Hasan Fehmi Bey’in yuvacığı ufak bir veletle şenlenir. Bodrum’daki mütevazi ev, Emine Hanım’ın kucağındaki yavruyla daha da neşelenir, ortalık keyiften geçilmez. Mahallenin imamı, bebeciğin kulağına “Tevfik” der, ilk işlem biter. Küçük Tevfik, gözlerindeki zeka pırıltılarıyla dikkat çeker; ellenip, ayaklanınca etrafındakilere dünyayı dar eder. Haylazdır, ana-baba lafı dinlemez. Keyfine göre yaşar, akşam ezanından önce bir türlü eve gelmeyi beceremez. Arkadaşlarının koynuna çekirge atar, kedilerin kuyruğuna teneke bağlar, gece gece mahalleyi ayaklandırır. Görüldüğü üzere yaramaz bir çocukluk geçirir. Hiç kimse onu sevmese de o kendine bakar; yaptıklarından zevk alır, kimseyi de iplemez. Ama peder beyciğinin canına artık tak etmeye başlamıştır. Hasan Fehmi Bey, oğlunun bir boşlukta olduğunun farkındadır. Zira, Tevfik sıkıntıya gelemez, emir altında yaşayamaz. Bir meşgale bulmalıdırlar ama ne?
Çocukluğundan beri kimseyle takılmayan çocuk, hep kendi başınadır. Arkadaşlarıyla anlaşamaz. Sobelenince bozuk çalar, yerini ispiyonlayanlara kafa atar. Ne uzun eşekte yastık olur, ne de tek kalede kaleye geçer. Kendi halinde dolanır, güvercinlere yem bırakır, köpeklere ekmek atar. Velhasılı kelam, bir Tevfik vardır ondan içerü. Bugünleri sıkıntılı geçer, yavrusunun bu hali babasının dikkatini çeker. Bir meşgale olsun diye Berber Kazım’a götürür, eti ile kemiği hocasına hibe eder. Lakabı Berber’dir, ama Berber Kazım müthiş ney üfler. Delikli borudan çıkan ses Tevfik’i başka alemlere götürür, kendinden geçirir, ruhunu şaşkına çevirir. Bu arada Tevfik’in babası muallimdir. Bir türlü okula ısınamayan oğlu günün birinde kimseye haber vermeden kaydını sildirir. Fehmi Efendi, önlüğü divanın üstünde görünce fena bozulur ve oğulcuğunu apar topar İzmir İdadisi’ne yatılı yazdırır. Fakat, bu dönemde genç vücudu bir hastalık sarar ki; adı saradır. Emine Hatun, yavrusundan ayrı kaldığı için zaten üzgündür. Bir de hastalık ortaya çıkınca büsbütün sinir küpü olur. Kocasını ikna eder, Tevfik’ine kavuşur. Bu dönüş son olur, artık okulla falan işi olmaz.
Ney dedik ya, artık içine işlemiştir. Soluğu İzmir Mevlevihanesinde alır, derslerinin birini bile kaçırmaz, hocasından önce yerine geçer, duyduklarını tek tek not eder. Burada dönemin renkli simaları Tokadizade Şekip, Baba Ruhi ve Şair Eşref gibi isimlerle tanışır, ufkunu genişletir. En yakın olduğu isim Şair Eşref’tir ki; Tevfik ondan hicve dair çok şey kapar. İşte bu günlerde ilk şiirlerini yazmaya başlar ve Muktebas dergisinde yayımlanır.
İstanbul medreselerini kafaya koyar, soluğu Fethiye Medresesi’nde alır ama, vaktini daha çok Galata ve Yenikapı’dakilerde harcar. Artık çevresini de genişletmeye başlar. Mehmet Akif’ten Ahmet Mithat Efendi’ye, Mahmut Kemal İnal’dan Yunus Nadi’ye kadar bir sürü ileri gelenle samimiyetin dibine vururlar. İstanbul entresan şehirdir. Kurtulmak isteyene de yol bulunur, yok olmak isteyene de. Herşey arkadaşta biter, o kötü olunca insanın hayatı kayar. İstanbul’daki cazibeli hayat, değişik çevre onu da içine almaya başlamıştır. Tevfik, bu arada içkiye sarar, kafası ayıksa kendisini sarhoş hisseder. İçer de içer. İçkiden sıkılınca esrar çeker. Zaten kendisi de hayatını “Ney, mey, rakı üçlemesinin ortası” diye tabir eder.
İlk albüm çalışmasını Gülistan Plak’tan çıkardığı plakla yapar fakat, istenilen gibi değildir. Çünkü, Neyzen stüdyoya sarhoş girmiştir. Güç bela kaydı tamamlar. İlk çalışmasını sarhoş yapan Neyzen Tevfik diğerlerini nasıl bitirir bilmiyoruz lakin, yüze yakın plağa imzasını atar. Normal vatandaş tipinden farklıdır. Ona göre olanlar ne âladır fakat, beğenmediğini hiç sevmez hoşuna gitmeyenin yanından bile geçmez. Düzene de karşıdır, karşı olan ne varsa onların yanındadır. Ağzı ayarsızdır, zembereği zamansız boşalır. Zaman zaman ne yaptığını kendi de kestiremez, bazen İttihatçılarla tokalaşır, bazen Jön Türkler’e göz kırpar. Kafa dünya olunca ser yerine sır verir, başına iş açar. Çuval çuval inciri berbat eder. Dönemin jurnallerine öter, ortaklarının kafasını ağrıtır. Sık sık soluğu karakolda alır, abileri tarafından kurtarılır. Bu arada tam 35 kere yanlış işe imzasını atar ki, 35 kere jurnallendiği buna işaret eder. Gün geçtikçe tanıdıkları artar, arkasını sağlam yerlere bağlar. Azarı hak ettiğinde uslu uslu dinler ama, muhatabı arkasını döndüğünde yapacağından yine geri kalmaz. Canı tez sıkılır, ne yapacağını kestiremez bir hali vardır. Böyle bir günde birilerine bozulur, kalkar Mısır’a Mehmet Akif’in yanına gider.
İstanbul’da yaşadığı sürede suya göre dümen kırmayı da öğrenir ama sadece çok sıkıştığı zamanlarda bu yola başvurur. İkinci Abdülhamid Han’ı beğenmeyip hicveder, tutuklanacağını anlayınca sayfa sayfa mersiye düzer. Çok hızlı gittiği demlerde soluğu kodeste alır. Çevresine rağmen dışarıda aç yattığı çok gün olur. Bu, kimseyi tınlamadığının bir göstergesidir. Neyzenimizin maaşı yoktur. Oradan, buradan gelenlerle geçinir, iki ney üfler paranın şıngırtısını dinler. Onu düşünen dostları da vardır, ondan prim yapmaya çalışanları da… Cebine iki kuruş girsin diye 1930 senesinde Muhittin Üstündağ tarafından konservatuarda görevlendirilir, gençlere sanat öğretir. Seneler birbirini kovalarken, Neyzen’in akli dengesi kendinden geçmeye başlar. Alkolün ve saranın etkisiyle gel-git dönemler yaşarken, Bakırköy’deki hastanede kendisine bir oda tahsis ederler. Tamir olunca çıkar, bozulunca geri gelir. Hakkını yemeyelim çok zekidir, doktorlarına ders verdiği rivayet edilir. Bu arada Cumhuriyet çoktan kurulmuştur, yeni düzeni uzaktan izlemeye başlar.
Neyzen Tevfik, sanatının tepelerinde gezer. Bilinen kuralları alt üst eder neyi kendine göre üfler. Şiirde çok başarılı olamasa da hicivleriyle halkın gönlünü kazanır; sevilmeyenleri yerin dibine iter, bir kere daha hicvederek üstünden geçer. Ayrıca; sinirlidir, gergindir. Kendisine yan gözle bakanın anasına-bacısına küfreder. Nasıl olsa, dayak yiyeceği sırada birileri araya girecektir. Neyzen’in ağzından çıkanlar her yerde yazılmaz. Bazen çiçek gibi kokan ağzına sinirlendiği vakit engel olamaz, işte o zaman ortalık karışır. Zaten, bülbülün çektiği de dili belasıdır. Onu anlatmaya kimse yetmez, kendisini bir tek kendi bilir. Hayatından kesit vermek gerekirse, özetine şunlar yeter:
Yüzünü rakıyla yıkayan adama bir gün ne kadar içtiğini sorarlar, “Marmara Denizi kadar” diye cevap verir. Rakısı ve neyiyle bütünleşmiştir. Kışlada bir subay arkadaşını ziyarete gider fakat, dükkanları açık unutmuştur. Orada bulunan erlerden biri “Bey amca edep yerin açık kalmış” dediği vakit, sevincinden ellerini açar ve “Şükürler olsun, sonunda edebim olduğunu söyleyen biri çıktı” diye ortalığı dumurdan dumura sevk eder. Hazır cevaptır, tahtası eksiktir, zekidir. Kendisini “Hiç” olarak tanıtır, boynundaki kolyesine de böyle yazdırır. Soyadı kanunundan sonra “Kolaylı” soyismini tercih eden Neyzen, bir gün vekillerden birine alınır. Allem eder düzeltemez, kallem eder ilerletemez ve nihayetinde ağzına gem vuramaz:
“Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler.
Kimi hırsız kimi alçak kimi deyyus dediler.
Künyeni almak için partiye ettim telefon.
Bizdeki kayda göre şimdi o mebus dediler.”
Bir gün alkolün zararlarından bahsedilen konferansta profesör, basit bir soru sorar: “Eşeğin önüne bir kova su, bir kova rakı koyulsa eşek hangisini içer?” Herkes su diye cevap verir. Profesör kaşınır, “Niye?” diye sorar. Neyzen de oradadı ve cevabı gecikmez: “Eşekliğinden, eşekliğinden” İçkiyi su niyetine kullanan Neyzen, bir gece evini bulamaz ve bekçiye, “Neyzen Tevfik’in evi nerede” diye sorar. “Baba, Neyzen Tevfik sensin” cevabına karşılık, “Ben sana Neyzen’i sormadım, evini sordum” der okuyanlara tebessüm ettirir.
Canı sıkılınca neyini çıkarır üfler, gelen geçene laf atar, sataşır. Toplumsal tespitleri çok yerindedir. Kılık kıyafet kanunu iyidir, hoştur da bunu abartanlara fena bozulur ve aklına ilk geleni söyler: “Öyle hürriyete aşık ki kadınlar, hatta / Hiçbir erkek olamaz onlara yol arkadaşı / Çıkar at çarşafı teklifine karşı, nitekim / Donu fırlattı kıçından, açacak yerde başı”
İstanbul gecelerinin hızlı hanımlarından birisi için Neyzen, hafif meşrep kabilinden bir laf kullanır ve bu laf hanımefendinin kulağına gider. Bir karşılaşmalarında Neyzen Tevfik’e, “Benim için aşifte, kötü kadın demişsiniz. Niye böyle yaptınız?” diye sorar. Neyzen’in cevabı yine kıs kıs güldürür: “Hanım sen beni daha tanımamışsın. Ben herkesin bildiği şeyleri söylemem.”
Bazen çok ileri gittiğini kendi de fark eder: “Bilmem ki nazlı yarim, niçin açmış gül erken/Zikrimi kaybettim ben, hayvan gibi gülerken.”
Neyzen’in çok içmesi arkadaşlarını üzer, hatta Mehmet Akif Ersoy bir manzumesine şöyle bir not düşer: “Tevfik Neyzen’in üçbindörtyüzüncü tövbesinden istifası münasebetiyle?” Mazhar Osman, bir daha içki içmemesi için Neyzen’den and alır fakat, Neyzen yapacağını yapar. Bunu gören Mazhar Osman, andını hatırlatır kendisine, cevap ustaya yakışacak cinstendir. “Biz fakir adamız. Bulunca içki içer, bulamayınca and içeriz.”
Kahramanımız hiç mi gol yememiştir? Neyzen Tevfik, askerdeyken gizli gizli rakı içmeye devam eder. Bir gün komutanı Neyzen’i tuvalette rakı içerken yakalar, “Buldun mezeyi içersin tabi” der. İşte yediği nadir gollerden birisi budur ki, komutan 90′a takar. Kendisi de “Hayatımda altından kalkamadığım tek laf budur” diyerek, durumu paşa paşa kabullenir.
Paraya, pula, giyime, kuşama önem vermeyen bir kişiliği; vatanının seven, sözünü esirgemeyen, gözü kara yapısı onu her zaman top 10′da ilk sıraya oturtur. Niye öyle olduğunu ne o zamankiler, ne şimdikiler çözemez. Öyle yaşar ve öyle kabul ettirir kendini. 1951 yılında bir filmde oynar ve 52′de Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesini yapar, tribünlere el sallar. Sevenleri olduğu kadar sevmeyenleri de çoktur. Fakat, onlar da saygı duymadan edemez. Kişiliğine saygıyla bakmayanlar, sanatı karşısında şapka çıkarır. Kah şamatada, kah merdiven altında, bazen devlet erkanıyla, bazen geçen ömür, 28 Ocak 1953 senesinde son bulur. Cenazesine seven sevmeyen herkes katılır, kimileri göz yaşına hakim olamaz. O gün profesörler de oradadır, sarhoş kafayla yeni şişeyi açmaya çalıştığı arkadaşları da. Kendisini “Hiç” diye tanıtan adam gerçekten öyle midir, yoksa hepsi midir?
delininkuyusu.com