CEZBE VE MECZUB
Cezbe, adı üstünde, çekme, cezbetme, celbetme anlamına geliyor. Meczub da, çekilen, cezb edilen, celb edilen demek oluyor.
Yüce Allah, bazı kullarını, rahmâniyyeti harmanlarında evirip çevirerek, savurup kavurarak kendisine öyle bir çeker ki... Bu çekme ve çekilme anında o kulda öyle garib şeyler zuhur eder ki, akıl sır ermez ona. Ve o garib şeyleri hiç bir terazi tartamaz, zira meczubta mükellefiyet (sorumluluk ve yükümlülük) bulunmaz. Onlar Allah'ın hizmete özel kullarıdır. Bazı meczublardaki esip savurma hali, onlardan iradenin alınmış olmasından kaynaklanır. Bu hizmete özel insanların işine gücüne akıl yatıramazsınız. Eğer bu tür şeyleri akılla halletmeye kalkarsanız, aklınız yanar ve sermayeden de olursunuz. Akıl işi değil bunlar, aşk işi, irfan işi, kemal işi. Miraçda Hazreti Cibril Sidre-i Müntehadan öte nasıl geçemediyse, akıl da ölyedir. Onun gidebileceği belli bir sınır vardır. Ondan ötesine geçemez. Geçerse yanar. Akıl her voltajı kaldıramaz.
Her milletin, her memleketin delisi de vaaaar, velisi de var. Her köyde, her şehirde bir meczub bulunur. Kendilerine özgü tavırlarıyla herkesin dikkatini çeken bu özel insanlar, çok renkli sosyal bünyenin belâ savarları durumundadırlar. Onların toplum içindeki işlevlerini idrak edebilmek oldukça zordur.
Kimileri derli toplu, kimileri de son derece dağınık ve perişan yaşayan bu özel insanları belli bir kalıba sokamazsınız; onlar kalıp dışı adamlardır. Siz onları kalıba zorlarsanız, kalıbınız çatlar ve kırılır. Ama bazan, zorunlu ve kaçınılmaz hallerde çok değişik durumlar da yaşanabilir tabii.
Vaktiyle, Adapazarı'nda veya Beykoz'da yaşandığı söylenen bir olay var şöyle: Vaktiyle Çıplak Mustafa diye bilinen bir meczub varmış. Genelde çok açık saçık gezinen Çıplak Mustafa'nın bazan tamamen çırılçıplak soyunduğu da olurmuş.
Günlerden bir gün şehrin müftisi Çıplak Mustafa'yı çarşı içinde öyle çırılçıplak görünce, bastonunu çekmiş üstüne yürümüş:
— Bre mendebur mecnûn! Halkın hayâsını ateşe veriyorsun sen!... git üstünü giyin! Bir daha görmeyim seni böyle!.. filan diye epey sert bir zılgıt çekmiş Çıplak Mustafa'ya.
O gece rüyâsında Müfti Efendi'ye Cenâb-ı Peygamber:
— Mustafama dokunma! O güzel bir adamdır, incitme onu!... buyurmuş.
Cenâb-ı Peygamber böyle buyurunca, pek boş bir adam olmayan müfti Efendi, naz perdesinde niyâz ederek:
— Yâ Rasûlâllah, demiş, canım kurban olsun senin yoluna!... senin yolunda setr-i avret farzdır. Setr-i avret farzını getiren de sensin, buna riayet etmeyeni koruyup kollayan da sensin!... Şeriatınla mustafan arasında kısıldım kaldım ben!... Ya Mustafa'na sahib ol ya da şeriatını kaldır yâ Resûlâllah!... diye naz ve niyaz edince, ondan sonra ne olduysa olmuş artık. Ertesi gün, Çıplak Mustafa yunmuş yıkanmış, giyinmiş kuşanmış, Müftülüğe giderek Müfti Efendi'nin elini öpmüş!...
Bu tür olaylar garibtir, ama gerçektir. "Nice saçı-başı dağınık, üstü başı perişan kimseler vardır ki. Allah üzerine kasem etseler –yemin etseler–, Allah onları ibra eder, doğru çıkarır." tarzında bir hadis-i şerif vardır.
Bizim Güneysınır'da bir Ali Ağa vardı: Deli Ali!...
Ali Ağa'yı Ali Ağa diye anmamın sebebi, mal varlığına dayanmıyor. Ali Ağa'nın ağalığı gönül ağalığıydı. Ali Ağa'nın mal varlığı yoktu. Bizim Güneysınırı'nın en fakirlerinden biriydi. Düğünlerde derneklerde insanları eylendirmekten öte bir şeyi yoktu. Ramazanlarda sahur davulu çalardı.
Ali Ağa tam bir harabat adamıydı. Ona bazan düğünde dernekte şamata olsun diye ispirto içirirlerdi.
Ali Ağa'nın hanımı ve kızı da aynı durumdaydı kendisi gibi. Deli denirdi onlara. Görünürde deliydiler, ama görünmezde neydiler Allah biliyor. Ali Ağa'nın kızından torunu asıl adı Mustafa olan Ali de aynı durumdadır.
İşte bu Deli Ali Ağa'nın babadan kalma bir tarlası vardı bizim Güneysınır'ın en kıymetli, en pahalı yerinde. Deli Ali Ağa, yokluk içinde kaldığı halde bu pahalı tarlayı satmadı. Satıp yiyebilirdi, yapmadı. Kendisine:
— Lan Ali Ağa, şu tarlayı sat da elin bolarsın!... diyenlere:
— Satmam!... diyordu, satmam!...
— Satan be Ali Ağa!...
— Satmam valla, satmam! Camiye bırakacam ben orayı!... Cami yapılacak oraya!... diyor, diretiyordu.
Ve neticede ne oldu biliyor musunuz? Ali Ağa'nın gençliğinde yaptığı kerpiç ev, yaşlılık vaktinde üstüne çöktü. Kaymakamlık Ali Ağa'ya iki göz bir ev yaptırdı, Ali Ağa ahir ömründe orada oturdu. Kıt kanaat yardımlarla geçindi ve o kıymetli tarlayı cami yeri olarak vakf etti. Ve o tarla üzerine bizim Güneysınır'ın en büyük ve en güzel camisi yapıldı.
Bizim Güneysınır'lılar Ali Ağa'nın tarlası üstüne yapılan bu camiye Deli Ali Camii diyememişler. Dilleri varmamış nedense. Yunus Emre Camii diye isimlendirmişler.
Güneysınır'da bu meseleyi irdelerken, hakir fakir bencağaz:
— Bu camiye Deli Ali Camii deseydiniz daha iyi olurdu ama, neyse... Deli Ali Ağa'ya Yunus tâcı olmuş bu isim, hayırlı olsun!... dedim.
Meczubların işine gücüne akıl sır ermez. Ateşin içinde serinleyen, buzullarda terleyen insanlar onlar. Yâ selâm!...

BURSALI TERZİ MEHMED EFENDİ
Bursa'nın meczub evliyalarından bir Terzi Mehmed Efendi varmış. Bir arkadaşımdan dinledim ben, kendim görmedim. Çok da ilim sahibiymiş bu Terzi Mehmet Efendi ama, sırlarmış o ilim irfan taraflarını hep.
Bursa'da, Ulu Cami yakınlarında bir dükkânı varmış ufacık. Orada sökük diker, yama yaparmış. Elbise tamir ediyor yani...
CENNETİ SATIYORUM
Cumhuriyetin ilk yılları, 1920'li 30'lu yıllarda, başında, bir ucu sırtına sarkan sarığı, sırtında cübbesi... Cübbeyi sarığı savura savura yürürmüş...
Bir gün yine böyle cübbeyi sarığı savura savura: Cenneti satıyorum!.. Cenneti satıyorum!.. Cenneti satıyorum!.. Sen şu kadar ver!.. Sen bu kadar ver!... diyerek Bursa esnafından para toplamaya başlamış ama, herkesten aynı miktar almıyor. Kimisinden az, kimisinden çok, herkesin durumuna göre bir miktar para topladıktan sonra bir küfeci –hamal– tutmuş. Küfeyi erzakla doldurduktan sonra, adamın eline, adamın hammaliye –taşıma– ücreti dışında bir miktar da emânet para vererek Bunları, demiş, bak şu filân adrese götür, teslim et!...
Ondan sonra, Terzi Mehmed Efendi işine gücüne, Küfeci de yoluna gidince, esnafta bir merak başlamış: Terzi Mehmed Efendi, nereye, kime gönderiyor bunları acaba?.. sorusunun kandilleri uyanmış herkeste.
Onlar merak ededursun, Küfeci ıkına sıkına verilen adrese gitmiş bakmış ki, içerde zırıl zırıl çocuk sesleri... Açlıktan ağlaşıyorlar çocuklar, savaş yetimleri... Ana yok, baba yok, bir Nine var başlarında. Beli bükük, dişleri dökük bir Kocakarı: Kimsiniz, ne istiyorsunuz? diye sormuş.
Hamal, sırtındaki küfeyi kapının önüne indirdikten sonra: Aç anne aç!.. demiş.
Kocakarı: Kim aç!.
Hamal: Kapıyı aç kapıyı!
Kocakarı: Kapıyı ne yapacaksın oğlum, çocuklar aç, çocuklar!.. Torun torlak hepsi aç!..
Hamal: Tamam işte ben de onlara nevâle getirdim!
Kocakarı: Kim gönderdi?
Hamal: Filân zat, Terzi Mehmed Efendi!..
Kocakarı: Tanımıyorum öyle bir zat!
Hamal: Olabilir, bana verilen adres bu! Sen şunları al da, çocukların kursağına biraz nevâle sal! Bak bir miktar da para gönderdi, bu da sizin al!..
Kocakarı: İçeri gel, şuracığa bırakıver evlâdım!.. Allah razı olsun.
Hamal: Ne işlersin, neyle geçinirsin sen anacığım? Bu çocuklar kimin?
Kocakarı: Torun torlak oğlum, harb darb yetimi bunlar!.. Şuralarda bir yerde patates çuvalı dikiyordum ben. Yama yapıyordum. Hastalandım gidemedim. Eeee... Elde olan eve yetmez, hasta olan işe gitmez derken böyle oldu işte!.. Allah razı olsun...
Sonra... Hamal çarşıya dönünce, esnaf, olanı biteni sormuşlar. Hamal da olanı biteni anlatınca, o günden itibaren kadıncağaza sahib çıkmışlar.
MALATYALI HACI ALİ EFENDİ
Malatya Dârende Merkez Camii İmam Hatibi, adı güzel kendi güzel Ahmed Ziyâeddin Adıgüzel Hoca anlattı, Eyüb Sultan'da, Mihrişah Vâlide Sultan İmâreti'-nde, bir pazar günü, dostlar meclisinde:
— Hacı Ali Efendi diye bir meczub vardı vaktiyle Malatya'da. Çok eski değil, yetiştim ben bu zata. Herkes deli der geçerdi ama, ben deli diyemiyorum bu zata.
— Deliliği veliliğine perdeydi diyelim Hocam?
— Evet, öyle denilebilir. Yüz tane, belki iki yüz tane köpeği vardı bu zatın peşinde. Malatya'nın bütün köpekleri onun güdümündeydi sanki
Yaz kış, kışta kıyâmette, zehir zemberek soğuklarda, çatır çatır karlı buzlu günlerde bile yalın ayak başı kabak dolaşan Hacı Ali Efendi'nin üstünde giyecek olarak sâdece bir göynek bulunurdu. Beyaz göynek, kefen yâni...
Kefeniyle dolaşan bu Hacı Ali Efendi, yol kenarına durur, köpekleri de onun arkasında saf tutar otururlardı.
Hacı Ali Efendi, hiç kimseden kesinlikle bir şey istemediği halde, gelen geçen herkes ona üç-beş kuruş bir şeyler verirdi. Köpeklere harcardı Hacı Ali Efendi o paraları hep.
Hacı Ali Efendi öyle bir zat ki, onun önünden geçip de, ona üç-beş kuruş bir şeyler vermeyenlerin arabaları, on-onbeş metre sonra hiç yoktan en az bir takla atar geri dönerdi.
Bekir isminde bir Malatyalı şöyle bir şey anlattı: İstanbul'a gidiyoruz, arabamız Hacı Ali Efendi'nin bulunduğu yerde durdu, herkes bir şeyler veriyor. Herkesle birlikte ben de yaklaştım kendisine, ben de bir şeyler verirken, çooook uzakları koklarcasına burnunu şöyle bir çekerek: Oğlum Bekir İstanbul'a mı gidiyorsun? dedi.
Ben, derin bir şaşkınlık içerisinde: Evet efendim, İstanbul'a gidiyorum! deyince: Oradaki Hacı Ali Efendi'ye selâmlarımı söyle! Malatyalı Hacı Ali'nin selâmı var, de! dedi.
Ben de, yine aynı şaşkınlık içinde: Peki efendim! dedim yürüdük biz, araba hareket etti.
Sonra İstanbul'a vardık. Hacı Ali Efendi bana: İstanbul'daki Hacı Ali Efendi'ye selâmımı söyle, dedi ama... İstanbul'daki Hacı Ali Efendi kimdir, ne yapar, nerde bulunur bilmediğim için unuttum gitti.
Biz işimize gücümüze bakıyoruz, geziyoruz tozuyoruz derken bir gün Süleymaniye'de, bir adam şöyle yanımıza gelerek, o da aynı Hacı Ali Efendi gibi uzakları kokladıktan sonra: Selâmün aleyküm! Sizden Malatyalı Hacı Ali Efendi'nin kokusu geliyor bize!. deyince, ben o z aman ayıktım biraz işte: Aman efendim, dedim, selâmları var size!..
Aleyküm selâm, aleyküm selâm!.. Kendileri de buradaydılar az evvel, keşke biraz daha erken gelseydiniz, kendilerini de görebilirdiniz burada!.. dedi ve gitti adam...
BU KİTAPTA ADI VE KONUSU GEÇEN ZATLAR;
Tevfik Ceyhan Dede
-Konyalı Deli Abdullah Efendi
-Maraşlı Hacı Emi
-Bursalı Terzi Mehmed Efendi
-Uzunköprülü Kâmil Dede
-Edremit'te Bir Meczub
-Aydın
-Malatyalı Hacı Ali Efendi
-Kemâliyeli Seyyid-i Kübra
-Havro
-Yalvaçlı Deli Vasfi
-Kastamonu'da Hacı Eşref
-Neresi Dede Sultan
-Bağdatlı Sâdun
-Kûfeli Kara Meymune
-Cüheyneli Ebu Nasr
-Behlûl Dânâ
-Horoz Dede
-Sefer Dede
-Sümüklü Dede
-Saçlı Mehmed Efendi
-Nalıncı Memi Dede
-Nalıncı Salih Dede
-Divâne Ahmed Dede
-Yetmiş Kuruş Dede
-Çöp Atlamaz Baba
-Pazar Ola Mehmed Ağa
-Ayarcı Mustafa Efendi
-Laleli Baba
-Kelbi Hasan Baba
-Adam ol Mehmed Efendi
-Ayaşlı Nuh Efendi
-Divane Şüca
-Doğancı Mustafa Baba
-Kalıcı Delisi Seyyid Mehmed Efendi
-Elfi Kadın
-Kadı Delisi
-Dalkavuk Osman Efendi
-Taslak Efendi
-Kadı Süleyman Efendi
-Bayraktar Dede
-Yâ İmam Dede
-Hızır Aşak
-Ahmed Çelebi
-Osman Çelebi
-Meczublar Kutbu Unkapani Saçlı Mehmed Çelebi
-İsmail Efendi
BU KİTABI TEMİN ETMEK İÇİN: http://www.kitapelinizde.com/book/kitap/722557/meczublar.htm