı ki onları
ifşa etmek helal değildir.İşte o vakitten beri o görüş ve o varlık benden hiç
gitmedi.Evvel ve ahir Allah'a hamdolsun.
"Ey insanlar,sizi bir tek nefisten yaratan,ondan eşini
var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize
hürmetsizlikten sakının.Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz
Allah'ın ve akrabanın haklarına riayet edin şüphesiz Allah sizi gözetleyip
durmaktadır." (Nisa 1)
Bil ki insanlar tamamen bir tek nefisten yaratıldıklarından
dolayı,birbirlerine gidip gelem,aralarında sevgiyi artırır.Ama bu,Allah için
buğz etmeye de mani olmaz.Zira küfre,şirke,isyana,müşriklere ve asilere Allah
için kızmak vaciptir.Onları imana ve salaha davet etmek gerekir.Burada Allah
için sevmek,Allah için buğz etmek (sevmemek) vardır.
Bil ki sen,insanlara melaike gözüyle bakarsan,onları
yeryüzünde fesat çıkaran,kan döken varlıklar görürsün.O halde onların
sohbetinden,arkadaşlığından sakınmalısın.Çünkü onlar hatayı kabul
etmezler,kusuru affetmezler,bir aybı örtmezler,nakirin (zerrenin) kıtmirin
(köpeğin) hesabını sorarlar.Azı da çoğu da kıskanırlar.Acınmak isterler ama
kendileri acımazlar.Hata ve unutmayı cezalandırırlar,affetmezler.Koğuculuk ve
iftira ile ihvanı ihvandan kaçırırlar.Onlardan uzaklaşmak,insanın dinini
muhafaza bakımından tercihe şayandır.Razı olsalar,yüzden
gülerler.Kızsalar,içleri kin dolar.Zahirleri siyab (elbise) batınları (içleri)
ziyab (düşmalık) tır.Zanlarla keserler,arkanda seni gözleriyle kaşlariyle
çekiştirirler.Dostlarına dahi hasedden,şüpheden ve koruculuktan geri
durmazlar.Şöyle bir evde,bir yerde bir müddet rastlayıp sohbet ederek iyice
sınamadığın kimsenin sevgisine güvenme.Senden uzak kaldığında ve dost olup
yaklaştığında,zenginliğinde fakirliğinde iyice tecrübe et; yahut onunla
yolculuk et veya dinar ve dirhem ile (para ile) alış veriş et veya
dara,ihtiyaca düş;eğer bütün bu hallerde ondan razı oldu isen onu büyükse
baba,küçükse oğul,akran ise kardeş et.İnsanlar birbirleriyle muamelelerinde
dört hal üzeredirler: Bir kısmı iyilik edene iyilik eder.Bu,eşek huyludur.Bir
kısmı kötülük edene kötülük eder.Bu da köpeklerin ve yırtıcı hayvanların
huyundandır.Bir kısmı iyilik edene kötülük eder.Bu da yılan huyludur.Bir kısmı
da kötülük edene iyilik eder.Bu da Peygamberlerin,velilerin ve salihlerin
ahlakındandır.Şimdi bu söylenenleri duydunsa artık kendine hangisini uygun
görürsen onu seç.Eğer dördüncü kısımdan olamıyorsan,bari insanların ahvalini
araştırmamalısın ki onlara iyi zan besliyesin ve onlarla iyi geçinebilesin.Bu
da olmazsa onları bırak,onlardan kaçın ta ki onları kötü sanıp eziyet
etmeyesin,akrabayı terk edenlerden,insanların hukukunu çiğneyenlerden
olmayasın.Ama insanlara Allah'ın nuruyla bakarsan,zulmette nur,zehirde
panzehir,düşmanlarda dost,kahirde lutuf ve o kadar çok çeşitli zıt aynalar
içerisinde bir tek yüz ve bir cemal görürsün. "O'nun gibi hiçbir şey
yoktur." Nitekim Gazali (Ks.S.) demiştir. "Kainatta olduğundan daha
güzeli yoktur." Kendi kendine şu beyti tekrar et:
Alemin nakşını hep hayal gördüm
Ol hayal içre bir cemal görürüm
Heme alem çü mazhar-i Hak'tır
Anın içün kamu kemal gördüm
O zaman sana insanların şerlileri ile hayırlıları bir
olur.Her ikisiyle de karışıp konuşman eşittir.Hatta şerlileri arasına
katılırsın ki sana eziyet etsinler de onların eziyetlerine tahammül
edesin,bunun yanında onlara iyilik edesin.Çünkü sevgilinin,aşıka celal ile
muamelesi,cemal ile muamelesinden daha tatlıdır.İşte bu bakış sırasında
melaikenin bakışı,utancından mahvolur.
Yakinen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin
melekutunu göstermiştik.Gece basınca bir yıldız görmüştü, "İşte bu benim
Rabbim" dedi;yıldız batınca, "Batanları sevmem" dedi.Ayı
doğarken görünce, "İşte bu benim Rabbim" dedi,batınca, "Rabbim
beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum" dedi.Güneşi
doğarken görünce, "İşte bu benim Rabbim,bu daha büyük" dedi;batınca,
"Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım" dedi.
"Doğrusu ben yüzümü,gökleri ve yeri yaratana,dosdoğru çevirdim,ben puta
tapanlardan değilim." (En'am 75-79)
Bu fakir kula da Allah'a sülukum sırasında sülukun
istikameti bereketiyle Allah'a şükür,aynı şey vaki oldu.Ben o günlerde on iki
konak'tan beşinci konakta idim.Hiç kararım kalmamıştı.Bir yandan öbür yana
kaçıyor,mücahede şiddetinden dolayı bir yerde ve bir halde duramadığım için
kendimi minareden,yahut da dağlardan aşağı atacak oluyordum.Süluk günlerimin
ekserisinde gıdam,yirmi dirhem arpa ekmeğiidi.Nihayet bin altmış senesi
Muharrem Ayı'nın son on gününde dördüncü Cuma gecesinde süluk esnasında uyanık
iken bir de gördüm ki evin içinde karşımda bir yıldız.Onu baş gözümle gördüğümü
zannettim de gözümü yumdum.Baktım ki hayır,yine öyle görünüyor.Gözümü
açtım,yine önceki gibi karşımda.O zaman anladım ki bu,kalb gözüyle
görülüyor.Birkaç gün o yıldız gözümden kaybolmadı.Sonra büyüdü,büyüdü Ay kadar
oldu.Birkaç gün de böyle devam etti.Sonra git gide büyüdü Güneş kadar oldu.Birkaç
gün de böyle gittikten sonra yine yavaş yavaş büyüdü,yükseldi,altı ciheti
kapladı.İlk gördüğüm zamandaki ıstırabım,kalb çalkantım,nurun genişleyip altı
yönü kaplayıncaya kadar yavaş yavaş tamamen dinmişti.Artık bundan sonra cesetle
mücadele ve riyazet yapamadım.Kalb ve ruh ile bunların durumlarına uygun
şekilde mücahedeye devam ettim.Bu hali,şeyhim,göz bebeğim Elmalı'lı Ümmi Sinan
(Ks.S.) a söyledim.Dedi ki: "İbrahim Aleyhisselam'dan kalan beşinci
menzilin hali budur.Bu menzil onun ilk makamı idi.Onun ilk menzili,ittiba
bereketiyle Muhammed Aleyhisselam Efendimiz'in ümmeti için beşinci menzil
oldu.Fakat Allah'ın Resulu için bir makam yoktur.Bütün makamlar onun ayakları
altında bir tek adımdan ibarettir." Sonra buyurdu: "Seni İbrahim
Aleyhisselam'a lutfettiği Sırat-ı Müstakime ileten,ve seni onun izinde gittiğin
için O'na varis kılan Allah'a hamdolsun." Sonra şu ayeti okudu: "Gece
onu örtünce bir yıldız gördü."
Müslim Ebu Hüreyre'den şu Hadisi rivayet etmiştir:
"İşte Cümdan,yürüyünüz." Cümdan Cim'in ötüresiyle,mimin sükuniyle
Medine-i Münevvere'den bir gece uzaklıkta meşhur bir dağdır.Resulullah (S.A.V)
bunun üzerinden geçtiği zaman: "Müferridler geçti ileri." buyurmuştu.Kadi,müferridi
ra'nın kesriyle ve şeddesiyle zikrediyor.Diğerleri şeddesiz olarak müfrid
diyorlar.Müferrid veya müfrid: bir şeyi tek yapmak demektir.Hz.Peygamber
Efendimiz'den: "Müferridler kimlerdir ya Resulullah?" diye
sorduklarında: "Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlardır."
buyurdu.Hadisin tam metni İbnu Melek'te mevcuttur.Allah Teala şöyle
buyurmuştur: "Yer yüzünde yürümediler mi ki kalbleri olsun da onunla
düşünsünler,yahut kulakları olsun da onunla işitsinler.Çünkü gözler kör
olmaz,lakin göğüslerdeki kalbler kör olur." (Celaleyn)
Ben,doğum yerim olan Malatya'da ilk ilim talebinde
bulunduğum sırada kalbimde tarikat-i Sufiyye'yi bilmek arzusu vardı.Önce
onların meclislerine muhalif idim,gitmezdim.Fakat sohbetleri bereketiyle günden
güne şevkim arttı,nihayet Halveti Şeyhlerinden birine bey'at ettim.Babam da
beni ona gitmekten menediyor,kendi şeyhine götürmek istiyordu.O zat
nakşibendiyyeden idi.Ve bana göre kamil değildi.Sefer etmem icabetti.Nihayet
bin kırk sekiz yılında ki Bağdat bu yılda fethedilmişti,ilim talebi kasdiyle
Diyarbekir'e sefer ettim.Ama asıl maksadım tarikat ilmi idi.Orada bir yıl
kaldım,sonra Mardin'e gittim.Orada da bir sene kaldım.Diyarbekir ve Mardin'de
mantık ve kelam okudum.Oradan Mısır'a gittim.Mısır'da Şeyhuniyye (Medresesinde)
Kadiriden bir şeyh buldum.Ona bey'at ettim ve Camiiü'l-Ezher'de de derse
başladım.Camiü'l-Ezher'de okuyor ve o tekkede de yatıyordum.Ciddi çalışıyor,her
ikisini de muntazaman yürütüyordum.Bir gün şeyhim bana dedi ki: "Zahir
ilim talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikat ilmi sana açılmaz."
İlimden ayrılmam bana güç geldi.Ağlıyarak tazarru ve niyaz
ile Allah'a istihare ettim ve uyudum.Gördüm ki güya ben büyük bir
şehirdeyim,sultana hizmet ediyorum.Sultan da Şeyh Abdul-Kadir Geylani (Ks.S.)
imiş.Kendisinin avlusu geniş bir sarayı var.Kendisi,nedimlerinden büyük bir
cemaat arasında bir tarafta abdest alıyor.Sanki ben de öbür tarafında tereddüd
içerisinde duruyor,bana kızacağından korkuyorum.Oradan çıkacak bir yer de
bulamadım.Beni gördü,çağırdı: "Ey Sufi" Hemen kendisine döndüm.Ve
önünde durdum.Hadimlerinden birine: "Buna bir kese getir."
dedi.Hizmetçi çabuk çabuk bir kaç adım gidince "gel,dedi,ona kendi
cebimden vereyim." Elini cebine soktu,bir kese çıkardı ve ban uzattı.huzurunda
keseyi açtım.İçinde taze sikkeli dirhemler vardı.Başka bir kese daha gördüm,onu
da açtım.Onda da taze sikkeli dinarlar vardı.Ben: "Efendim,bu iki kesenin
manası nedir?" diye sordum.Cevaben dedi ki: "Dirhemler zahir
ilimdir,öğren ve onunla amel et.Dinarlar tarikat ilmidir,ona ancak sana takdir
edilmiş bulunan kimsenin (mürşidin) yüzünden kavuşabilirsin" ve bana:
"Senin şeyhin bu şehirde değildir." diye işaret etti.Söylemeye
muktedir olamayacağım bir ferah ve sevinç ile uyandım.
Rü'yayı şeyhime söyledim.Bu rü'ya üzerine beni halife yapmak
istedi.Dedim ki: "Efendi benim kalbim hilafete kanmaz.Artık bundan sonra
seyahat etmek istiyorum.Çünkü hiçbir yerde durağım kalmadı.Eğer bana izin
vermezsen helak olmaktan korkuyorum."İzin verdi.Bana yüzünden ilim
mukadder olan zatı bulmak arzusiyle yola çıktım.Senelerce dolaştım.Arap ve Rum
(Anadolu) şehirlerinde çok şeyhlerin sohbetine eriştim.Akıbet şeyhim,göz
bebeğim,kalbimin devası Şeyh Ümmi Sinan Elmalı (Ks.S.) nın hizmetine
ulaştım.Kalbimin şifasını onun hizmeti şerefinde buldum.Mübarek nefesi
kimyasiyle,bana Hz.Şeyh Abdul-Kadir Geylani (Ks.S.) nın bahsettiğim rü'yada
bana işaret ettiği her şey hasıl oldu.Allah'a hamdolsun,Allah'ın lutfiyle
telvin gitti,temkin hasıl oldu. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."
ON BEŞİNCİ SOFRA
Abdullah İbnu Mes'ud (R.A) ın şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "Resulullah bir çizgi çizdi ve bize: "Bu,Allah'ın
yoludur." dedi.Sonra sağında solunda birtakım çizgiler çizdi ve dedi ki:
"Bunlar da yollardır.Bu yolların her birinde bir şeytan oturmuş kendisine
davet eder." ve okudu: "İşte benim doğru yolum budur,ona tabi
olun." "Muhakkak sizin sa'yiniz (yani ameliniz) çeşitlidir."
Kiminiz ilim ve amel ile sa'yeder,cennet'e gider.Kiminiz cehalet ve nefis
arzusiyle zulmete koşar da Cehennem'e gider. "Herkesin uyduğu bir ciheti
vardır.Hayır işlerine koşunuz.Nerede olursanız Allah hepinizi toplu olarak bir
araya getirecektir." (Bakara 148)
Bil ki insanın sa'yinin çeşitli oluşu,insanların dört tavır
(merhale) de bulunuşlarından dolayıdır.Bu dört tavır (merhale) ile hayvanlar
alemini,yırtıcılar alemini,şeytanlar alemini ve melekler alemini ifade etmek
istiyorum.Her alemin mahiyyeti,insanı öteki alemin aksi yöne iter.Doğumdan
hemen sonra insanın ilk alemi başlar ki hayvanlar alemidir.Bu alem onu
yemeye,içmeye,helal ya da haram birleşmeye sevkeder.İnsan orada sebat
eder,imana ve amele dönmezse dünya sevgisi ona galebe çalar,dünyadan her
istediğini de pek tabii elde edemez,neticede yırtıcılar alemine
girer.Kibir,kin,hased,intikam,mukadderse katil ile vasıflanır ve o insanın
sireti yırtıcı hayvanlara döner.Eğer bundan da imana ve amele dönmezse mevki
hırsı galebe eder,muradına ancak hilelerle erişir ve sonunda devler ve
şeytanlar alemine girer.Hile,hud'a yalan,gıybet,koğuculuk ve iftira ile İblis
gibi halk arasına fitneler düşürmek gibi huylarla vasıflanır.Orada kalırsa
Esfel-i Safilin (aşağıların aşağısı) da kalmış ve insanların en sapkını olmuş
olur.Ama saadete ulaşıp da melekler alemine dönerse ki bu alem
zikir,tesbih,tehlil ve istiğfar alemidir; bütün insanlar ile iyi geçinir ve
güzel ahlaklı olur ki güzel ahlak insanın kemalidir.Bununla ötekilerden
(meleklerden) üstün olur.Çünkü böyle insanlar oraya hayvanlar,yırtıcılar,dev ve
şeytan alemlerinden ilim ve amel ile yükselmişlerdir.Mücadele ederek oraya
geçmişlerdir. "Güzel söz O'na çıkar,salih amel O'na yükselir." (Fatır
10).İnsanlardan bazıları birinci mertebede,bazıları ikincide,bazıları üçüncüde
ve bazıları da dördüncüdedir.Bazıları da merhaleden merhaleye seferini
tamamladıktan sonra daimi olarak bir halden diğer hale geçmek üzere bulunurlar.
Şimdi bak gör,senin nefsin bu otlaklardan hangisinde
otlamaktadır.Onu aşağılardan yukarıya döndürmek için çemirlen ki helak
badirelerinde ilimler suyundan-ki salih amellerin neticeleridir-susuz
kalmayasın.Eğer insan isen himmetini hayvanların,yırtıcıların ve iblisin
gittiği yönden çevir.Allah'a koşman,yolların en yükseğinde olsun.Çünkü Allah'a
giden yollar,mahlukatın nefesleri sayısı kadar çoktur.Nefsi bilmeye
çalışmak,insanı Allah'ı ve gayelerin en yükseği olan tevhid mertebelerini
bilmeye görürür.
Bil ki güzel ahlak
imandır,ameldir,ihlastır,zikirdir,ihsandır,tevazu'dur,öğüttür,tasavvuftur,cömertliktir,mürüvvet
etmedir,rızadır,sabırdır,Allah'ı sevmedir,Allah'tan korkmadır.Bunlar,ancak Adem
Aleyhisselam'ın ilmi kendisinde zuhur eden insanlara vergidir.Bu ilim,esma
ilmidir.Yani ledünni ilimdir,ve amel-i salihin neticesi olan veraset
ilmidir.Çünkü Peygamber Aleyhisselam Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Her kim
bildiğiyle amel ederse Allah onu bilmediği şeylerin ilmine varis kılar."
Nasıl ki melekler de önce Adem'e itaat etmediler.Ancak Allah Teala Adem'e esma
ilmini ilham ettikten sonra ona secde ettiler ve hürmetle onu başlarının üstüne
kaldırdılar.Ahlak-i Hamide de böyledir.Ancak Allah'ın veraset ilmini lutfettiği
kimsede bulunur.O (insa) nlar bu ilmi arzu ederler,çünkü bu ilim,peygamberlerin
ve velilerin ilmidir.İşitilmedi mi ki bizim Peygamberimiz okuma ilmiyle
değil,veraset ilmiyle bir veli idi.Ama İblis'e gelince: kimdeki cin,dev ve
şeytanın sıfatları olan hile,hud'a yalan bühtan ile insanları azdırma huyları
zuhur ederse bu sıfatların sahibi; Ahlak-ı Hamide meleklerinin itaat
ettiğiikinci ilim erbabına icmalen ve tafsilen düşman olmakta devam eder.Bu
sıfatlar onu beşeri sıfatların hükmüne düşürmek suretiyle mahvetmeye ramak
kalır.Artık sen anla.Binaenaleyh Adem hilafetinde olan kimsenin,halk ile
muamelesinde halin icabına göre ahlak-ı hamide meleklerini kullanması ve daima
kötü ahlak şeytanından kaçınması,ledünni ilim talibi bulunan melaikeyi
ieşadedip onları da bu ilimde otlatması,mülhidlerden ve münkirlerden daima
kaçınması gerekir
ON ALTINCI SOFRA
Allah'ın resulü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: "Sadık
ru'ya,peygamberliğin kırk altı şu'besinden bir şu'bedir.Bu da mü'minlerin
peygamberlikten nasipleridir." Mevlana Cami (Ks.S.) nin Füsus şerhinin
Yusuf Fassı'nda da böyledir.
Fakir der ki içimden geçiyordu ki İmam Busıri (Ks.S.) nin
Kaside-i Bürde'sini tahmis (ikili beyti üç mısra ilave ile beş mısraya
çıkarmaktır.) veya tesbi (ikili beyti beş mısra ilave ile yedi mısraya
çıkarmaktır.) edeyim.Ve her beytin başında Muhammed (S.A.V.) in ismini
getireyim.İsti'dadım olmadığı için buna muvaffak olamadım.Ne kadar çalıştımsa
güçlük çektim,ağır geldi,uzun zaman sadece birkaç beyitten fazla birşey
yazamadım.Bu yazdıklarımı da beğenmiyordum.Fakat bu düşünceyi de kalbimden
çıkaramadım.Benim bilgin,salih bir ihvanım vardı.Ona içimdeki bu iştiyakı,fakat
bunu gerçekleştirmeye muvaffak olamadığımı söyledim.Bana: "Sahibinden yani
Allah'ın Resulü (S.A.V.) nden izin aldın mı?" dedi. "Hayır"
dedim. "İşte içine doğmayışının sebebi budur.Bunu Hz.Resul
Aleyhisselam'dan sor." dedi.Sanki ben uyuyordum da o kardeşim bu öğütüyle
beni uykudan uyandırdı.Birkaç gece Resul Aleyhisselam'ın sırrına
yalvararak,niyaz ederek kerem denizinden fakiri boş döndürmemesini istiyerek
iltica ettim.Bin yetmiş beş senesi Muharremü'l-Haram'ının ikinci onunda
Bursa'da Resulüllah'ın mubarek yüzünü görmek şerefine nail oldum:
Resulullah (S.A.V.) bana arkadaşlarından birini
göndermiş,Kendisi şark tarafından garp tarafına geçiyormuş.Bana dedi ki:
Allah'ın Resulü (S.A.V.) sana diyor ki: "Beyaz at bizden
ayrıldı,arkamızdaki otlakta kaldı.Onu alsın,bize getirsin." O gelen
zat,bana atın nerede bulunduğunu ve oraya gidilecek yolu gösterdi.
"Resulullah'ın sözü başım üstüne" dedim.Hemen ata koştum ve onu
denilen yerde buldum.Yularını elime aldım,çabuk sürdüm, Allah'ın Resulü
(S.A.V.) Hazretlerine yetiştirdim.Yanında yedi kişi vardı.Bir dağın
eteğinde,nehir kenarında,bir ağaç gölgesinde konaklamışlardı.Aralarında
Resulullah (S.A.V.) de bulunuyordu.Baktım namaz kılıyorlar.Ben yetişinceye
kadar namazlarını bitirdiler.Resul-i Ekrem'e kavuşunca sabrım tükendi,utanmayı
bir yana bıraktım,hemen boynuna sarıldım,öptüm,Resulullah (S:A.V.) nin iki
dudağını emdim.Ben mubarek dudaklarını öptüğüm sırada: "İşte bu,ilimler
ma'denidir;bu,bilgiler kaynağıdır;bu,Allah'ın vahiy hazinesidir."
diyordum.Resulullah (S.A.V.) beni bir müddet bundan menetmedi,sonra bana:
"Namaz kıldın mı?" buyurdu. "Hayır,ya Resulallah." dedim.
"İşte su dedi,abdest al ve namaz kıl." "Baş üstüne"
dedim.Namaz kılmak için abdest almaya başlayınca ferahımdan sevinç ve ağlama
ile tatlı bir şekilde uyandım.
Derhal tesbi'e başladım.O gün otuz yedi beytin tesbi'i
mümkün oldu.Ertesi gün kırk beyit tesbi,ettim.Hasılı on gün içinde bitti.Yüce
Allah'a hamdolsun.Allah ve Resulü daha iyi bilir,ru'yanın tabiri bu idi:
Ameller sahibinin bineğidir.Onu isteğine ulaştırır.Tasnifler ve diğer hayırlı
işler de böyle (sahibinin bineği) dir.Demek at Kaside-i Bürde idi,onu Allah'ın
Resulüne götürmemiz için bize olan emir,onu,Muhammed Aleyhisselam'ın ismine
kavuşturmaya işaret idi.Çünkü isim,ehl-i hakikat indinde müsemmanın
kendisidir.Onların yedi kişi olmaları da tesbi'e işaret idi.Abdest almakla emir
ise,tesbi'e başlama emrine işaret idi.Vefatından sonra,kardeşlerimden bu
ru'yayı,Tesbi'i Muhammedi'nin başına yazmalarını rica ederim.
ON YEDİNCİ SOFRA
Allah Teala buyurmuştur: "Allah'tan korkanlara
va'dedilen Cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları,tadı bozulmayan süt
ırmakları,içenlere zevk veren şarap ırmakları,süzme bal ırmakları vardır.Onlara
orada her türlü ürün ve Rablerinden mağfiret vardır.Bunların durumu,ateşte
temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen
kimselerin durumu gibi olur mu?" (Muhammed 15)
İnsanlık aleminde suyun,sütün,şarabın ve balın misali
şöyledir: Bil ki ilim arayan kimse ilim talebinde suyun denizi araması gibi
olmalıdır.Nasıl ki su,gece gündüz durmadan ne dağ,ne ova,ne taş,ne orman,ne de
güzel ve çirkin arazi demeden hepsini geçip denize kavuşur.İşte ilim talebinin
de hiç durmaması,ilim denizine ulaşıncaya kadar matlubunu bulduğu herkesten o
kimse şeref ve izzet sahibi olmasa da tevazuu esirgememesi lazımdır.İlmi de
kendi ruhunu ve başka ruhları besliyecek faydalı bir ilim olmalıdır.Nasıl ki
süt vücutları besler.İlim ve ameliyle bir mürşidi kamile koşmalıdır ki şarap
gibi sakisini de,içenini de sarhoş eden bir ma'rifete (bilgiye)
erişebilsin.Ahlakı da kalblere şifa veren süzme bal gibi olmalıdır.Bir kimse
bunları yani ilmi,ameli,ma'rifeti ve güzel ahlakı kendinde toplarsa onun
meclisi cennet olur.Bil ki Cennet'te bu dört nehir bulunduğu gibi müzekkir (zikrettiren)
ve şeyhte de cennettekinin misali olan bu dört şey bulunmalıdır.Bunlardan biri
eksik olursa onun meclisi cennet olmaz.Çünkü cennet bunlardan yoksun
değildir.Aralarında tam bir münasebet olmazsa,onun meclisi insana hoş
gelmez.Meclisi insanların meyledeceği bir meclis olmaz.Yani seyri ve ilim
talebi ve ilim ehline tevazu'u tam olmazsa ilmi eksik olur,ona
meyledilmez.Mesela ilmi cemeder de onunla amel etmezse o ilim kendisine fayda
vermemiştir.Artık başkasına yararlı olması beklenemez.Ondan fayda umulmaz ve
halk da ona rağbet etmez.Hem alim,hem ilmiyle amil olur da kamil ve mükemmil
bir mürşitten icazetli bulunmaz,sadece kendi kendine zahid geçinirse onda da ne
kendisine,ne de başkasına bir lezzet hasıl olmaz.Zira cem'inin çırasında
mahabbet yandırılmamışsa onun etrafında pervane nasıl toplanır? Kendisini büyük
bir nimet olan ma'rifet,halim kılmamış ise onun sözü bal gibi göğüslere şifa
vermez.Halk onunla ünsiyyet etmez.Her cihetten kendisine meyledilmesi için bu
dördünü kendinde toplaması lazımdır.Taki her yönden kendisine meyledilsin.Nasıl
ki Cennet her milletin arzusudur ama ona herkes giremez.Ancak mekarihine
(sıkıntılarına) katlananlar girebilirler.Çünkü cennet mekruhlarla
(sıkıntılarla) çevrilmiştir.Bu meziyyetler bir insanda kolay kolay toplanmaz.Ancak
çok yorulmak,güçlük çekmek,belaya katlanmak,erbabına tevazu göstermek suretiyle
elde edilebilir.Çünkü Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: "Yoksa siz,Allah
aranızdan mücahede edenleri ve sabredenleri bilmedikçe Cennete gireceğinizi mi
sandınız?" (Al-i İmran 142) "Beyit: Aşkın yaşayışında safa rahatlık
nereden olacak? Çünkü Cennet mekarihle bezenmiştir."
ON SEKİZİNCİ SOFRA
Allah Teala buyurmuştur: "Allah kendisine şirk
koşulmasını affetmez,bunun dışında dilediğini affeder." (Nisa 116) Ve
buyurmuştur: "Bil ki Allah'tan başka Tanrı yoktur." (Kital 19)
Peygamber Aleyhisselam Efendimiz de buyurmuştur: "Adem oğlunda bir et
parçası var ki o iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur;o bozulduğu zaman bütün
ceset de bozulur.Bilin ki o kalbdir."
Kalbin fesadı şirk iledir.Şirk de dört türlüdür.Müşriklerin
şirki: putlara ve saireye tapmak gibi.Allah'ın fiillerinde şirk: Fi'li mutlak
olarak kula nisbet etmek gibi.Allah'ın sıfatlarında şirk: Kula izafi değil de
mutlak olarak kemal nisbet etmek gibi.Gerçek Vücut (Varlık) ta şirk: Halka
doğrudan doğruya vücut nizbet etmek gibi.Kalb bu dört türlü şirkten ne kadar
bozulursa,şirkin fesadı insana sirayet eder ve o kişi o miktar azaba
çarptırılır.Allah,her şirkin karşısında onu gideren bir tevhid olmak üzere dört
tevhid ile selamet evine çağırır.Birinci şirkin larşısında bulunan tevhid:
Allah Teala'nın: "Bil ki Allah'tan başka ilah yoktur." sözüdür.Yani
Allah'tan başka tapılacak varlık yoktur demektir.Bu tevhid ile mü'min kafir
ayrılır.İkinci şirke karşı tevhid: Allah'ın Hud Aleyhisselam'dan naklen
söylediği: "Hiç bir canlı yoktur ki Allah onun alnından yakalamamış (ona
el koymamış) bulunsun." (Hud 56) sözüdür.Bu tevhid ile havass
(seçkinler),işi bizzat Allah'a nisbet etmekle avamdan ayrılırlar.Bu görüşte
olan şöyle der:
"Bütün insanlar mevla sayılırlar,çünkü onlar Hak'kın
kazasına göre bir fi'il yapıyorlar."
Üçüncü şirke mukabil tevhid; Yüce Allah'ın: "Hamd
alemlerin Rabbına mahsustur." sözüdür.Bu tevhid ile ahassu'l-havass
(seçkinlerin seçkinleri) bütün hamidleri bizzat Allah'a nisbet etmekle
havasstan (seçkinlerden) ayrılırlar.Bu görüşte olan şöyle der: "Her güzel
şey O'nun cemalinin yankısıdır.Belki her güzelin güzelliği O'dur."Dördüncü
şirke karşılık olan tevhid; Allah Teala'nın: "O'nun vechinden başka her
şey helak olacaktır." (Kasas 88) sözüdür.Bu tevhid ile Hak'kın vücudu ile
halkın vücudu ayrılır.Bu görüşte halkın vücudu yok görülür.Baki olan,var olan
yalnız O'nun varlığıdır.Tevhidin bu dört mertebesinden her biri,kendi
miktarınca sahibini selamet evine sokar.Fi'illerin şirki daha ziyade
avamda,bilhassa çarşı-pazar ehlinde bulunur.Bunun alameti: Bazılarının
diğerlerine söğüp saymak,iftira etmek,döğmek,öldürmek,intikam almak şeklinde
görülen husumetlerdir.Onlar,işleri Allah'tan değil,başkalarından görürler.Çünkü
eğer bütün fi'illerin,yalnız Allah'tan olduğunu bilselerdi barış içinde
yaşarlardı.Bu şirkin erbabı,amellerinde gösteriş yaparlar.
Sıfatların şirki,umumiyetle a'yan (ileri gelenler)
de,özellikle bilginlerde bulunur.Bunun alameti,kemalde kendinden aşağı olanlara
kibretmek,kendinden üstün olana hased beslemektir.Çünkü hal diliyle:
"Elhamdülillahi Rabbilalemin: Hamd alemlerin Rabbine mahsustur."
deselerdi,o hususta kendi akranlariyle ve kendinden üstün olanlarla barış
içinde olurlardı.
Zat şirki,umumiyetle mevki sahiplerinde,özellikle şeyhlerde
bulunur.Zira bütün mertebeleriyle vahdet-i vücudu (varlığın bir olduğunu)
bilselerdi bazılarına yüz gösterip bazılarına da sırt çevirmezler ve aşağı
mertebelere hakaret gözüyle bakmazlar ve irşad ile bağlı kalmazlardı.Çünkü bu
görüş noktasında biri diğerinin karşısında bulunmaz.(zıt yoktur).Burada yüz
göstermek ve sırt çevirmek,nazar ve irşad,sadece Allah ile,Allah için ve
Allah'ta mabuldür,doğrudurArtık sen anla.Bundan dolayıdır ki: Peygamberimiz
Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Sıddiklerin başından
en son çıkan şey mevki hırsdır." Yani insan mevkii kendi nefsi için
isterse kötüdür.Yok eğer Allah için isterse iyidir.Nebilerin ve Resullerin
mevkiinden daha büyük mevki hani?
"Alemin nakşını hep hayal gördüm
Ol hayal içre bir Cemal gördüm
Heme alem çü mazhar-ı Hak'tır
Anın içün kamu kemal gördüm."
Bil ki tevhidin kemali,dışiyle birincinin ehlinden,içiyle
sonuncunun ehlinden görünmektir.
ON DOKUZUNCU SOFRA
Sadrettin Konevi (Ks.S.) Şerhul-Ehadisi'l-Erbain'in yirmi
yedinci Hadis şerhinde şöyle demiştir: "Allah'ın Resulü (S.A.V.) in şöyle
buyurduğu sabit oldu: "Zaman döndü,dolaştı,Allah'ın yeri göğü yarattığı
gündeki hali üzre geldi." Bu hadisin sırrının keşfi manası şöyledir:
Bil ki bu Hadis,kamillerin ittıla,kasbedilebileceği ilahi
ilimlerden birçok umdeleri ihtiva etmektedir.Bunlardan biri,Arşlık devresinin
başlamasıdır.Bil ki olgun keşif göstermiştir ki: Arşlık devresi Mizan'dan
başlar.Ondan Hut'a geçer.Allah semavi ruhları devirlerle,asli,külli,belirli
suretlerle Arş'ın karnına (içine) koymuştur.Bu altı burcun hükmü yirmi bir bin
yıldır.Hamel burcundan sünbüle burcuna kadar hükmen elli bin yıl
gelmiştir.Burada işaret edilen emr-i İlahi mucibince,insanlık nev'i Sünbüle
devrinin ilk hükmünde meydana çıkmıştır.Bunun müddeti yedi bin yıldır.Bizim
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) in zuhuru Sünbüle devrinin sonuncu binindedir.Bu
zuhur Sünbüle devri hükümleriyle ahirete mahsus mizan devri arasını toplayan
berzahi (aracı) cüzlerdedir.İlim erbabının burçlar hakkında söylediklerinin
benzeri Zevatü'l-Cesedeyn (iki cesetliler) dir.Çünkü bu zamanın yarısı da
istikbal faslının özelliğiyle karışıktır.Nebi Aleyhisselam'ın bi'seti
(gönderilmesi) zamanı ki bu zaman dünyanın ahiretle karışma zamanıdır,tıpkı
şer'i gündüzün evveli olan sabahtan,güneşin doğmasına kadar olan zaman
gibidir.Sabahla güneşin doğması arasındaki zaman ne ise Resul'ün
gönderilmesiyle kıyamet arasındaki zaman da odur.Nasıl şafak attıktan sonra
ışık yavaş yavaş artarsa,ahiret ahkamının zuhuru da bi'setten,güneşin battığı
yerden doğmasına kadar artar.İşte buna Peygamber Efendimiz şu sözüyle işaret
buyurmuştur: "Ben o zamanda gönderildim ki benimle kıyamet şu iki (parmak)
gibi (birbirine) yakındır.Az daha o beni geçecek." Bu hususta daha
sayılamayacak kadar çok işaretler vardır.Sonra Konevi izahının sonlarında şöyle
diyor: Ama insan nev'inin zuhur zamanı,bu yedi bin yıla münhasır
sanılmasın.Öyle değil.Bundan maksad şunu anlatmaktır: "Yüce Allah,külli devrenin
başında adı geçen şeyleri yarattı.Hüküm ve emr-i ilahi Sünbüle burcuna gelince
Adem'i yarattı.Devirlerin sayısını ve Sünbüle burcuna intikal edenleri Allah
bilir.Bir de Allah bunları kullarından bazılarına bildirir.Onlar bilir ama
söylemezler." Sadrettin Konevi (Ks.S.) nin sözü bitti.
İbnu Arabi ve Konevi'ye göre bütün kainatta bir tek varlık
vardır.O da Allah'tır.Diğer varlıklar,kendiliklerinden bir varlığa sahip
olmayıp O'varlığyla vardırlar.Güneş ışığının var olması gibi.
Allah,kainattan önce var idi,halen de yine öyle
vardır.Zatı,asla değişmez.Ancak tecellileri değişir.İşte O'nun değişik
tecellileri,kainattaki varlıkları,şekilleri meydana getirir.Allah'ın üzerinden
zaman geçmez.Zaman biz insanlar içindir.Allah kainatı başka bir maddeden
değil,kendinden yaratmıştır.Kainatı yaratmak isteyince,isim ve sıfatlarını
açığa çıkarmıştır.İşte Allah'ın isim ve sıfatları,bu kainattaki şekilleri
meydana getirmiştir.Yani kainat,O'nun isim ve sıfatlarının görünüşünden başka
bir şey değildir.Varlığın şekilsiz hali Allah'tır.Buna Gayb-i Mutlak mertebesi
de denir.Bunun mahiyyetini kendisinden başkası bilmez.Bunun altında derece
derece varlığın şekil almış hali de yaratıklar,yani şekilli varlıklar
alemidir.Şekilsiz varlığın,şekiller alemini meydana getirişine,Allah'ın isim ve
sıfatlarında sereyanı veya Allah'ın eşyaya inmesi denir.
Allah ilk tecellisiyle Akl-ı Küll veya Akl-ı Evvel'i meydana
getirmiştir.Akl-ı Külden taşan tecellilerle de derece derece diğer yaratıklar
hasıl olmuştur.Şekilsiz varlığın,bu şekiller alemini meydana getirmesi,kademe
kademe olmuştur.Mutasavvıflara göre varlık beş mertebeye ayrılmıştır.İlk
mertebe Gayb-i Mutlak mertebesidir.Son mertebe ise Madde alemidir.Varlık ilk
mertebeden başlayarak yaratıkları meydana getirir,çeşitli varlıklar ve şekiller
halinde görünür,döne döne tekrar ilk haline gelir.Yani Akl-ı Külden başlayan
yaratıklar alemi tekrar Akl-ı Külle ve sonunda Allah'a kavuşur.Bu suretle
varlık bir daire teşkil eder.Dairenin bittiği nokta,başladığı noktadır.Böylece
"Başlangıç O'ndandır,dönüş O'nadır." ayetinin sırrı meydana
çıkar.İşte Niyazi,Çizdiği bu daire ile Konevi'nin bu fikrini izah etmektedir.
Müeelifin talebesi,Kari-i Mısri de daire kenarına Sadrettin
Konevi'nin Fatiha tefsirinden bir parça almıştır.Orada bu gerçek izah
edilir:"Mertebe,her şeyin hakikatinden ibarettir.Fakat o şeyin soyut
varlığı yönünden değil,o şeyle,onu meydana getiren birleştirici nisbet ve o
şeye tabi olan hakikatler yönünden.Önce de açıkladığımız gibi hakikatler
birbirine tabidir.Tabi,metbuun halleri ve gerekli sıfatlarıdır..."Hakk'ın
zatı ve mertebesi vardır.Hakk'ın mertebesi,O'nun ilah olması nisbetinin
düşünülmesinden ibarettir.Bu nisbete mahiyeti itibariyle ULUHİYYET
denmiştir.""Hak'ın zatı,bütün bağlılıklardan,itibardan
tecerrüdü,kendisinin hiçbir şeye,hiçbir şeyin dekendisine münasebeti olmadığı
mertebe hakkında hiçbir şey söylenemez.Hakk'ın halka,halkın da Hakk'a bağlı
bulunduğu mertebede ise Allah'ın zatına haller ve sıfatlar nisbet edilir.Çünkü
halk,Hakk'ın görünme ve meydana çıkma yerleridir.Rıza,gazap,icabet,sevinç,ve
saire gibi şeyler ki bunlara şuun denmiştir.Her müessirde birtakım sıfatlar
vardır ki bunlar,O'ndaki üluhiyyet mertebesidir.Bu mertebenin
kabz,bast,yaşatma,öldürme, kahr vs.gibi şeylere mahsus halleri vardır.Bunlar
mertebenin hükümleridir.Bu genel mukaddimeyi bil ki,Allah'ın izniyle
yararlanasın. "Sadrettin Konevi'nin Fatiha Tefsirinden."
YİRMİNCİ SOFRA
Allah Teala buyurdu: "Ey Peygamber,Rabbinden sana
indirileni tebliğ et.Eğer yapmazsan O'nun elçiliğini yerine getirmemiş
olursun." (Maide 67).Beyzavi (Ks.S.) şöyle diyor: "Ayetin
zahiri,bütün indirilen şeyin tebliğini gerektirir.Belki de murad: Kulların
menfaatlerine uygun olanı tebliğdir.Çünkü Allah'ın ifşasını haram kıldığı
sırları da vardır."
Süfyan İbnu Uveyne,Ebu Hüreyre (R.A.) den Peygamber
Aleyhisselam Efendimiz'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Öyle ilim
vardır ki kapalı inci gibidir.Onu Allah'ı bilen alimlerden başkası bilmez.Onu
söyledikleri zaman kibirlilerden başkası inkar etmez." Avarifte de bu
mevcuttur.Hadis şunu ifade etmektedir: Yani ilmin başkasına göre kapalı
oluşu,kapalı eşyanın kıymet,güzellik,üstünlük bakımından kapalı olmayan nisbeti
gibidir.Bu takdirde Hadisin manası şöyle olur: İlimler arasında kapalı ve saklı
eşya gibi bir ilim vardır ki onu ancak Allah'ı bilen alimlerden başkası
bilmez.Bu ilmi söylerse,onu ancak gaflet ehli ve suret erbabı inkar eder.Çünkü
bu ilim suret ilmi değildir.Eh kişi de bilmediğine düşmandır.İhya'da
Zeynü'labidin'den rivayet edilen bir beyt vardır:
"Nice ilim cevheri var ki onu saçsam: Sen puta
tapıyorsun derler.Mü'minlerden birtakım adamlar kanımı helal sayarlar;Ve
yaptıkları şeylerin en kötüsünü güzel sanırlar."Fakir der ki: Bu
zikredilen alim o kimsedir ki,onun ilminin cevherlerini,sadeflerin
alimleri,hatta meşayihinde çoğu anlamaz.Nitekim Şeyh Akşemseddin,Risale-i
Nuriyyesi'nde şöyle diyor: Bir kısım da var ki ehl-i hakikatten olmayan şeyhler
onu inkar ederler.Bu alim tıpkı şu denize benzer: Halk arasındaki şüphe ve
ihtilaf rüzgarlarının esmesi neticesinde üstünün dalgalanmasından dibi etkilenip
hareket etmez.Onlar varlık Arşının gölgesi altında oturmuş,oradan korkusuz ve
hüzünsüz insanların hallerini seyrederler. "Doğrusu Allah'ın velilerine
korku yoktur,onlar üzülmezler de." (Yunus 62).
Hikaye olunur ki tüccarlardan biri,dirhemlerle,dinarlarla
dolu bir gemi ile bir padişahın memleketine gitmiş. "Bu şehirde ticarette
bana kim denktir?" diye dellal çağırtmış.Hiç kimse bulunmamış.Yalnız bir
kişi çıkmış ama elbisesinin eskiliğinden ve isminin küçük görülmesinden dolayı
onun zengin olduğu bilinmezmiş.Meğer bu zata babalarından,dedelerinden bitmez
tükenmez hazineler kalmış imiş.Kendisi her gün o kalan cevherlerden bir cevher
döğer,onu yemeğe katar,yanındakilerine yedirirmiş.Onların kuvvetleri günden
güne artarmış.Tacir bunu duyunca hemen ona misafir olmak istemiş.O da bunu
misafir kabul etmiş.Yine adeti vechile önüne bir cevher koymuş,döğmek
istemiş.Tüccar: "Bunu bana ver,gemidekilerin hepsini sana vereyim."
demiş.O zat: "Hayır" demiş,senin geminde olanları ben ne yapayım? Ben
hamal değilim.Bana bu yeter.Senin geminde olanlara ihtiyacım yok benim."
Tüccar demiş ki: "O halde bana hibe et." O zat: "Bizim
adetimiz,demiş,cevheri döğmeden müstahak olanlara vermemektir.Çünkü cevheri
bütün alırsa bunu zaptedemez,fazla yer bu yüzden helak olur.Onun için döğerler,yemeğe
katarlar ve o suretle yiyenlerin önüne koyarlar.Onlar da bunu yerlerse
akılları,zihinleri ve fikirleri nurlanır,zekaları artar,bunun gibisini
kazanmaya muktedir olurlar.
OTUZ BİRİNCİ SOFRA
Büyüklerden birine gönderdiğim mektubun sureti:
Bismillahirrahmanirrahim.Hamd Allah'a,Allah'ın selamı bütün
seçtiği kullarına,Efendimiz Muhammed'e ve onun kuşatıcı ilmine,Cem' ve fark'ı
havi haline varis olan seçkin ashabına ve aline olsun.Sonra bütün mertebeleriyle
selam,mükafatlarla aziz,Şeyh Mustafa ismiyle müsemma temizlik ve vefa ile
vasıflanmış kardeşimin,hali ve zevki ile tatlılanmış güzel mektubunu
aldım.Şiir:
Allah içün kardeşimden bir mektup geldi,Manası sır
gelini,lafzı da onun peçesi.
Öyle bir hazine ki cem'-ü fark'ı ve ikinci farkı
cem'eder,Öğülmüş,doğru bir mektup.
Ben de cevap olarak birkaç söz yazmak istiyorum ama ne
mümkün.
Zira irfanının etrafı ma'murdur.Onun irfanı bir bulut
gibidir.
Yağdıran bir bulut ki kalbleri diriltiyor,hitabının tadı
kulakları okşuyor.
Fakat ben yine de sevgimden dolayı cevaba cür'et ettim.Sevap
almak ve Kalbimdekini size açmak üzere örtülü olandan perdeleri kaldırmak
istedim.
Bundan sonra fakir der ki: İlimler denizinin erbabı dört
kısımdır.Nasıl ki zahir denizi de bilenlerce dört kısımdır.Zira insanlardan
kimi denizi görmemiş sadece işitmiş,kimi uzaktan görmüş,kimi sahilden
görmüş,kimi de içine girebilmiştir.Birinci insan,denizi ömründe pek az
hatırlar.İkincisi,günlerinin pek azında hatırlar.Üçüncüsü vakitlerinin
yarısında denizi görür ve hatırlar.Dördüncüsü ise denizi hiç unutmaz ve
unutamaz.Çünkü gözü devamlı olarak ona bakmakta,kalbi de ebediyyen onu
anmaktadır.Birincisi iman sahiplerine benzer.İkincisi ihsan
sahiplerine,üçüncüsü yakın sahiplerine,dördüncüsü keşf ve ayan sahiplerine
benzer.Birincisi an