21 Mart 2010 Pazar Günü, Dünya Şiir Günü nedeniyle, Beyazıt'ta Ulu Çınarın altında Şair Hüseyin Avni Dede için, akademisyenlerin,sanatçıların,şairlerin ve şiir severlerin katılacağı ŞİİR GÜNÜ düzenlenecektir. Ayrıca isteyenler kendi veya sevdikleri şairlerin şiirlerini okuyabileceklerdir.
İstanbul'da oturan Netpano okuyucularımıza bu etkinliğe katılmalarını tavsiye ederiz.

Hüseyin Avni Dede
''Yaşayan dört ölüden biriyim''
Yaşam felsefesini Neyzen Tevfik, Orhan Veli ve Sait Faik çizgisine oturttuğu için kendini yaşayan bir ölüye benzeten şair ve 'seyyar koleksiyoner' Hüseyin Avni'yi, 46 yıldır sergi açtığı Beyazıt'taki mekândan kaldırmak istiyorlar
Dile kolay, 1964'ten beri, yani tam 46 yıldır, her gün aynı çınar ağacının altında sergisini açıyor. İtinayla dizdiği şiir kitapları, eski bozuk paralar ve pulları, onun bu dünyadaki tek varlığı. Tezgâhını açtıktan sonra hiç oturmuyor. Upuzun saçları ve rüzgârda savrulan sakalıyla her zaman ayakta...
Küçük bir mermer parçasının üstünde, yüzü Beyazıt Meydanı'ndaki sahaflara dönük, saatlerce müşteri bekliyor. Kendini Beyazıt'ın gönüllü kültür elçisi gördüğünden olsa gerek, oturarak beklemeyi, yaptığı işe saygısızlık olarak görüyor.
Hâlâ tanımadıysanız, yolunuzun İstanbul Beyazıt Meydanı'na düştüğü bir gün, herhangi birine, "Hüseyin Avni Dede'yi nerede bulurum?" diye sorun. Size hemen 500 yıllık bir çınar ağacının altını işaret edeceklerdir.
Ama bizden size küçük bir tavsiye; Hüseyin Avni Dede ile demli bir bardak çay eşliğinde, keyifli bir edebiyat ya da Beyazıt bölgesinin tarihiyle ilgili sohbet etmek istiyorsanız acele edin. Çünkü yakında Hüseyin Avni'yi orada bulamayabilirsiniz. Neden mi? Zabıta artık onun da yakasına yapıştı. "Kaldır sergini, çek git buradan" diyorlar. Bilmiyorlar ki gidecek başka bir yeri yok onun...
Doğma büyüme Süleymaniyeli olan Hüseyin Avni, tam 10 yaşından bu yana aynı yerde tezgâh açıyor. Kendisini kovmaya çalışan Malatyalı zabıta İstanbul'a göçeli daha 10 yıl bile olmamışken, Hüseyin Avni yıllar önce, Beyazıt Meydanı'ndaki Yangın Kulesi'nde itfaiye erleriyle çay içtiği günleri hatırlıyor: "Şimdi kuleye çıkmak yasak ama o zamanlar koruma altında değildi ve serbestti."
Belediye sempozyuma çağırıyor
Bu arada, ortada bir de komik durum var. Zabıtalar onu kovmaya çalışırken, belediye yetkilileri, 'Adım Adım Beyoğlu' sempozyumunda konuşmacı olmasını istiyor. Yani bir yandan tezgâh açmasını istemiyorlar, diğer yandan gel bize, "Beyazıt'ın tarihini anlat" diyorlar. Türkiye'de yaşamak böyle bir şey olsa gerek...
Hayatta, altında dikili olduğu çınar ağacının dışında hiçbir şeyi olmayan Hüseyin Avni Dede'nin doğal olarak sigortası da yok. Hastalandığında doktor arkadaşları yardımına koşuyor. Oysa her gün en az 100 turist, enteresan görüntüsü nedeniyle onun fotoğrafını çekiyor. "Her birinden bunca yıl boyunca birer dolar alsaydım, şimdiye kadar yüz binlerce dolarım olurdu" diyen Hüseyin Avni Dede, hiçbir zaman böyle bir şeye tamah etmemiş. O, günde kazandığı 10 YTL ile yaşamaktan mutlu. Yeter ki ona ilişmesinler. Ama yalnız değil Hüseyin Avni... Tezgâh açmasının engellendiğini duyan sanat çevreleri, destek kampanyası başlattılar onun için. (TEMPO DERGİSİ)

BİR ÇINAR OLMAK
Hepinizin en azından bir kez olsun onu gördüğüne eminim. Kim olduğunu, neden orada öylece durduğunu, neden gülümsediğini ve neden sustuğunu merak ettiniz. Ama o kadar meşguldünüz ki onunla hiç konuşmadınız, onunla hiç gülmediniz ve onunla hiç susmadınız. İşte bu söyleşiyi bu yüzden yaptım. Hüseyin Avni Dede'yi tanıyabilmeniz için. Çünkü Hüseyin Avni Dede'yi tanımak, Beyazıt'ı tanımaktır
Kitabınızdan öğrendiğim kadarıyla babanız da bir şairmiş. Onunla başlamak istiyorum, bize biraz babanızdan bahseder misiniz?
Babam tüccarlık yapardı, şairliği de vardı aynı zamanda. 1964'te işini kaybedince hayatı altüst oldu. Dükkânları birer birer kapandı, sonunda bir ceketiyle kaldı ortada. Sonraları ben onun şiir kitaplarını Beyazıt'ta satmaya başladım. Zamanla ben de şiir yazar oldum, bir anlamda ondan şairliği devraldım.
İlk şiiriniz ne zaman yayınlandı?
İlk şiirim 1969'da yayınlandı. Çok heyecanlanmıştım açıkçası, benim için çok yeni bir deneyimdi. Ondan sonra devamlı yazmaya çalıştım. 1973'te de ilk şiir kitabım çıkınca, ardı arkası kesilmedi. Hâlâ da aynı heyecanla yazıyorum.
Peki, kendinize yakın hissettiğiniz şairler kimlerdir?
Orhan Veli, Sait Faik ve Neyzen Tevfik. Ben onların ruhunu yaşıyorum. Şairliği onlardan öğrendim. Onların ve babamın şiirleriyle beslendim. Kendimi onlara benzetirim. Bu aralar düşündüğüm bir proje var: 'Hem ölüyüm, hem diriyim, yaşayan dört ölüden biriyim' diye. Orhan Veli, Sait Faik, Neyzen Tevfik ve ben. Dördümüzün şiirlerinden yola çıkıp ortak bir antoloji hazırlamayı düşünüyorum.
Merak ettiğim bir şey var, sizi böyle şairce bir yaşama iten nedir?
Bu zamanla oldu aslında. Herkes beni böyle tanımaya başlayınca elimde olmadan tıraş olamadım mesela. Bir seferinde İtalya'ya giderken saçlarımı, sakallarımı kesmiştim. Döndüğümde insanlar bana beni sormaya başladı. Baktım ki herkes bana böyle alışmış, o günden yani 1984'ten beri biçimsel bir değişikliğe gitmedim.
Bu çınarın altında durmak benim görevim
Bir arkadaşım evlenip yurt dışına gitmişti. O günlerden geriye tek bir fotoğraf kalıyor sadece. Aradan yirmi sene geçip tekrar geldiklerinde bir fotoğraf daha çektiriyoruz ama bu sefer çocuklarıyla birlikte. Bu çınarın altında durmak benim görevimmiş gibi hissediyorum. Burada olduğum zaman bazen kimse beni sormaz ama burada olmadığımda neden olmadığımı merak eden çok kişi oluyor.
Yani bir anlamda, bu çınar gibisiniz.
Onunla omuz omuza verdik, senelerden beri yaz olsun kış olsun beraberiz. Eskiden benden ve çınardan başka kimse yoktu. Çınarla birlikte ikimizdik, esnaf da pek yoktu o dönemlerde. 5 – 10 kişi olurdu bazen. Yağmur da yağsa kar da yağsa ne şemsiyem olur ne de şapkam. O doğallığı yaşarım çınarla beraber. Ben onu anlıyorum o beni anlıyor. Oturacak sandalye olsa da oturmam. Senelerden beri ayakta görürler beni burada. Sanki oturursam hastalandığımı zannederler diye hep ayakta dururum.
Kitabınızda 'Türkiye'nin kitabı en çok satılan şairi' olduğunuz yazıyor. Bununla ilgili bilgi verebilir misiniz?
Bu durum kitabımı kendi başıma satmamdan kaynaklanıyor. Kitaplarım yayınevinden çıksa belki bu kadar satamaz. Eskiden Beyazıt'tan sonra Beyoğlu'na da giderdim. Günde 100 – 150 tane kitabım satılırdı. Şimdi o kadar satılmıyor gerçi. Okuyucuyla olan iletişimini kaybetmezsen okur sana yaklaşıyor, sen de okura yaklaşıyorsun.
Kitaplarınızın şimdiye kadar kaç adet sattığını biliyor musunuz?
7 – 8 sene öncesine kadar son rakam 120 bin kadardı. Şimdi 150 bin olmuştur. Eskiden insanlar daha çok okurdu, bir seferde 11 bin kitap bastığımı hatırlarım. Şimdi insanlar kitaplara daha az ilgi gösterir oldu, bir de bu ekonomik şartlar da etkiledi açıkçası. Artık bir seferde 3 bin kitap basabiliyorum.
Belediyeyle aranızda bazı sorunlar olduğunu duymuştum. Bundan biraz bahseder misiniz?
Eminönü Belediyesi Zabıtası yıllardır burada durmamı istemiyor. En son 2008'de bazı sorunlar oldu. Benim dışımda gelişen imza toplama gibi kampanyalar başladı. Fotoğraf sanatçıları bir yandan, şairler yazarlar bir yandan, halk bir yandan bana destek verdi. Bana gösterilen ilgi sayesinde belediye ısrarcı olmamaya başladı. Ama şimdi tekrar pürüzler çıkmaya başladı. Beyazıt Meydanı'nda Kültür Başkenti Projesi ile ilgili bir düzenleme çalışması var. Sanırım son pürüz bu yüzden çıktı. İnşallah ben yine bu çınarın yanında yarım metre kare bir mermerin üstünde durabilirim. İstiyorum ki ömrüm yetse de devamlı burada, ayakta olsam.
Ülkemizde böyle bir problem var aslında. İnsanların yaşarken değerini bilmiyoruz. Bence siz aramızdan ayrıldıktan 10 – 20 yıl sonra buraya heykelinizi dikecekler ama her zamanki gibi iş işten geçmiş olacak.
Belki o da olur. Ama insan yaşarken bir şeyleri görebilmek istiyor. Bir bakıyorum turist geliyor, sanki bir akrabası gibi sarılıyor bana. Elinde İstanbul'u anlatan bir katalog, arka kapağında benim fotoğrafım. Dünya'nın birçok yerinde satılıyor bu kitaplar. Kitabın içinde ben de varım diye ne kadar mutlu oluyorum. Senelerden beri turistler gelir beni görmeye. Gelen turistler, Japoncaya ya da İngilizceye çevrilmiş şiirlerimi okuyor. Onlarla şiirlere dair duygularımızı paylaşıyoruz, birbirimizi bulduğumuza seviniyoruz. Ama bunu anlatamıyorum bir türlü.
bu morg aldatıyor beni
ne zaman hatırlasam
bu morg aldatıyor beni
karanlık avluda
sakalına kül yağıyor gecenin
yıldızlar birer korsan gibi
yüksek duvarlara yapıştırıyorlar
çatlak ve acılı dudaklarını
ne zaman hatırlasam
bu morg aldatıyor beni
iki karanfil bırakıyorlar denize
bir ölünün ellerinde yüzüyor gelinliği
sonsuz alev
beyaz gölge yastık yorgan siyah gölge ev
hadi bana bir şeyler anlat ne olursun
ey yalnızlığın acısını yüreğinde duyan dev
yalnızlık ölmüş bir martı gibi sahile vursun
bütün bunlardan sonra insanları tekrar sev
biraz daha beklersen mutlaka unutursun
sımsıcak otların arasında bir sonsuz alev
istersen biraz daha öyle yakıcı dursun
Hüseyin Avni Dede