Netpano Anasayfa > Haber detayı


Kaynak:HaberX.com  
netpano.com  -  - 06 Temmuz 2010 Salı - 00:00:00  
Ahmet Özal'dan Çarpıçı Açıklamalar

" BU BULUŞMANIN NE KADAR YÜREK YAKICI OLACAĞINI BİLİYORDUM DA NE KADAR GÖZ ALICI OLACAĞINI KESTİREMEMİŞTİM. ZİRA RENKLERİN CÜMBÜŞÜNÜ GÖREBİLMEK İÇİN OLDUKÇA KISTIM GÖZLERİMİ, ONA BAKARKEN BABASININ IŞIĞININ NEREDEN DOĞACAĞINI BİLMEDEN.  FAKAT BİRAZ SONRA DAİMA HAREKET EDEREK ETRAFINA IŞIK SAÇAN BU ŞEYİN 'PARILTI' OLDUĞUNA KANİ GELDİM...BAZILARINA GÖRE NURDAN DAHA SAĞLAM VE HAS OLAN PARILTININ BİR BAŞKA SAHİBİNE RASTLAMADIM DİYEBİLİRİM. ONDA YAKALADIĞIM VE BIRAKMAK İSTEMEDİĞİM DUYGU, HER PARLAK ŞEYDE OLDUĞU GİBİ  ARKASINDAN NEYİN GELECEĞİNİ BİLMEKTİ TABİ Kİ. KÂH AHİRETİ UNUTTURACAK KADAR İYİ TASVİR EDİYORDU HAKİKATLERİ, KÂH 'YAPAN BİLİR, BİLEN KONUŞUR' MEALİNDE KÖPÜĞÜNÜ ALIYORDU SİYASETİN, KÂH DEĞERİNDEN DAHA UCUZA BİLE VERMEYE KOYULUYORDU SÖZLERİNİ AMA MİZAHLI KELAMLARI ESNASINDA BENİ MALAKELAM YANİ SÖYLEYECEK SÖZ BULAMAMA DURUMUNDA BIRAKMASINI SİZİN DE YAŞAYACAĞINIZ BİR AHMET ÖZAL RÖPORTAJI İLE BAŞ BAŞASINIZ ŞİMDİ..."

 HÜLYA OKUR- HABERX

“BABAM BİR DEFA MAÇA GÖTÜRDÜ, ONDA DA YOLDA KAYBETTİ  BENİ“

Kız kardeşiniz Zeynep ve siz liseyi Amerika’da bitirdiniz.  Aslında anneniz en güzel geçen yıllarınız olarak o dönemi işaret ediyor. Peki siz hayatınızın en genç ve güzel yıllarına dair babanızın büyüklüğü altında güvenli olduğu kadar coşkulu bir çocukluk geçirebildiğiniz söylenebilir mi?

Gençlik yıllarımda özellikle babamla zaman bulabildiğim dönem, biz Amerika’da olduğumuz dönemdi, liseyi okuduğum iki sene. Onun dışında babam Türkiye’deyken çok vakit ayıramazdı, özel günlerinde dahi çalışıyordu. Yani onunla çok vakit geçirmedim ben çocukluğumda. Hatta ben çocukken, bir gün, 6 yaşında iken, annem ille tutturmuş;”Oğlunu al bir maça götür” demiş. Babam, bir Pazar günü beni maça götürdü, sonra alışık olmadığı için beni kaybetti, yolda bir yerde unutmuş beni… Sonra Kavaklıdere’de bizim oturduğumuz bölgede, annemi, bizi tanıyan esnaf bulup eve getirdi beni. Çünkü babam yolda kaybetmiş beni, eve  gelmiş, annem: “Nerede Ahmet? demiş, Ahmet sokaklarda….Alışık değil çünkü. Bir defa maça götürdü beni, onda da yolda kaybetti. Ama Amerika’da geçirdiğimiz liseli yıllarda çok zaman harcayabilirdik beraber çünkü o zaman akşam 5:00’e kadar mesaisi vardı. Üniversite yıllarında gidip geliyordu, üniversiteye. Tabi lise yıllarında yani 70’li yıllar…O yıllarda hipilik moda, uzun saçlar falan. Ben de o yıllarda gençlik, uzun saçlarım vardı, saçlarım omuzumun altındaydı. Babamın bazı arkadaşları, Ahmet’in uzun saçlarına niye müsade ediyorsun derlerdi. Babam töleranslı bir insandı. Aynen şunu söylerdi:”Bunlar gençlik, saçı uzun, şimdi moda, yarın başka türlü, hiç farketmez nasıl istiyorsa öyle yapsın”derdi. Hatta beni de kızdırmak için, “Benim güzel kızım” diye severdi. Öyle espriliydi, hiçbir şekilde karışmamıştır bize, hiçbir şekilde müdahale etmemiştir.

 

“BABAMIN ARKA PLAN ÇALIŞMALARINI YAPARDIM” 

Hiçbir şeyinize karışmayan bir babaya sahiptiniz ama gençlik yıllarında artık birlikte nasıl bir imaj, görüntü verdiğinizi de düşünmüşsünüzdür…Merhum Cumhurbaşkanımızın 9’ncu anma töreninde konuşmanıza, ‘‘Sayın Genel Başkanım ve anneciğim’’ diye başlamıştınız…Siyaset için dışarıya ciddi ve resmi bir duruş vermeye çalışırken ailevi duygularınızı da sonuna kadar yaşayabildiniz mi?

İçeride babamın Başbakanlığı döneminde babam bana son derece güvenirdi. Ben IMF’den gelmiştim, Uluslar arası Para Fonu’nda Avrupa Masasında ekonomist olarak çalışmıştım. O dönemde 80’li yıllarda yapılan büyük ekonomik reformlarla ilgili arka plan çalışmalarını yapardım babamın. Bürokratlar, bakanlar beni tanımazdı. Ben sadece babamın alacağı kararlarla ilgili istediği raporları hazırlardım. Çok özel konularını benimle paylaşırdı. Mesela önemli bir konuşma yapacağı zaman, konuşmayı hazırladığında, bu konuşmayı önce bana gösterirdi. Önemli kararlardan önce muhakkak beni Ankara’ya çağırır, tartışırdı. Bana çok büyük güveni vardı. Bu tahmin ediyorum kendi düşüncesiyle, yaşadığı 10 sene içerisinde beni de ciddi bir eğitim geçiriyordu, onu şimdi anlıyorum, o zaman anlamamışım.

 

“KİMLİĞİMİ, KİM OLDUĞUMU BAŞKALARINA ANLATARAK BİR YERE GELMEDİM”

Babanız bir gün kendisini arayan numaralardan döndüğü bir Sivaslı’yı arıyor ve adam telefondaki kişinin Özal olduğuna inanmıyor, küfrederek kapatıyor telefonu. Sonra babanız dönüyor size bu durumu anlatıyor ve sonra ben bu adamla konuşacağım diyerek, Sivas Valisi aracılığıyla kendisine ulaşıyor. İnsanlara kendini ifade etme çabası açısından ne kadar babanıza benziyorsunuz?

İnsanlar beni o yıllarda tanımazlardı. Ben mesela hiç unutmuyorum. Benimle ilgili ilk yazılan haber, Zafer Mutlu’nun Sabah Gazetesi’ndeki yazısıdır. 1984 yılında, tesadüfen, Zafer Mutlu’yu tanımazken, Sabah Gazetesini açtım o yazıyı okudum. Yazı şu: Bir gece veya iki gece önce Bağdat Caddesinde bir alkol muayene çevirmesi vardı.  Çevirmede insanlar arabalarından inmiş, kuyruğa girmişti, ben de arabamdan indim, kuyruğa girdim, bu arada amirlerden biri beni tanıdı, hemen yanıma geldi, buyurun siz gidebilirsiniz dedi, tabi orada 50-60 kişi var sıraya giren, ben de onlardan birisiyim, ben itiraz ettim, dedim ki, “Ben arabadan indim, sıraya girdim, alkol muayeneyi olup ondan sonra giderim, ben sıradan çıkmıyorum”, çünkü o hoş bir durum değil, orada o kadar insan arasında amirin yaptığı da hoş değil. Beni orada zor durumda bırakması, insanların garip şekilde dönüp bakması…, alkol muayenesine herkes gibi girdim, ondan sonra evime gittim. Bunu Zafer Mutlu oradan birinden bunu duymuş herhalde, ilk benimle ilgili çıkan yazı budur. Hiçbir zaman kimliğimi, kim olduğumu başkalarına anlatarak bir yere gelmedim. Tam tersi özellikle de anlatmamaya, göstermemeye çalıştım.

“BEN, BABAMIN İLK EŞİNDEN MİYİM DİYE NÜFUS KÜTÜĞÜM BİLE İNCELENDİ”

Babanızın, Türkiye'nin çok gerilere götürüldüğü inancıyla ölümden bir ay sonra, 19 Mayıs tarihinde Cumhurbaşkanlığından istifa ederek, Yeni Parti’nin başına geçeceğini söylemiştiniz. Bunu size aktardığında, sağlık nedenleriyle karşı çıkmışsınız… Peki neden yaşarken babanıza dışarıdan değil de içeriden destek vermeyi düşünmediniz?

Bütün aile karşı çıktı ama onun niyeti kesindi. Ben hep babamla birebir çalıştım zaten, bir çok önemli kararlarında bulundum, onların çalışmalarını yaptım ama ben babamla direk çalıştım hükümetle ilgilenmedim, hükümetle alakam yoktu, beni hep yurt dışında zannederlerdi. Çünkü davetler, protokol masaları ve düğünlere de gitmezdim, gece kulüpleri, gece hayatı, magazin, medya dünyasına hiç çıkmadım, benimle ilgili bir tane şu gece kulübündeydi diye haber çıkmadı. O dönemde de yoktu, bu dönemde de yok. Çünkü öyle bir hayatım olmadı; barlar, pavyonlar gibi şeyler olmadı zaten yapmış olsam her gün manşetlerde olurdum. Dolayısıyla insanlar beni tanımadı. Daha çok Zeynep ile Efe’yi tanıdılar. Hatta ben babamın by-pass ameliyatı ve star kurulduktan sonra ortaya çıkınca merak da ettiler. Bu, Semra Hanımdan değil de birinci karısından mı diye, nüfus kütüklerini falan incelediler. Bunda önemli olan şuydu, Zeynep benden büyüktü, ben ortancaydım, en büyük ben olsaydım problem büyüktü, anlatamazdım kimseyi.

 

“MESUT YILMAZ VE TANSU HANIM'IN ÇEVRESİ BENİ İSTEMEDİ, BUNLARA KIZDIĞIMDAN GİRDİM SİYASETE”

Aslında siyasete girmeyişiniz veya hep içeride kalışınıza dair şöyle bir beyanatta bulunmuşsunuz: “Aileden Hüsnü Doğan ANAP’ta, amcam Yusuf vardı, zaten hanedan denip duruyor ve bu da babama zarar veriyor” Siyasetçilerin yakınları neden bu kadar iştah içinde oluyorlar, hanedanlıkla demokrasinin nasıl bir ilişkisi var?

Evet bir de ben ağrıtmayayım başını dedim. Babam çok ısrar etti benim siyasete girmemde. Ben kendisine şunu söyledim:” Sen emekli olduktan sonra düşünürüm” Benim siyasetle alakam, ilgim olmadı, sevmedim de. Babamın ısrarına rağmen girmedim de. Ancak 1999 yılında girdim, bağımsız seçildim. Onun da sebebi vardı, ben siyaseti düşünmüyordum. Sebebi de şuydu: Tansu Çiller hanımefendi, o zaman DYP’nin Genel Başkanı, bana Malatya birinci sırayı teklif etti. Benim de aklımda yoktu, hoşuma gitti böyle bir teklifte bulunması, ben de teşekkür ederek kabul ettim. Üç gün sonra bana bir telefon geldi: Malatya’da arkadaşlar diyorlar ki, ön seçime girmesi lazım Ahmet Bey’in!...Malatya’da DYP diye bir parti yokken beni ön seçime sokmalarının arkasında başka bir şey aradım ben. Tansu Hanım istemesine rağmen çevresindekiler tarafından istenmediğimi anladım. Çünkü liderlerin etrafındaki bazı kişiler, güçlü isimlerin yanına gelmesini istemezler. Onun üzerine Anavatanlılar baskı yapmaya başladılar bana, Mesut Bey başkandı, “Ahmet Bey lazım bize, Malatya’dan koyalım” falan…Mesut Bey istemedi beni. Dedim ki, “Çok enteresan Mesut Bey istemiyor, Tansu Hanım istiyor, çevresi istemiyor, yani bu meclise onlar mı beni sokacak? sokacaksa birileri beni bu meclise, millet sokacak” dedim ve çok zor bir iş olan Bağımsızlığa adaylığımı koydum. Bağımsızlıkta da, Anavatanla, Doğru Yol’un aldığı oyun toplamını aldım Malatya’da. Ben şunu ispat etmeye çalıştım, parti liderleri değil, millet meclise seni sokar. Onun için aslında siyasete girmemin başlangıcı odur. Açıkçası bunlara kızdığım için girdim. Bu yapılan sistemin yanlışlığını ispat etmek için girdim.

 

“MESUT YILMAZ, BU SON KONGREDE, BENİM KARŞIMDAKİ RAKİBİ DESTEKLEDİ.”

Peki sadece sizin güçlü biri olmanız mı onları korkutuyordu? Erkan Mumcu Başkanlığındaki ANAP’ta partiye yeniden üye olmanız söz konusu olduğunda, MKYK üyeliğinize başlangıçta karşı çıkılmıştı. Hatta Mesut Yılmaz onca güvenine rağmen sizi Genel Başkanlık için işaret etmemişti. Siz ANAP’ı bu kadar severken neden aynı zamanda bir tehlike olarak göründünüz?

Göstermez. Mesut Yılmaz, 99’da aday göstermedi, ben bağımsız oldum, 1,5 sene mecliste bağımsız kaldım, sonra Mesut Yılmaz, rica etti, partiye girmem için, ben hiçbir pozisyon, görev talep etmeden, direk kabul ettim. Yani bir Bakan yapın beni demedim, nitekim ben partiye girdikten sonra 3-4 tane Bakan değişti partide, bir defa bizi yapmadı, önemli de değil. Ama Mesut Yılmaz, bu son kongrede, benim karşımdaki rakibi destekledi. Yani benim kazanmamam için. Ali Talip Özdemir Başkan oldu,  Ali Talip Özdemir babamın Bakanıdır, benim de iyi arkadaşımdır, ben milletvekiliyken ANAP’ta, MKYK’da adımı bile yazmadı, ben orada da yine listeyi delerek girdim. Ondan sonra, ‘Lanet olsun, bunların hepsine lanet olsun’ dedim. Bu insanlar, Erkan Mumcu da öyle…Bu insanlar partiyi, %40’tan aldılar, %5’e kadar indirip yok edip, kapatıp gittiler ama Ahmet Özal’ı orada istemediler. Bunların hepsi bana göre kompleksli, kendine öz güveni olmayan, kendi gölgesinden korkan, zavallı insanlar diye bakıyorum, acıyorum ben bunlara.

“ÖZAL’DAN SONRA ANAP’A GENEL BAŞKAN OLANLARIN  HEPSİNDE ÖZAL KOMPLEKSİ VAR”

Malatya Bağımsız Milletvekili iken ‘‘Kalbim ANAP dedi’’ sözleriyle ANAP'lı oldunuz. AncAk Partilerin sizin için nostalji dernekleri olmadığını biliyoruz. ANAP bayrağını ileriye taşıyamamalarının altında hep bu kompleks mi var?

Özal kompleksi var. O partide, Mesut Bey de dahil olmak üzere ondan sonra gelen bütün Genel Başkanların hepsi, Özal altında ezilen, kendine güveni olmayan zavallı insanlar olmuşlar. Maalesef problem orada.

 

“BABAM KAZANACAKSIN DEDİ, VE DEDİĞİ OLDU”

1987'de sizi çağırarak siyasete girmenizi istediğini söylediğiniz babanızın, vefatından 12 gün önce sizi çağırarak, bunu vasiyet ettiğini anlatmıştınız. Bu ailesini garanti altına alma düşüncesinden mi, yoksa sizin ülke yönetiminde bir ihtiyacı karşılayacağınıza duyduğu inançtan mıydı?

Kesinlikle ikincisiydi. Siyasete girmem için bana baskı yaptı. Ben hatta, “Siyaseti sevmiyorum, ilgilenmiyorum, iş dünyasındayım” dediğim zaman onun bana kızdığını da gördüm ve aynen şu cümleyi etti bana:”Girmek zorundasın, ben seni 12 sene boşuna yanımda dolaştırmadım”dedi. Yani bir gün muhakkak gireceğimi söyledi. Dedikleri de çıkıyor. Benim girip de kazanmam mümkün olmayabilirdi, bu sonuçta krallık değil, halk seçiyor, demokrasi var, “Kazanırsın, kazanacaksın, çünkü bendeki vizyon ve cesaret sende var”dedi. Aynen söylediği odur, yani kinci söylediğin daha doğru.

“ÖZEL TELEVİZYONLAR OLMASAYDI, KÜRT MESELESİ BU KADAR TARTIŞILAMAZDI”

Ben ticaretle uğraşıyorum, siyasetle ne işim var dediniz de gerçekten ticari açıdan hem parlak hem de pek parlak olmayan süreçler yaşadınız.  Kanal-6, Artı Yayıncılık ve Artı Medya Pazarlama gibi şirketlere sahip olmuştunuz. Hatta o tarihlerde mallarınıza haciz de kondu.  Ticaretle siyaset arasındaki tercihlerinizi neye göre belirlediniz?

90’lı yıllardaki, 2000’li yıllardaki krizler….Türkiye, rahmetliden sonra çok kriz yaşadı. O krizlerde zaten biz bıraktık televizyonculuğu, sattık, çıktık. Çünkü artık Türkiye’de medyacılık da öyle bir hale geldi ki, artık uluslar arası büyük şirketlerin yapabileceği bir iş, artık herkesin yapacağı çapta bir iş değil. Biz bu işe girdiğimizde Türkiye’de reklam pastası bir yıllık TRT’nin 35 milyon dolardı, şuanda 5 milyar dolar. Pasta o kadar büyüdü ki, yatırım da o kadar büyüdü, sıkıntılar da o kadar büyüdü. Yani artık bu büyük şirketlerin yapacağı bir iş, bizlerin değil. Bana sorarlarsa ne yaptın sen Türkiye’de, diye. Ben çok önemli bir çivi çaktım Türkiye’de. Özel televizyonlar ve radyoculuğu getirdik. Türkiye’de demokrasi için en önemli işi yaptık, ama bugün orada değiliz, dışarıdayız ama bugün Türkiye’de belki yüz binlerce insan bundan ekmek yiyor, halk daha çok aydınlanıyor, yani bir Susurluk olayı eskiden olsaydı, bir trafik kazası olurdu, şimdi sadece bir trafik kazası olmadığı ortaya çıktı. Yani olaylar daha çok önem kazanıyor, herkes fikrini söylüyor. Mesela bu Kürt meselesi bile bu kadar tartışılamazdı Türkiye’de, tartıştırmazlardı, eğer bu özel televizyonlar olmasaydı. 

 

“EKONOMİK KRİZİ YARATAN HÜKÜMETLERE İŞ ADAMLARININ DAVA AÇMASI LAZIM”

Siz bu konuda devrim oluşturdunuz ama bu devrim, bu kadar medya olanağı eline geçmişken neden kötüye kullanıldı, hem kendisi hem Türkiye kazanabilirdi diye yorumlandı…

Biz kötüye kullanmadık, biz sadece ekonomik krizle karşı karşıya geldik. 5 Nisan kararlarıyla Türkiye’de binlerce şirket battı bir gecede. Biz de sıkıntıya girdik ve sattık, biz para almadan sattık, sadece borçlar karşılığı verdik, şirketi. Türkiye’de ekonomik krizi yaratan hükümetlere iş adamlarının dava açma hakkı olması lazım bana göre.

“ÇOK YANDAŞ OLURSANIZ VATANDAŞ SİZİ OKUMAZ, SEYRETMEZ.”

Özal, size ve Uzan’a televizyonlarda kendisini çok gösterdiğiniz için uyarıda bulunmuş, halk tarafsızlığınıza saygı duymaz diyerek bir anlamda yandaş medya kavramına karşı çıkmış…Peki siz medyayı ne kadar yanınızda yada arkanızda hissettiniz?

Biz medyayı kurduk. Rahmetli Özal’ı da haber yaptık, “Biraz fazla beni haber yapıyorsunuz, yapmayın beni haber, medya taraf olursa güvenilirliğini yitirir, güveninizi yitirmek istemiyorsanız beni bu kadar haber yapmayın” dedi. Sonuçta doğru söylemişti. Çok yandaş olursanız vatandaş sizi okumaz, seyretmez. Biz onu azalttık tabi. Rahmetli hakkında aleyhinde çıkan binlerce karikatüre bir gün dava açmadı. Sadece karikatüristleri arayıp, bir tane imzalı, orijinal isterdi onlardan, Başbakanlığın duvarlarına asardı onları, bir tane dava açmadı.

 

“AK PARTİ LİDERİNİ SIRTINDA TAŞIMIYOR, LİDERİ AK PARTİYİ SIRTINDA TAŞIYOR.”

Öz güvenden olsa gerek…Sizin çok önemli iki tespitiniz var: “Toplum siyasetçilerin çok önünde gitmiştir her zaman. Siyasetçiler geride kalmış, toplumu yakalayamamıştır.” Bir diğeri de, “Partiler cansız varlıklardır. Partileri canlı yapan liderlerdir.”  Peki bugün Türkiye partilerinin varlık sürdürme yarışını nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de iki türlü parti var: Partilerini sırtlarında taşıyan liderler, bir de liderlerini sırtlarında taşıyan partiler var. Yani bugün CHP’nin başına Kılıçdaroğlu geldi, Baykal geldi, o geldi bu geldi hiç farketmez, o parti o liderini sırtında taşıyor, oyu da belli. MHP de aynı şekilde, liderini sırtında taşıyor. Bugün Bahçeli’de olsa başkası da alacağı oy, yine aynı. Ama bir Ak Parti’ye bakıyorum, Ak Parti liderini sırtında taşımıyor, lideri Ak Partiyi sırtında taşıyor. ANAP’ta da partiyi Özal sırtında taşıyordu. Yani misyon partileri ile vizyon partilerin arasındaki farkı o. Türkiye’nin artık misyon partisine ihtiyacı yok, vizyon partisine ihtiyacı var. Vizyon derken, geleceği görüp, geleceği çizebilecek liderlere ihtiyacı var, onun için Anavatan kazandı Türkiye’de.  Çünkü toplumlar, siyasilerden  çok daha önde gidiyor, siyasileri geri kalmış, farkında değil.  –ceklerla, -caklarla insanları idare edebileceklerini zannediyorlar ama idare edemiyorlar, oy da alamıyorlar. Türkiye’de 45 tane parti, 50 tane Genel Başkan var ama lider ayrı bir şey. Genel Başkan demek, lider demek değil.

“AK PARTİ’NİN OYLARININ DİNCİLERDEN GELDİĞİNİ SAKIN KİMSE DÜŞÜNMESİN”

 

Çok benzerlik kuruyorsunuz Özal ile Ak Parti arasında. Partisini taşıyan mevzusunda olduğu gibi… Erdoğan, ''Turgut Özal iktidarı devraldığında aslında Türkiye hala siyah beyaz yıllarını yaşıyordu. O'nun gerçekleştirdiği reformlarla bu ülke bir anda renklendi, çağını yakaladı, zenginleşti ve çeşitlendi. Kabuğunu kırarak dünyaya açıldı. “demişti. Erdoğan hükümeti devraldıktan sonra yine aynı benzerlikleri mi yaşattı ülkesine?

Şöyle söyleyeyim, Tayyip Erdoğan hükümeti merkez sağda yer bulmaya çalışıyor kendine. Merkez sağ olarak çıkmadı Türkiye’de, Refah, Selamet Partisinden çıkan, milli görüş geleneğinden çıkan bir parti. Peki bu parti nasıl oldu da birden bire merkez sağın oylarını aldı? Yüzde 47’lerle iktidara geldi? Çok basit. Çünkü merkez sağda,  Anavatan ve Doğru Yol, Süleyman Demirel ve Turgut Özal’dan sonra gelen liderler merkez sağı temsil edemedikleri için o oyları Ak Parti’ye kaydettiler. Dolayısıyla Ak Parti’nin oylarının dincilerden geldiğini sakın kimse düşünmesin. Ak Parti’nin oyları içerisinde aşırı sağ da, şeriat üzerinden diyenler “yüzde 1” bile değildir. Ak Parti’nin oyları, bugün Anavatan ne aldıysa, Doğru Yol ne aldıysa geçmişte o oylardır. Merkez sağ oylarıdır. Merkez sağ ile aşırı sağ arasındaki farkı anlamak zordur. Şu anda Ak Parti merkez sağım diyor. Bana göre merkez sağ oturmaya çalışıyor, yani orada bir kimlik bulmaya çalışıyor, bu neye bağlı? Merkez sağın bundan sonra yapacağı başarıya bağlı, kendini göstermesine bağlı. Yani siz koyu lacivertle, siyahı birbirinden ayıramazsınız yan yana koyamazsanız. Her şey izafidir. Onları yan yana koyunca anlarsın, hangisinin aşırı sağda, hangisinin merkez sağda olduğunu.

"DEMOKRAT PARTİ  MERKEZ SAĞ DEĞİL, MERKEZDİR”

1999’da sol partilerin sayıca fazlalığı nedeniyle solun yükselişe geçtiğini ve sağ partilerin babanızın 3 prensibi altında toplanması gerektiğini savunmuştunuz. O prensipler: “Düşünce hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti ve teşebbüs hürriyeti” idi. Bugün Ak Parti Türkiye’nin merkezine oturduğu halde merkez sağ olarak tabir edilemiyor, bu üç prensibi yerine getirmediği için mi?“

Merkez Sağ, tabiri esasında İsmet Paşa’nın, “Biz ortanın solundayız” demesinden sonra çıkan bir tabirdir. O zaman, öbür taraf da, “Biz ortanın sağındayız” demiştir. Bana göre Anavatan Partisi merkez sağ mıdır, hayır, merkez partidir. Bugün benim de içinde bulunduğum Demokrat Parti de merkez sağ değil, merkezdir. Çünkü rahmetli ne dedi, “Dört eğilim” dedi. Hiçbir ayrım yapmadan, aşırı sağdan da, aşırı soldan da merkezde insanları dört elle birleştirmekti. Bu merkez sağ değil, bu merkez. O çok geniş kapsamlı bir tabirdir, herkesi içine alır. Merkez sağ, kendisini kısıtlar bir yerde. Onun için ben, merkez sağ tabirini kullanmayı çok sevmiyorum. Ama aşırı sağda isen, merkez sağda demeyi kendine tercih edebilirsiniz. 

 

Sizi merkezde kabul edelim ama biraz merkezden uzaklaşıp Malatya’ya uzanalım… Baba ocağı Malatya'da sizi destekleyen kitle sayesinde milletvekili seçildiğinizde “Mahdum Özal'a gidecek her oy Özal'a duyulan özlemin ve üç partiye duyulan güvensizliğin bir göstergesi olacak” denmişti. Mahdumluk, sizi neye mahkum etmişti? 

Ben Malatya’ya gittim, üç buçuk ay çalıştım orada. Benim babam, Turgut Özal. Babamı çok sever Malatyalılar. Ama ben oraya gidip, “Benim babam Özal, ben de burada oturuyorum, hadi bana oy verin” demedim. Ben orada 425 tane köy gezdim, sabah 6:00’dan, gece 2:00’ye kadar. 70 mahallesine 2’şer defa gittim. 180 bin km yol yaptım. Bana sordu gazeteciler, bu oyun yüzde kaçı sizin, yüzde kaçı babanızın dediler, %85’i babamın, %15’i de benim dedim. Bu böyle. Bunu kabul etmek lazım. Ben babamdan dolayı bir puan önde başladım yarışa orada. Bunu kabul ediyorum ama mesela bugün ben Türkiye’de oy istemeye çıksam, babamın yaptıklarından dolayı istemem, Demokrat Parti’de de bunu söyledim. Demokrat Partinin geçmişi nedir? Menderes, Demirel, Özal…Çok güçlü işler yapmış bu insanlar Türkiye’de. Türkiye’nin belki %80’nini bunlar inşa etmiş, 1950’den bu yana. Ama kalkıp, bir Demokrat Parti olarak veya ben  Ahmet Özal olarak, ‘Babam köprü yaptı, yol yaptı” diyerek “bana oy verin” diyemem. Çünkü öyle oy isteyemezsin. O oylar o zaman verilmiş, onun hesabı kesilmiş, defter kapanmış. Sen bundan sonra ne yapacağını anlatacaksın ki oy isteyeceksin.

 

Rauf Tamer buna dikkat çekmiş; miting veya seçim meydanlarında, ‘Özal geliyor, Karaoğlan geliyor’ gibi ses ve posterlerle merhumların rahatsız edildiğini yazmıştı.

Esasında doğru söylüyor, ben çok katılıyorum, mesela ben gerek rahmetli babamın, gerekli rahmetli Atatürk’ün bu kadar Türkiye’de kullanılması, adlarının her işe sokuşturulmaya çalışılması, Atatürk’ün demediği şeylerin dediği gibi konuşulması, Atatürkçüyüm, Kemalist’im diye ortaya çıkanların Atatürk’le ilgili hiç bir benzerliği olmaması gibi şeyler  ve bunları insanları putlaştırmaya çalışmanın….O insanlar hayatta olsaydı, samimi söylüyorum, hepimizi sopayla kovalarlardı. Atatürk de kovalardı, Özal da. Bu insanları putlaştırmak onların istediği bir şey değil. Atatürk öldükten sonra putlaştırmaya başladık Atatürk’ü, Özal’da bugün çok konuşuluyor, her yerde Özal deniliyor, doğrudur, yaptıklarının da anılması lazım ama Atatürk’ün 1925’te, 35’te söylediği şeyleri bugün kanun gibi almak çok yanlış, çünkü sene, 2010. Rahmetli Özal’ın da ölmeden önce 92’de söylediklerini bugün kabul edemeyiz. 92 ile 2010 arasında çok değişti dünya. Bugün rahmetliler hayatta olsa, ‘ Siz deli misiniz, benim onu söylediğim kaç senesiydi, ne konuşuyorsunuz siz?’ der. Mühim olan o insanların devrimciliğinin ruhunu alabilmek. Onların söylediklerini mutlak değer olarak kabul edemezsiniz, edersiniz geri kalırsınız.

“GÖRDÜKLERİM, ÖĞRENDİKLERİM, BİRÇOK SİYASETÇİDEN ÇOK DAHA FAZLADIR”

 

Birgün bindiğiniz taksici, siyasete girerseniz oyunu size vereceğini söylemiş, ve ardından eklemiş, “Armut dibine düşer, gerçekten düşmüş mü diye öğrenmek için bir defalığına veririm.” Özal’ın hatırına alacağınız oyların sonuna geldiğinize inanıyor musunuz? Demokrat parti ile oyların sadece sizin için size döneceği bir evreye girdiniz mi?

Bir arkadaşım  bir taksiciye sordu da, Ahmet bey aday olsa ona oy verir misiniz diye veririm, deyince şoför yağ yakma, Ahmet Bey arabada diye öyle söylüyorsun, dedi. Yok ağabey, bizim orada armut dibine düşer derler dedi, bir defa bakarım, düşmüş mü düşmemiş mi, düşmemişse bir daha vermem zaten dedi. Bu düz mantık ve doğru bir mantık. Bizim Anadolu insanımız çok âlim olmayabilir ama çok Arif’tir. Oylar, sadece benim için bana döneceği evreye geldi çünkü ben de belli bir yaşa ve tecrübeye geldim, o dönemleri de yaşadık, biliyoruz, bundan sonrakilerin ne olacağını biliyoruz. Benim babamla geçirdiğim Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı döneminde geçirdiğim 10 sene, orada yaşadıklarım, gördüklerim, öğrendiklerim, birçok siyasetçiden çok daha fazladır. O tecrübeler yeter zaten. Ben babamın ölmeseydi, Türkiye için neler yapmak istediğini biliyordum.  Sanıyorum, bundan sonra bunlar yapılması lazım dediğim zaman insanların da beni anlayacağını ve inanacağını biliyorum. 

 

Neler yapılması gerektiği konusunda ANAP’la birlikte attığınız son adım, İstanbul Belediye Başkan adaylığınızdı. Genel yönetimden vazgeçip yerel yönetimde şansınızı denemenizin baştan kaybetmek olarak yorumlanmadı mı?

Hayır onunla alakası yok. Benim oraya girme sebebim sadece, Anavatan seçimlere sokulmamıştı bir seçim önce. Erkan Mumcu döneminde. Zaten o zaman ANAP bitti. Seçime konulmayan bir parti biter. Ben sadece Anavatan’ın ismi duyulsun, insanların aklına girsin diye aday oldum,  zaten kazanamayacağımı biliyorduk. Ama ANAP ismi duyulsun, son bir çaba yapalım ANAP ismini öne çıkaralım istedik. Ben orada tahmin ediyorum, bile bile lades dedim.  Ama Anavatan için yaptım, onun için çalıştım, neticede faydalı olduğumu düşünüyorum, insanlar ANAP’ı basının yer verdiği kadar duydu. Ben hayatımda hiçbir partiye girmedim. Bir Anavatan’a girdim, bir bağımsız oldum. Başka partilerden teklif gelmesine rağmen hiçbir partiden de milletvekili olmadım. Çünkü milletvekili oldum ben bir defa, babamın sayesinde Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı konutunu da gördüm, görebileceğim mevki makam hevesim de yok. Ben artık siyaset yaparsam sadece inandıklarım için yaparım. Yoksa bunları görmedim diye içimde kalmış bir şey de yok. Ben başka partilerden milletvekili adaylığını kabul etseydim, bugün milletvekiliydim. Ama insan annesinden milletvekili doğmuyor. Mecbur da değilsin milletvekili olmaya. Bir defa yaptım, ben çizgimi değiştirmem. DP’ye girmemin sebebi, ANAP-DYP birleşmesi sonucu, ANAP da orada artık diye girdim, onun dışında bir başka bir parti düşünmedim, olmazsa da siyaset yapmak zorunda değilim. İllede milletvekili olacağım diye yırtınmam.

“ERGENEKONLAR BOŞUNA ÇIKMIYOR”

Zaten siz yapmak istedikçe önünüze bir şeyler çıkıyor. Göz altına alınmanızı bir komplo olarak değerlendirirken, “Ne zaman siyasete adım atsam bir yerlerden darbeler geliyor” demiştiniz. Sizin durdurulmaya çalışıldığınız durum nedir, biriktirdiğiniz şeyler tecrübe dışında başka şeylere de mi işaret ediyor?

Rahmetli Menderes idam edildikten sonra üç tane oğlu var, birisi Aydın Bey, öbür iki tanesi garip şekilde ölmüş; trafik kazası, intihar dediler….Bazı önemli insanların, büyük devrimci insanların arkasından gelen nesilleri onların karşıtları istemezler, devamını istemezler. Dünya tarihinde de bu böyle. Mesela, Rusya’da çarlık liderini torununa kadar kesmişler. Akşam televizyonda seyrediyorum. Tartışma programlarında herkes bir şeyi tartışıyor, neyi tartışıyoruz diye düşündüm ben. Tartıştığımız konu şu: Türkiye 70’li yıllarda, ilkokul-ortaokul çağlarında okuduğumuz Emin Oktay’ın yazılmış tarih kitaplarında doğru olmayanların, şuanda doğrularıyla yüz yüze gelmesinin tartışmaları yapılıyor. Vahdettin’i bize hain diye gösterdikten sonra, tabi Vahdettin Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmak için İngilizlerle bizim, izin vererek gönderdiği, altınlar verdiği, Kurtuluş Savaşını başlatması için Vahdettin’in desteklediğini şimdi konuşabiliyoruz. O tarihlerde bunu konuşamazdın bile. Türkiye şu anda geçmişte tarihte yanlış anlatılanlarla yüzleşiyor. İkincisi Cumhuriyet tarihinde, devletin de içinde bulunduğu kurumları ile beraber yaptığı hataların faturalarıyla karşılaşıyor yavaş yavaş. Her bakımdan yapılan yanlışlar. Bu Ergenekonlar falan, boşuna çıkmıyor bunlar. Bunlar kendi kendine çıkan hadiseler değil. Türkiye’de çok yanlışlar yapılmış ve bunların şimdi faturaları çıkıyor önümüze, onlarla yüz yüze gelmeye başlıyoruz. Onun için her gün tartışıyoruz. Bunlar bence demokrasinin doğum sancıları, olması gereken şeyler. Belki üç-beş sene sonra bunları tartışmayacağız.

 

“ERGENEKON SANIKLARININ TUTUKSUZ YARGILANMALARINDAN YANAYIM”

Ergenekon doğal bir sürecin parçası diyorsunuz ama Özal’ın suikastle öldürülmüş olabileceği ilk kez devletin en yetkili ağzından(Sadullah Ergin) duyuldu. Hatta bir takım kesimlerce bu suikastın köklerinin Ergenekon’a uzandığı söyleniyor.

Benim Ergenekon’a bakışım şöyle: Mesela şuanda içeride olan insanlar var, hapiste. Örnek, Mehmet Haberal hoca. Ben Mehmet Hocayı iyi tanırım, dünya çapında bir cerrahtır, karaciğer, böbrek nakilleriyle hayat kurtaran bir insandır, o adamın bir buçuk senedir içeride olmasını ben anlamıyorum. Ben insanlar yargılanmasın demiyorum, eğer bir suçları varsa herkes yargılansın, cezası varsa en ağır cezayı verelim ama bir insan suçluluğu ispat edilene kadar suçsuzdur, bundan dolayı tutuksuz yargılanma diye bir müessese vardır. Geçenlerde bir sarhoş arabayla bir kişiyi ezdi, öldürdü,  ilk celsede serbest bırakıldı, tutuksuz yargılanmak üzere. Annemin evine hırsızlar girdi, sabıkalı, ilk celsede serbest bırakıldı, tutuksuz yargılanmak üzere. Sen bu insanları tutuksuz yargılıyorsun, orada çok önemli insanları tutuksuz yargılamıyorsun. Ben eminim, Haberal hocanın kapısında yüzlerce insan böbrek ve karaciğer nakli bekliyor, bırakın adam çalışsın, insan kurtarsın. Ben Ergenekon’un yani silahlı kuvvetlerin içinde kendini bilmez bazı insanların darbe planları yapmalarını mümkün görüyorum, olabilir ama önce bunların ispat edilmeleri lazım, ispat edilirse en ağır cezaya çarptırılmaları lazım. Ama bu arada da yargılanırlarken o adamları içeride tutma.

“TAYYİP BEY, BU BENİM SON SEÇİMİM DEDİ, BANA GÖRE ZORLAMADIR BU SON SEÇİM.”

2002 seçimlerinde Ak Partinin iktidar olmasına şaşırmadığınızı söylemiştiniz. Her şeye ‘evet’ derseler başları derde girer diye düşünüyordunuz….Bugün geldikleri noktada çektikleri cefanın sorumlusu bu ‘Evet(Hayır diyememeleri)’ler mi sizce?

Bir kere şunu unutmamak lazım, 8 sene bir iktidar, çok uzun süredir. Ben yıllar önce Margaret Thatcher’la bir yemek yemiştim. Cumhurbaşkanlığı köşkünde, babamla beraber, o zaman Margaret Thatcher Başbakanlığı bırakmış, Türkiye’ye gelmişti. Aynen şunu söyledi Margaret Thatcher:”Ben 11 sene İngiltere’de Başbakanlık yaptım( o bıraktığı gün seçime girseydi %70 oyu vardı, ona rağmen bırakmıştı) ben bir hata yaptım, anladım sonra, ben 3 sene fazla yaptım, bir lider maksimum 8 seneden sonra yapmamalı bu işi, çünkü ondan sonra gökten altın yağdırsa kimseye beğendiremezler, insanlar yenilik isterler, değişim isterler, sıkılırlar liderlerden” dedi. Bunu Margaret Thatcher söyledi, 8 sene dedi, Amerika’daki sisteme bakıyorum 4+4:8 sene. Haliyle Tayyip Erdoğan’ın da yıpranmaması mümkün değil. İnsan doğal olarak yıpranıyor, en doğru şeyleri yapsan da yıpranıyorsun artık. Tayyip Bey, bu benim son seçimim dedi, bana göre zorlamadır bu son seçim artık. Şu anda Tayyip Erdoğan kazanır mı kazanmaz mı onu Allah bilir ama Türkiye’de siyasette bir değişim olması gerektiğini Tayyip Erdoğan da biliyor, vatandaş da biliyor, çok da fazla zorlamak doğru olmuyor. Zorladığınız zaman etki-tepkiyle sıkıntılar büyüyor.

 

“ANAP, DEMOKRAT PARTİ’NİN BİR PARÇASI OLDUĞUNA GÖRE, BU, ÇİZGİMİ BOZMADIĞIM MANASINA GELİR”

Hatta bu konuda şunu demiştiniz, “Mumcu'nun en büyük eksiği AKP'ye gidip bakanlık yapması. Anavatan'a döndüğünde teşkilat bunu kabul edemedi. Siyasette zik zak yapılmaz. Dümdüz gidilir” Demokrat Parti çizginizi bozmadığınızı gösteren bir ivme mi?Orada da yaşlanmış yada eskiyi yaşatan bir potansiyel yok mu?

Demokrat Parti; ANAP’la Doğru Yol’un birleşmesinden meydana gelen bir çatı. Anavatan Partisi ile Doğru Yol partisi birleşti. Ben bu birleşme modelinin de çok doğru olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Yanlış bir modelle birleştiler ve onun sıkıntılarını Demokrat parti kendi bünyesi içerisinde yaşıyor, basına da yansıyor. Ama öyle veya bu birleşme olmuş. Bundan sonra geriye dönüp de bunu düzeltme imkanı olmadığına göre, bu saatten sonra bunu, mümkün olduğu kadar tamir ederek devam etmek zorundasınız. Ben şuna da inanıyorum, “Kervan yolda düzülür” derler. Yola çıktık şuanda. Bundan sonra problemler varsa ANAP-DYP yolunda, bunlar çözüle çözüle yürür. Artık geriye dönüp bakmamak lazım. ANAP da bu işin içinde olduğu için, benim o bünyede olmam çizgimi bozmadığım manasındadır. Çünkü ANAP’ın bir parçasıdır Demokrat Parti. Ben de bu parçanın içindeyim. İçinde DYP’den, ANAP’tan insanlar vardır, bunlar bugün vardır, yarın değişir, gençler değişir, belki 5 sene sonra biz de yokuz…Dolayısıyla siyasi partileri ayakta tutan insan faktörü. Hatta bir laf vardır, sizin kadrolarınız, ekibiniz, teşkilatınız ne kadar iyi olursa partiniz o kadar başarılı olur. İnsan faktörüne bağlı. At sahibine göre kişner cümlem budur. At sahibine göre kişner. Ben Türkiye’de, Demokrat Parti’nin çok büyük bir eksik olduğunu, merkez sağın çok büyük bir eksik olduğunu, Anavatan ve Doğru Yol felsefesindeki partilerin olmayışının büyük sıkıntılar yarattığını gördüğümü söylüyorum. Ve bu partinin tekrar güçlenmesi, demokrasi açısından da çok faydalı olacağını düşünüyorum.

“BİZ 26 YILDIR ÜÇ-BEŞ TANE ÇAPULCU İLE SAVAŞMIYORUZ HERHALDE? “, “BU DEVLET, SİYASİLER AKLINI BAŞINA ALMAZSA DAHA DOĞMAMIŞ ŞEHİTLERİMİZ VAR DEMEKT _mce<script type="> /themes/advanced/langs/en.js" type="text/javascript"> İR”

Peki bu politika içinde icraatlarınız hangi yönde ilerleyecek? Çünkü Mesut Barzani’nin daveti üzerine Kuzey Irak’a gittiğinizde, Turgut Özal’ın hatırına iş yapmanız teklif edilmişti. Özal Group adlı şirketle bir kooperatif işine girdiniz.Turgut Özal’ın, Saddam Hüseyin döneminde çeşitli ülkelere rahat gidebilmeleri için Kürt liderler Mesut Barzani ile Celal Talabani’ye kırmızı pasaport verdiği için eleştirilmesi söz konusuyken sizin teşebbüsünüzle Irak liderleriyle yakınlığınız yada bağlantınız aslında bir strateji gereği mi?

Ben komşu ülkelerimizle iyi geçinmemiz gerektiğine inanıyorum, bugün Irak komşumuzdur, biz buradan taşınmayacağımıza, onlar da taşınamayacağına göre beraber yaşamak zorundayız. Fransız sahillerine taşınalım, bir komşumuz İsviçre, bir komşumuz Almanya olsun olmuyor….İyi geçinmek için karşılıklı menfaatler en iyi düzeyde değerlendirilmesi lazım. Hiç kimse aptal değil, herkes kendi menfaatini düşünüyor. Dış Politika da budur zaten. Bugün Yunanistan’la da, Bulgaristan’la da yıllarca sıkıntılar çektik ama şimdi iyi ilişkilerimiz var. İran’la da yaşadık, şah dönemi değişti, şimdi dönem farklı,  Suriye ile biz yıllarca harp eşiğine geldik, ama Suriyelerin artık vizeleri kalktı. Diplomasiyle, insanlar çevreleriyle taviz vererek demiyorum, menfaatlerini koruyarak iyi geçinmek ve anlaşmak zorundadır. Beni oraya davet edenler onlar oldular. Bir iş yaptık, bitirmek üzereyiz şu anda. Ama tabi benim politika meselelerinden dolayı, işlerimi ufak ufak ortaklarıma devretmeye başladım. Ama dediğin doğru, babam, kırmızı pasaport Barzani ve Talabani’ye verdiğinde kıyamet koptu Türkiye’de, ‘Baldırı çıplak iki tane aşiret reisine Türkiye pasaport verir mi’ diye ama ileriyi göremeyenlerle görenler arasındaki fark o, o iki baldırı çıplak dedikleri adamlardan bir tanesi, Irak Cumhurbaşkanı, diğeri Kürdistan bölgesel hükümetin başkanı oldu. Yani sonuçta o insanlarla Türkiye karşı karşıya oturup diplomasi yapıyor. Ve onlar da bu verilen pasaportları hiç unutmuyorlar, onlar iade edildi zaten ama sonuçta ileriyi görmek önemli. Hep küçük politikalarla uğraşmışsınız, PKK’ya 26 sene evvel üç-beş baldırı çıplak, ‘Çapulcu’ demişler. 26 yıldır üç-beş tane çapulcu ile savaşmıyoruz herhalde biz!...26 yıldır 40 bin kişi ölmüş, binlerce şehit verilmiş, 400 milyar dolar para gitmiş, eğer aklını başına almazsa bu devlet, bu siyasiler, çok net söylüyorum:”Şu anda daha doğmamış şehit çocuklarımız var demektir bizim”

 

Bu sözler terör örgütünü muhatap almak anlamına gelmiyor öyle değil mi?

Hayır, terör örgütünü hiçbir devlet, millet muhatap almaz, dünyanın hiçbir yerinde böyle olmamıştır, İngilitere’de, İspanya’da da öyle olmadı, onların temsilcileri gibi görüne nler var, şugün mecliste. BDP var mesela.

“ESAS OLAN, KATILIMI DURDURMAKTIR”

Terörle mücadelede, Başbakanın özel timleri geri getirme girişimini, ‘Özal’ın yaptıklarını geri getiriyorlar’ şeklinde yorumlamıştınız. Terörle mücadeleyi profesyonel terör timleriyle yönetmek taraftarısınız. Peki orduda belirli uzmanlaşmaların gerçekleşmesi çok mu zor?

Ordular düzenli savaş yaparlar, ordular ordularla savaşır. Terörle, antiterör savaşır, ordu savaşamaz, onun için biz bu kadar şehit veriyoruz. O zamanlar özel timler vardı. Mesela şimdi Pamukoğlu diye bir parti lideri var, eski Paşa. Konuşuyor. Söyledikleri kısmen doğru, kısmen değil. Sınır karakollarını kaldırın, onlar kaçakçılığa karşı yapılmış diyor. Şimdi bizimkiler kurbanlık koyun gibi bekliyor, adam dışarıdan gelip seni vuruyor, ve orada şehit veriyorsun. Doğru söylüyor, kaldırmak lazım. İki, dağlarda 20 bin tane yetişmiş uzman kişilerle dağlarda savaşarak, dolaşarak bunları yok edelim diyor, çok iyi savaşırlar, onlar verir savaşı zaten, doğru!..Ama bir yanlışı var, Pamukoğlu Paşa’nın. Bunu orada savaşan askerler de söylediler, 10 tane terörist öldürüyorsun, 20 tane katılım oluyor aynı gün. 20 tane öldürüyorsun, 50 tane katılım oluyor. Yani bugün sen, 5000 tane PKK’lı ile sen savaşırsan, eğer rakam sabit olursa sonunda hepsini temizleyebilirsin, sen de çok şehit verirsin ama 20 binle kalmıyor, 5 binle kalmıyor. O sayı artıyor, katılım artıyor. Pamukoğlu’nun dediği doğru ama eğer bundan sonra bir katılım daha olmazsa onları yok edebilirsin. Ama katılımı durdurmak esas olan. Katılımı durdurmakta bana göre, siyasi ve ekonomik çözümlerden geçer. Ama terör savaşını da devam ettirmek zorundasın.

 

“ANAVATAN’A AİT MALLAR DEMOKRAT PARTİYE DEVREDİLDİ”

Sizin karşı karşıya getirildiğiniz bir mesele var ki….1999 Kanal7’de sözünü ettiğiniz günden beri bir çok insan sizden Turgut Özal Vakfı kurmanızı bekliyor ve istiyor. Parti olarak sahip olduğunuz mallarının burada toplanması fikri neden hayata geçemiyor // ]]> gt; ?]]>

Şu anda Anavatan’a ait mallar Demokrat Partiye devredildi.

Cindoruk, biz mal mülk istemiyoruz, biz şirket evliliği yapmıyoruz” dedi ama….]]>

Ama şu anda DYP’nin de kendi mal varlığı var. ANAP’tan geçen mal varlığı ne kadarsa Doğru Yol’dan da geçen o kadar. Yani birleşme var orada, sorun yok. Mühim olan bu maddi değerlerin değerlendirilmesi lazım. Bunların en iyi şekilde değerlenip, tapuların üzerine binalar yapılıp, daha değerli hale getirip partiye bir gelir sağlamak lazım. Ben önerimi söyledim geçen gün. Ve bunu hiç vakit kaybettirmeden yapmak lazım çünkü partilerin paraya ihtiyacı vardır. Partiler oradan buradan para almak yerine, kendi imkanlarıyla gelir sağlayabiliyorlarsa daha bağımsız olabilirler.

 

 



 YORUMLAR


 YORUM YAZ
Uyarı(!):
Hakaret içeren yorumlar kabul edilmez.
Türkçe imla kurallarına büyük bir oranda uymayan yorumlar reddedilir.
Yorumların sorumlulugu size aittir.
(Gerekli) (Gerekli)


 DİĞER HABERLER
  Prof.Mahir Kaynak'tan Başbuğ Değerlendirmesi
  Ölüm Listesi Rant Listesine Dönüştü
  Yeni Şike Kanunu Bir Yıldırım Kanunudur
  Kadınlar Artık Dışarıda namaz kaçırmayacak!
  Türkiye ilk kez Suriye'de emperyalist!
  Mehmet Ali Birand'dan Şok İtiraflar !
  İsrail Mavi Marmara’yı Hiçbir Zaman Unutamayacak!
  11 Eylül de 12 Eylül de ABD'nin işi
  Mehmet Öz ilk namazını Erbakan'la kıldı
  PKK Şiddeti Artırarak Devleti Hataya Zorluyor

Bu kategorideki tüm haberler için tıklayınız.




 
 
Telif hakkı 2000 -2007 netpano.com. Tüm hakları saklıdır.  
   
Telif hakkı ©1998-2011 Netpano.com. Bu sitenin bütün hakları saklıdır. Yayınlanan haber ve makaleler kaynak gösterilerek içeriği
değiştirilmemek şartıyla hertürlü medya ortamında kullanılabilir. netpano.com sitesinde yayınlanan yazılar
yazarların kendi kişisel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
Hosting Networx e-Media Solutions

Türkçe Bilgi