Netpano Anasayfa > Haber detayı


Kaynak:Haber Merkezi  
netpano.com  -  - 15 Haziran 2011 Çarşamba - 00:00:00  
Çerkes Hasan, İlk Kez Anılacak

 Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii'nde saat 15.00'te başlayacak yürüyüşle Çerkes Hasan'ın kabrine gidilecek. Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin organize ettiği anma programına geniş bir halk topluluğunun iştiraki bekleniyor. Çerkes Hasan, ablası Neşerek Kadınefendi'nin Abdülaziz ile evlenmesi sonucu padişahın kayınbiraderi oldu. Sultan'ın Feriye Köşkü'nde katledilmesinin ardından Neşerek Hanım da vefat etti. Çerkes Hasan ise 15 Haziran 1876'da Mithat Paşa'nın konağını bastı. Ve Hüseyin Avni Paşa ile Mehmet Raşit Paşa'nın da aralarında bulunduğu 5 kişiyi öldürdü. Çerkes Hasan, Beyazıd Meydanı'nda asıldı.

Çerkes Hasan Kimdir?


Abdülazîz Han’ın katlinde mühim rol oynayan Hüseyin Avni Paşa’yı öldüren subay. 

1850 senesinde Silivri’de doğdu. Babası İsmâil Bey, Rus mezâliminden dolayı Kuzey Kafkasya’dan Anadolu’ya yerleşmiş bir Çerkes beyi idi. Çerkes Hasan 1864’de kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi Osman Beyle birlikte bahriye idadisine girdi ve okulun kara kısmına geçerek teğmen oldu. Subay çıktıktan sonra atıcılığı ve biniciliği sayesinde pâdişâhın takdirini kazandı. Aynı zamanda ablası Neşerek (Nesrin) kadınefendi sultan Abdülazîz’in zevcesi idi. Şehzâde Şevket Efendi ile Esma Sultan’ın dayısı olduğundan Şûrayı askeri yaveri iken sultan Abdülazîz Han’ın büyük oğlu Yûsuf İzzeddîn Efendi’nin yaverliğine getirildi. Böylesine mühim bir hizmeti başarı ile devam ettirdiği sıralarda, 30 Mayıs 1876 günü Abdülazîz Han bir kaç insafsız ve safdil devlet adamının şahsî çıkarları uğruna tahttan indirildi. Bunların başında; “Kinim dînimdir” diyen Hüseyin Avni Paşa bulunuyordu. Hasan Bey’in ablası Neşerek kadınefendi, sultan Abdülazîz Han’ın hal’edildiği gün, Dolmabahçe Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na nakledilirken mücevher sakladığı şüphesiyle omuzundaki şal, pâdişâhın gözleri önünde Hüseyin Avni Paşa tarafından çekilip alınarak hakarete uğramıştı. Kadınefendi, omuzları açık bir şekilde boğazdan getirilmiş ve hastalanmıştı. Sultan Abdülazîz Han’ın ölümü üzerine ise, şok geçirerek 11 Haziran günü vefât etmişti (Bkz. Abdülazîz Han).
Hüseyin Avni Paşa, hal’den sonra Çerkes Hasan’ın İstanbul’da birinci orduda bulunmasını tehlikeli görerek, kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle onu merkezi Bağdâd olan altıncı orduya tâyin etti. Ancak Hasan Bey gelişen olaylar üzerine Bağdâd’a gitmeyi reddetti. Bilhassa ablasına karşı yapılan muamele kendisini son derece sarstı ve Hüseyin Avni Paşa’ya haddini bildirmeye karar verdi. Bağdâd’a gitmeyi reddedince tutuklandı. Gideceğine söz verince serbest bırakıldı. Bekâr olan Hasan Bey, eniştesi Ateş Mehmed Paşa’nın Cibâli’deki evinde, dul halasının yanında oturuyordu. Bu konağa gidip baştan ayağa silâhlandı. Görevden alınmasına rağmen hâlâ hassa yaveri kordonlarını takıyordu.
Çerkes Hasan akşam olunca, önce Hüseyin Avni Paşa’nın Kuzguncuk’daki konağına gitti. Hizmetçilerinden onun Midhat Paşa’nın konağında olduğunu öğrenince geri döndü. Abdülazîz Han’ı şehîd ettiren paşalar, başarılarının zevki içinde bâzı devlet mes’elelerini görüşmek için 15 Haziran gecesi Midhat Paşa’nın Bâyezîd’deki konağında toplanmışlardı. Konakta, sadrâzam Rüşdü Paşa, serasker Hüseyin Avni Paşa, hâriciye nâzırı Reşid Paşa, bahriye nâzırı Kayserili Ahmed Paşa, Cevdet Paşa, Şerif Hüseyin Paşa, mâliye nâzırı Yûsuf Paşa, Halet Paşa ve Müşir Rızâ Paşa bulunuyordu.
Hasan Bey, Midhat Paşa’nın konağına rahatlıkla girdi. Üniformalı olduğu ve sarayla ilgisi bulunduğu için hizmetçiler haber getirdi zannettiler. Bu sebeble kolayca konağın üst katına çıktı. Elinde tabancalarından biri olduğu hâlde kabinenin toplantı yaptığı salona girdi. “Davranmayın!” diye bağıran Hasan Bey, aynı zamanda tabancasını ateşleyerek Hüseyin Avni Paşa’yı göğsünden ve karnından vurdu. Orada bulunan paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken, Hüseyin Avni Paşa can havliyle kendini sofaya attı. Lâkin Hasan Bey onu öldürmeye azmetmişti. Üzerine yürürken beline sarılan ve kendisini durdurmaya çalışan bahriye nâzırı Kayserili Ahmed Paşa’nın ellerini ve kulaklarını çerkes kaması ile kesti. Daha sonra Hüseyin Avni’nin üzerine çökerek kamasını bir kaç defa karnına sapladı. Ağzını kulaklarına kadar kesti. Avni Paşa’yı öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey, hâriciye nâzırı Râşid Paşa’yı da öldürdü. Kayserili Ahmed Paşa, yaralı hâlde salonun bitişiğindeki odaya sığındı. Çerkes Hasan, Midhat ve Ahmed paşaları da öldürmek için sığındıkları odanın kapısını omuzladı. Arkasına konan masanın üzerine şişman Hâlet Paşa oturtulduğu için kapıyı zorladığı hâlde açamadı. Bu sırada Hasan Bey, karakoldan gelen askerler tarafından yaralı olarak yakalandı. Merdivenlerden inerken, bahriye kolağası Şükrü Bey tarafından ağır şekilde tahkîr olunması üzerine, bir kaç manga asker arasında çizmesinde sakladığı küçük tabancasını çıkarıp onu da öldürdü. Çerkes Hasan bu vak’ada beş kişi öldürdü. Yaralananların sayısı çeşitli kaynaklarda 2 ilâ 10 kişi arasında olduğu söylenmektedir. Bunların hepsini Hasan Bey yaralamış olmayıp, bâzısı asker tarafından aşağıdan açılan ateş neticesinde yaralanmıştır.
Çerkes Hasan, yakalandıktan sonra şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin merkez binasının yanındaki Süleymâniye Kışlasına götürüldü. Yaralarını tedavi ettirmeyen Hasan Bey, kısa süren duruşmadan sonra, askerlikten ihraç edilerek îdâma mahkûm edildi. Sorgusu sırasında; “Nefsim için bu işi yapmadım, millet için yaptım. Gayem; bundan sonra kimse pâdişâh hal’etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin” demiştir. Ertesi gün Bâyezîd meydanında îdâm edildi. Hüseyin Avni Paşa’nın ölümü halk arasında sevinçle karşılandı. Çerkes Hasan’a ise o nisbetle acı duyuldu ve gönüllerde millî kahraman olarak yerleşti. Senâî, Nâim, Hilmi efendiler, Müşir Eşref Paşa gibi şâirler, Çerkes Hasan, Bey hakkında mersiyeler yazarak kahramanlık ve cesaretini terennüm ettiler. Eşref Paşa mersiyesinin bir bölümünde:
Rabb-i izzet Cennet etsin kabrini Çerkes Hasan
Kâmet-i Avnîye ol esnada biçmişdi kefen.
Edirnekapı’ya defnedilen Çerkes Hasan’ın mezar taşını bir rivayete göre Pertevniyâl Sultan, bir rivâyete göre de İkinci Abdülhamîd Han yaptırmıştır. Etrafı demir parmaklıkla çevrili mezarının büyük taşında; “Ümerâ ve guzât-ı çerâkiseden İsmâil Bey’in oğlu olup, harb okulunu bitirip, kıdemli yüzbaşı rütbesinde iken genç yaşında velînîmeti uğrunda fedâ-yı cân eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir” yazısı yer almaktadır.


 1) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi: cild-4, sh. 280
 2) Asırlar Hoyunca İstanbul (H.Y. Şehsuvaroğlu); sh. 223
 3) Osmanlı İmparatorlunu Târihi; cild-12. sh. 280
 4) Eshâb-ı Kiram; sh. 285
 5) Pâdişâhların Kadınları ve Kızları; sh.163
 6) Bir Darbenin Anatomisi; sh. 261
 7) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 121
 8) Mir’ât-ı Hakikat; cild-1, sh. 115
 9) Kayserili Ahmed Paşa hakkında İkinci Abdülhamîd’in bir hatt-ı hümâyûnu (Uzunçarşılı, Belleten, sene-1943, sayı-27)
10) Abdülhamîd-i sânî ve devr-i saltanatı; cild-1, sh. 39

Hüseyin Avni ve Çerkez Hasan Bey
Vehbi Tülek

Çerkez Hasan Bey`in ablası Neşerek Kadınefendi, Sultan Abdülaziz Han`ın hanımı idi. Padişah tahttan indirildiği gün Dolmabahçe Sarayı`ndan Topkapı Sarayı`na nakledilirken mücevher sakladığı şüphesiyle omuzundaki şal, Hüseyin Avni Paşa tarafından çekilip alınarak hakarete uğramıştı. Kadınefendi, omuzları açık bir şekilde Boğaz`dan getirilmiş ve hastalanmıştı. Sultan Abdülaziz Han`ın vefatı üzerine ise şok geçirerek 11 Haziran 1876 günü vefat etmiş idi... Ona haddini bildirecekti!


Çerkez Hasan Bey, Hüseyin Avni Paşa`ya haddini bildirmeye karar verdi! Abdülaziz Han`ı şehid ettiren paşalar, başarılarının zevki içinde bazı meseleleri görüşmek için 15 Haziran gecesi Midhat Paşa`nın Bayezıt`taki konağında toplanmışlardı. Hasan Bey, Midhat Paşa`nın konağına rahatlıkla girdi. Elinde tabancalarından biri olduğu halde kabinenin toplantı yaptığı salona daldı. Aynı zamanda tabancasını ateşleyerek Hüseyin Avni Paşa`yı vurdu. Orada bulunan diğer paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken, Avni Paşa`yı öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey, Hariciye Nazırı Raşid Paşa`yı da öldürdü. Midhat ve Ahmed Paşaları da öldürmek için sığındıkları odanın kapısını omuzladı. Bu sırada Hasan Bey, karakoldan gelen askerler tarafından yaralı olarak yakalandı. Bahriye Kolağası Şükrü Bey tarafından ağır şekilde tahkir olunması üzerine, çizmesinde sakladığı küçük tabancasını çıkarıp onu da öldürdü... Çerkez Hasan bu vakada beş kişiyi öldürdü. Yakalandıktan sonra Süleymaniye Kışlası`na götürüldü. Kısa süren duruşmadan sonra, idama mahkum edildi. Sorgusu sırasında; `Nefsim için bu işi yapmadım, millet için yaptım. Gayem; bundan sonra kimse Padişah hal etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin` demiştir. Edirnekapı`ya defnedildi...

Çerkez Hasan Bey, ertesi gün Bayezıt Meydanında idam edildi. `Kinim dinimdir!` diyecek kadar kindar olan Hüseyin Avni Paşa`nın ölümü halk arasında sevinçle karşılanırken, Çerkez Hasan Bey`e o nisbetle acı duyuldu.

Edirnekapı`ya defnedilen Çerkez Hasan Bey`in mezar taşında şunlar yazıyor: `Ümera ve guzat-ı çerakiseden İsmail Beyin oğlu olup, Harb Okulunu bitirip, kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken genç yaşında velinimeti uğrunda feda-yı can eden Çerkez Hasan Beyin kabridir.`

 

Abdülaziz Han'ın İntikamını Kim Aldı?


Yılmaz Öztuna

Çerkes Hasan, genç yaşında Abdülaziz Han'ın katlinde büyük rol oynayan Hüseyin Avni Paşa'yı öldüren ve bu uğurda canını feda eden subaydır. İşte Çerkes Hasan'ın hikayesi...


Hasan Bey'in ablası Neşerek kadınefendi, Sultan Abdülaziz Han'ın hal' edildiği gün Dolmabahçe Sarayı'ndan Topkapı Sarayı'na nakledilirken mücevher sakladığı şüphesiyle omuzundaki şal, padişahın gözleri önünde Hüseyin Avni Paşa tarafından çekilip alınarak hakârete uğramıştı. Kadınefendi, omuzları açık bir şekilde boğazdan getirilmiş ve hastalanmıştı. Sultan Abdülaziz Han'ın vefatı üzerine ise şok geçirerek 11 Haziran günü vefat etmiş idi.

Hüseyin Avni Paşa halden sonra Çerkes Hasan'ın İstanbul'da birinci orduda bulunmasını tehlikeli görerek, kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle onu merkezi Bağdat olan altıncı orduya tayin etti. Ancak Hasan Bey gelişen olaylar üzerine Bağdat'a gitmeyi reddetti. Bilhassa ablasına karşı yapılan muamele kendisini son derece sarstı ve Hüseyin Avni Paşa'ya haddini bildirmeye karar verdi. Bağdat'a gitmeyi reddedince tutuklandı. Gideceğine söz verince serbest bırakıldı. Bekar olan Hasan Bey, eniştesi Ateş Mehmed Paşa'nın Cibali'deki evinde, dul halasının yanında oturuyordu. Bu konağa gidip baştan ayağa silahlandı. Görevden alınmasına rağmen halâ hassa yaveri kordonlarını takıyordu. Çerkes Hasan akşam olunca, önce Hüseyin Avni Paşa'nın Kuzguncuk'daki konağına gitti. Hizmetçilerinden onun Midhat Paşa'nın konağında olduğunu öğrenince geri döndü. Abdülaziz Han'ı şehid ettiren paşalar, başarılarının zevki içinde bazı devlet mes'elelerini görüşmek için 15 Hazıran gecesi Midhat Paşa'nın Bayezıt'daki konağında toplanmışlardı. Konakta, sadrazam Rüştü Paşa, serasker Hüseyin Avni Paşa, hariciye nazırı Reşid Paşa, bahriye nazırı Kayserili Ahmed Paşa, Cevdet Paşa, Şerif Hüseyin Paşa, maıiye nazırı Yusuf Paşa, Halet Paşa ve Müşir Rıza Paşa bulunuyordu. Hasan Bey, Midhat Paşa'nın konağına rahatlıkla girdi. Üniformalı olduğu ve sarayla ilgisi bulunduğu için hizmetçiler haber getirdi zannettiler. Bu sebeble kolayca konağın üst katına çıktı Elinde tabancalarından biri olduğu halde kablnenin toplantı yaptığı salona girdi.

'Davranmayın!' diye bağıran Hasan Bey, aynı zamanda tabancasını ateşleyerek Hüseyin Avni Paşa'yı göğsünden ve karnından vurdu. Orada bulunan paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken, Hüseyin Avni Paşa can havliyle kendini sofaya attı. Lakin Hasan Bey onu öldürmeye azmetmişti. Üzerine yürürken beline sarılan ve kendisini durdurmaya çalışan bahriye nazırı Kayserili Ahmed Paşa'nın ellerini ve kulaklarını çerkes kaması ile kesti. Daha sonra Hüseyin Avni'nin üzerine çökerek kamasını bir kaç defa karnına sapladı. Ağzını kulaklarına kadar kesti. Avni Paşa'yı öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey, hariciye nazırı Raşid Paşa'yı da öldürdü. Kayserili Ahmed Paşa, yaralı halde salonun bitişiğindeki odaya sığındı. Çerkes Hasan, Midhat ve Ahmed paşaları da öldürmek için sığındıkları odanın kapısını omuzladı. Arkasına konan masanın üzerine şişman HaIet Paşa oturtulduğu için kapıyı zorladığı halde açamadı. Bu sırada Hasan Paşa, karakoldan gelen askerler tarafından yaralı olarak yakalandı. Merdivenlerden inerken, bahriye kolağası Şükrü Bey tarafından ağır şekilde tahkir olunması üzerine, bir kaç manga asker arasında çizmesinde sakladığı küçük tabancasını çıkarıp onu da öldürdü. Çerkes Hasan bu vak'ada beş kişi ôldürdü.

Yaralananların sayısı çeşitli kaynaklarda 2 ila 10 kişi arasında olduğu söylenmektedir. Bunların hepsini Hasan Bey yaralamış olmayıp, bazısı asker tarafından aşağıdan açılan ateş neticesinde yaralanmıştır.

Çerkes Hasan, yakalandıktan sonra şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasının yanındaki Süleymanıye Kışlası'na götürüldü. Yaralarını tedavi ettirmeyen Hasan Bey, kısa süren duruşmadan sonra, askerlikten ihraç edilerek idama mahkum edildi. Sorgusu sırasında; 'Nefsim için bu işi yapmadım, millet için yaptım. Gayem; bundan sonra kimse padışah hal' etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin' demiştir. Ertesi gün Bayezıt meydanında idam edildi. Hüseyin Avni Paşa'nın ölümü halk arasında sevinçle karşılandı. Çerkes Hasan'a ise o nisbetle acı duyuldu ve gönüllerde milli kahraman olarak yerleşti. Senâi, Naim, Hilmi Efendiler, Müşir Eşref Paşa gibi şairler, Çerkes Hasan Bey hakkında mersiyeler yazarak kahramanlık ve cesaretini terennüm ettiler. Eşref Paşa mersiyesinden bir bölüm:

Rabb-i izzet Cennet etsin kabrini Çerkes Hasan
Kâmet-i Avni'ye ol esnada biçmişti kefen.
______________________________
Kaynak: Bir darbenin anatomisi

 

Hüseyin Avni Paşa

Hüseyin Avni Paşa
Sultan Abdülazîz Han’ın tahttan indirilip şehîd edilmesine sebeb olan sadrâzam ve seraskerlerden. Aslen Isparta’nın Şarkikarağaç kazasına bağlı Gelendost’ta 1820 yılında doğmuştur. Babası, Odabaşızâde Ahmed Efendi’dir. 15 yaşında İstanbul’a geldi. Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde müderrislik yapan dayısının yanında kaldı ve medrese tahsiline başladı. 1837’de Harbiye’ye girdi. 1839’da girdiği liyâkat imtihanını kazanarak baş çavuş, 1842’de mülâzım (teğmen) oldu. 1847’de erkân-ı harbiye (kurmay) sınıfına ayrıldı. 1848’de erkân-ı harbiye yüzbaşılığı rütbesi verildi. 1849’da erkân-ı harbiye (kurmay) kolağası rütbesiyle şehâdetnâme (diploma) aldı. Harbiye mektebinin fenn-i harb muallim muavinliği ile seferî ve dâhiliye kânunları muallimliğine tâyin edildi. 1852’de binbaşı oldu. Aynı yıl içinde kaymakamlığa (yarbay) terfî ettirilerek Şumnu’ya gönderildi. Kırım harbine kadar Sofya cihetindeki Balkan geçitlerinin tahkîmine me’mur edildi. Burada gösterdiği başarı üzerine miralaylığa terfî etti. Kars muhârebesinden sonra mirlivalığa yükseltildi. Kırım, Tuna ve Kafkas cephelerinde harbe katıldıktan sonra 1862’de ferikliğe terfî etti. Fuâd Paşa tarafından himaye edildi. Harbiye kumandanı ve Şûrâ-yı askerî reisi, daha sonra 1863’de müşîr (mareşal) rütbesiyle birinci ordu kumandanı ve serasker kaymakamı oldu. Kaba, görgüsüz ve lâübâli bir kişiliğe sâhib olan Hüseyin Avni Paşa, bir selâmlık merasimi sırasında sultan Abdülazîz Han’ın zevcelerinden bir kadın efendiye sözle sarkıntılık yapınca, 1865’de vazifeden azledildi. Bir müddet açıkta kaldıktan sonra 1867’de Girid daha sonra da Teselya vâliliklerine tâyin edildi. Bu târihten îtibâren sultan Abdülazîz Han’a karşı aşırı kin duymaya başlayan Hüseyin Avni Paşa, 1868’de Fuâd Paşa’nın tavsiyesiyle Âlî Paşa tarafından tekrar seraskerliğe getirildi. Bu vazîfesi esnasında Pâdişâh’ı zehirleme teşebbüsünde bulundu. Londra’dan getirttiği kokusuz ve gayet te’sirli bir zehiri sultan Abdülazîz Han’ın içeceği şerbete koydurarak zehirleme teşebbüsünde bulundu. Pâdişâh’ın, içmeden önce şerbeti yakınlarına tattırmak âdeti olduğundan, câniyâne tasavvurunu gerçekleştiremedi. Bunun üzerine sultan Abdülazîz Han’ı tahttan indirerek öldürtmeye karar verdi. 1871’de Mahmûd Nedim Paşa’nın sadâreti esnasında seraskerlikten azledilerek Isparta’ya sürüldü. Bu beldede kumar ve tavla bilinmezken bunları buraya soktu. Isparta’da on bir ay ikâmet ettikten sonra affedildi. 1872’de Aydın (İzmir) vâliliğine tâyin olundu. 1873’de de bahriye nâzırlığına getirildi. Aynı sene içinde tekrar serasker oldu. Affedilmesine rağmen kininden vazgeçmeyen Hüseyin Avni Paşa, sultan Abdülazîz Han’a karşı darbe fırsatı kollamaya ve kendisine arkadaş aramaya başladı.
1874’de seraskerlik uhdesinde kalmak üzere binbir hîle ve desîse ile sadâret makamına gelen Hüseyin Avni Paşa, bu makamda ümid ettiği gibi uzun müddet kalamadı. Pâdişâh’a mâlî ve siyâsî konularda yanlış bilgiler vererek devletin durumunun daha kötüye gitmesine sebeb olduğu için, 1875’de sadrâzamlıktan ve seraskerlikten azledildi. Aydın (İzmir) vâliliğine gönderildi. Valilikten affını isteyen Hüseyin Avni Paşa, tedâvî olunmak bahanesiyle Fransa’ya gitti. Oradan Londra’ya da giderek İngiliz nâzırlarına Pâdişâh’ı tahttan indirme düşüncelerini açıkladı. Velîahd Murâd Efendi’nin tahta çıkmasına imkân sağlayacak olan bu fikri, İngilizler tarafından desteklendi. Bir müddet Avrupa’da seyahat ettikten sonra aynı sene yurda döndü ve Konya vâliliğine tâyin edildi. Ancak saraydaki tarafdârlarının gayreti ile Konya’ya gitmekten kurtulup, İstanbul’da kaldı. 1875 senesi içinde üçüncü defa seraskerliğe getirildi ise de kısa bir müddet sonra tekrar azledildi ve Hüdâvendigâr (Bursa) vâliliğine gönderildi. Midhat Paşa’nın medrese talebelerine gizlice para dağıttırması ve talebelerin ayaklanması üzerine vükelânın (bakanların) değiştirilmesine lüzum görüldüğünden, Hüseyin Avni Paşa da 13 Mayıs 1876’da son olarak seraskerlik makamına getirildi.
Ordunun idaresini fiilen eline afan Hüseyin Avni Paşa, şahsen kin duyduğu sultan Abdülazîz Han’ı, tasarladığı üzere, tahttan indirmeye karar verdi. Bu hususta meşrûtiyet tarafdârı görünen Şûrâ-yı devlet reîsi Midhat Paşa, adam yokluğu sebebiyle sadâret makamını işgal eden, hiç bir iş beceremeyen, dirayetsiz, basiretsiz ve koltuğunu kaybetmemek için Hüseyin Avni Paşa’nın dümen suyunda hareket eden sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa, Müfsîd İmâm lakabı ile tanınan Pâdişâh’ın istememesine rağmen Mütercim Rüşdî Paşa’nın zoru ile meşihat makamına getirilen şeyhülislâm Hayrullah Efendi de Hüseyin Avni Paşa ile beraber hareket ettiler. Ayrıca Kayserili Ahmed Paşa, askeri şûra reisi müşîr Redîf Paşa, askerî mektebler nâzırı Süleymân Paşa, donanma kumandanı mîrlivâ Ârif Paşa, kazasker Ahmed Hulûsî Efendi, “Abdülazîz’in hal’i için çarşaf kadar fetva veririm” diyen fetvâ emîni kazasker Filibeli Kara Halil Efendi de Hüseyin Avni Paşa’nın yanında yer aldılar.
30 Mayıs 1876’da Abdülazîz Han’a karşı hazırladığı darbe plânını Midhat ve sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa’ya açtı. Süleymân Paşa, Pâdişâh’ı bir sûikasdden korumak bahanesiyle 300 kadar Harbiye talebesi ile Suriye’den gelmiş olan ve Türkçe bilmeyen bâzı Arab bölüklerini peşine takarak Dolmabahçe sarayını kuşattı. Arif Paşa da donanmayı sarayın önüne getirdi. Sultan Abdülazîz Han tahttan indirilerek Velîahd Murâd Efendi, sultan beşinci Murâd Han ünvânıyla pâdişâh yapıldı. Abdülazîz Han, Hüseyin Avni Paşa’nın emri ile ezâ ve cefâ edilerek Topkapı Sarayı’na nakl edildi. 2 Haziran 1876 günü ise, “Sultan beşinci Murâd Han’ın iradesiyle, denilerek, Fer’iye Sarayı’na götürüldü. Hüseyin Avni Paşa ve Kayserili Ahmed Paşa’nın insiyatifine terk edilen sultan Abdülazîz Han, sıkıntılı günler geçirdi.
Hüseyin Avni Paşa uzun zaman sarayda casusu olan ikinci mâbeynci Fahri Bey’i kendi arzularını yerine getirme işinde kullandı. Cezâyirli Mustafa Pehlivan, Yozgatlı pehlivan Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan’ı Fer’iye Sarayı’na bahçıvan yaptırdı. Fahri Bey’le bu pehlivanlar, Sultân’ın kaldığı odaya girip, uzun bir mücâdeleden sonra bileklerini keserek pencereden bahçeye kaçtılar. İntihar süsü verilmek istenen sûikasdden sonra, pencereden koparılan perdeye sarılan sultan Abdülazîz’in cesedi Fer’iye karakoluna taşınıp neferlerin yattığı ot minderler üzerine atıldı. Daha önce plânladığı hâdiseyi duyar duymaz Kuzguncuk’taki yalısından kayıkla hemen Fer’iye’ye gelen Hüseyin Avni Paşa, Abdülazîz Han’ın intihar ettiği şeklindeki ölüm raporunu imzalamayan iki doktordan birini hemen Trablusgarb’a sürdü. İkinci doktor Ömer Bey’in de apoletlerini (rütbelerini) söktürdü. Sonradan gelen doktorlar cesedi tamamen muayene etmek isteyince de; “Bu cenaze Ahmed Ağa, Mehmed Ağa değildir, bir pâdişâhındır. Onun her tarafını açıp size gösteremem” diyerek baştan ayağa kadar bir muayenenin yapılmasına mâni oldu. Bunun üzerine hazır bulunan beş doktor Hüseyin Avni Paşa’nın emriyle, cesedin sâdece kollarını muayene ederek ve kendilerine gösterilen kanlı bir makasa bakarak bir rapor verdiler. Bu raporun da tam istediği gibi olmadığını söyleyen Paşa, 19 imzalı başka bir rapor daha düzenletti. Bu rapor da isteğe uygun görülmediğinden üçüncü bir rapora ihtiyaç duyuldu. Nihayet Hüseyin Avni Paşa ve adamlarının istediği şekilde bir rapor verildi! Bu ısmarlama rapordan sonra, hiç bir soruşturmaya gerek görülmeden, Abdülazîz Han’ın cesedi, esef verici bir şekilde Topkapı Sarayı’na götürüldü. 5 Haziran günü cenazesi büyük merasimle kaldırılarak, babası sultan İkinci Mahmûd Han’ın Çemberlitaş’taki türbesine defnedildi.
Abdülazîz Han’ı şehîd ettiren paşalar, başarılarının zevkine ermek için Midhat Paşa’nın Bâyezîd’deki konağında 15 Haziran 1876 gecesi toplanmışlardı. Sultan Abdülazîz Han’ın kayınbiraderi, 26 yaşındaki Erkân-ı harb kolağası Hasan Bey (Bkz. Çerkez Hasan) Abdülazîz Han’ın intikamını almak üzere, silâhlandı; saat 22.00’yi biraz geçerken Midhat Paşa’nın konağına girdi. Resmî üniformalı olduğu için toplantı salonuna rahatça girdi. Serasker Hüseyin Avni Paşa’yı ve hâriciye nâzırı Râşid Paşa’yı vurarak öldürdü. Hüseyin Avni Paşa’nın cenazesi ertesi günü Süleymâniye Câmii hazîresinde Âlî Paşa’nın kabrinin ayakucuna defnolundu. Yaralı olarak yakalanan Çerkes Hasan Bey de ertesi gün Bâyezîd meydanında îdâm edildi.
Düşmanla devlete karşı birleşebilen ve kindar bir şahsiyete sâhib olan Hüseyin Avni Paşa, iki yüzlü, önü alınmaz ihtiras sahibi, vatan ve millet sevgisinden uzak, hânedân ve pâdişâha bağlılığı olmayan, kaba, görgüsüz, lâubâlî ve zâlim bir kişi idi. Bâzı askerî hareketlerde başarısı görülmüşse de Fuâd Paşa tarafından desteklenerek yükselmiştir. Tanzîmât ricalinden Âlî Paşa bu adamdan nefret etmekle beraber, Fuâd Paşa’yı kırmamak için yükselmesini engellememiştir.
Hüseyin Avni Paşa’nın bu menfî hal ve hareketleri sultan Abdülazîz Han’ın tahttan indirilip şehîd edilmesine ve devlet için 93 harbi başta olmak üzere, sonu gelmez bir sürü felâketlere sebeb oldu. Son yüzyıl Türk târihinin en karanlık ve menfî şahsiyetlerinden biri olarak târihe geçti. Memleketi olan Isparta’da bir iki çeşmenin dışında hiç bir hayratı yoktur.
----------------------------------------------------
1) Eshâb-ı Kiram; sh. 283
2) Son Sadrâzamlar; cild-1, sh. 483
3) Mir’ât-ı Hakikat Tercümesi; sh. 101
4) Bir Darbenin Anatomisi
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-7, sh. 348
6) Midhat Paşa ve Yıldız Mahkemesi; sh. 22 v.d.
7) Mir’ât-ı Şu’ûnât; Sh. 47
8) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 256

 

 

Bir Darbecinin Feci Âkıbeti


Hüseyin Avni Paşa

M. Latif SALİHOĞLU
Türkiye'de yaşanan ilk darbe, 1876 senesinde I. Meşrûtiyet'in ilânından yaklaşık altı ay evvel vuku buldu: 30 Mayıs günü.

Darbecilerin başında ise, zamanın Genelkurmay Başkanı (Serasker) Hüseyin Avni Paşa vardı. Paşa, bu yaptığını 15 Haziran günü canıyla ödedi.

30 Mayıs 1876'da Sultan Abdülaziz'i tahttan indiren askerler, ona çok kötü muamelede bulundu. Sonradan ortaya çıkan bilgi ve belgeler, aslında birer utanç vesikası hüviyetinde.Mazlûm padişahı bir odaya hapsettiren darbeciler, aynı zamanda ondan korktukları için, çok sinsice bir sûikast planını hazırladılar.

Günlerce aç bırakıp önce o pehlivan yapılı sultanı takattan düşürdüler. Sonra da odasına kuvvetli cellâtları sokup ellerini bileklerinden kestiler. Bu yaptıklarına ise, ne yazık ki "intihar" süsü verdiler: 4 Haziran 1876.

Abdülaziz Han tahttan indirildikten sonra...


Halkın ekseriyeti, hadisenin intihar olmayıp, düpedüz bir cinayet olduğuna inandı. Sorumlu olarak da, Hüseyin Avni Paşa ile yakın adamlarını bildi.

Peşpeşe gelen ölümler

Sultan Abdülaziz'in vefatından 4 gün sonra, Osmanlı ordusunda genç bir subay olan Çerkes Hasan'ın ablası Neş'erek Hatun da hastalanarak vefat etti.

Aradan 3–4 günlük bir zaman geçmişti ki (15/16 Haziran gecesi), bu kez darbe lideri Hüseyin Avni Paşa ile aralarında Hariciye Nâzırının da bulunduğu beş kişi Çerkez Hasan tarafından vurularak öldürüldü.

Çerkes Hasan ise, 17/18 Haziran gecesi sabahın erken saatlerinde Genelkurmay Başkanlığının (şimdiki İstanbul Üniversitesi) Bayezid kapısında asılmak sûretiyle idam edildi.

Bütün hadiseleri korku ve dehşet içinde takip eden yeni padişah Sultan 5. Murad, elinde olmadan evham hastalığına yakalandı ve sonunda cinnet geçirecek bir noktaya geldi. 31 Ağustos'ta doktorların raporuyla tahttan indirildi ve onun yerine Sultan Abdülaziz'in yeğeni Sultan II. Abdülhamid tahta getirildi.

Yaşanan o dehşet döneminin tesiriyle Sultan II. Abdülhamid de evham hastalığından nasibini aldı ve bu hastalığı ömrünün sonuna kadar üzerinde taşımak bahtsızlığını yaşadı.

Çerkes Hasan Vak'ası

15/16 Haziran gecesi, darbecibaşı Hüseyin Avni Paşa ile yakın adamlarının bir baskın sonucu öldürülmesi hadisesi, Osmanlı tarihinde "Çerkes Hasan Vak'ası" şeklinde yer aldı.

Henüz 26 yaşında genç bir subay olan Çerkes Hasan, aynı zamanda katledilen Sultan Abdülaziz'in kayınbiraderi ve Şehzade İzzeddin Yusuf Efendinin de yaveriydi.

Çevik, cesur, silâhşör ve gözüpek bir subaydı. Bu sebeple, derbeci katiller ondan korkuyordu. Korktukları için de, uzak bir diyâra onu tayin ettiler. Ancak gitmedi, gitmek istemedi. İçeri atıldı. Sonra, tanıdıkların ricasıyla ve tayin yerine gideceği vaadiyle serbest bırakıldı.

İşte, tam da serbest bırakıldığı gece, yanına bir kama ve 4–5 adet tabancayı da alarak Hüseyin Avni Paşanın peşine düştü. Birkaç yerde izini sürdü ve nihayet o gece Beyazıt Soğanağa Mahallesindeki Sadrâzam Mithat Paşanın evinde olduğunu tesbit etti.

Meğerse, devletin bütün ileri gelenleri o gece konakta yapılacak olan toplantıya çağrılmış. Üzerindeki üniformasıyla gittiği için, konağın görevlileri tarafından her nasılsa engellenemeden içeri giriyor.

Toplantının yapıldığı salona giren Çerkes Hasan'ın karşısında asker ve hükümet erkânından tamı tamına 13 şahsiyet var.

Bir elinde tabanca, diğerinde kamasıyla salonun kapısında "Davranmayın!" diye bağırmasıyla, neye uğradığını şaşıran H. Avni Paşaya ateş etmesi bir oldu. Paşaya iki kurşun isabet etti. Yaralı halde kaçıp kurtulmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Paşaya yetişen Çerkes Hasan, elindeki kamasıyla vurup vücudunu delik deşik etti.

Konağın sahibi ve aynı zamanda Sadrâzam olan Mithat Paşanın harem odasına kaçması ve buradaki bir elbise gardrobuna girip saklanmasıyla kurtulduğu rivâyet edilir.

Dışarıdan askerlerin gelip Çerkes Hasanı teslim almalarıyla son bulan baskında toplam beş kişi ölürken, üç kişinin de ağır şekilde yaralandığı tesbit edildi.

Ertesi gün alelusûl şekilde mahkemeye çıkartılan Çerkes Hasan, Beyazıt Meydanındaki bir dut ağacının dalına asılmak sûretiyle idam edildi.

Çerkez Hasan, halkın nazarında bir kahraman oldu. Hüseyin Avni'nin ölümüne bir cihet sevinen halk, Sultan Abdülaziz'i ise hiç unutmadı. Onun için nice ağıtlar yakıldı, mersiyeler söylendi.

İşte, o mersiyelerden meşhûr olmuş birkaç mısra:

Seni tahttan indirdiler

Üç çifteye bindirdiler

Topkapı'ya gönderdiler

Uyan Sultan Aziz uyan

Kan ağlıyor bütün cihan

_____________________________________________

Yeni Asya Gazetesi, 15.06.2009



 

SULTAN V. MURAD HAN VE ÇERKES HASAN VAK'ASI

METİN HASIRCI


Babası : Sultan Abdülmecid Han

Annesi : Şevk-efeâ Kadın Efendi

Doğum Tarihi : 1840

Vefat Tarihi : 1876

Türbesi : İstanbul'da, Yeni Camii


Osmanlı İslâm Devletinin 33. padişahı olarak tahta çıkan veliahd Mehmed Murad Efendi, tâbiri diğerle Mehmed Mu-rad-ı Hâmis, hamisin karşılığı beş rakamı olup, 4. Mu-rad'dan, sonraki 5. Murad'ı kastetmesidir. Çırağan Sarayında Sultan Abdülmecid'in ilk şehzadesi olarak Şevkefza valide-sultan'dan 22/Eylül/1840'da dünyaya gelmiştir. Vefatida doğduğu saray'da, 29/Ağustos/1904'de, 63 yaşını, 11 ay, 6 gün aştığında vukubulmuştur. Padişahlığı, 93 gün sürmüş olup, hâl olunan amucası Sultan Abdülaziz'in yerine tahta çı­karak, hâlden haberdar ve şerik olarak işin içinde olduğun­dan millet sevgisi kendisine müyesser olamamış, münevver takım denen bir avuç batı hayat tarzı taraftarları kendisine te'sir etmiş olduklarından ahali ile bir gönül köprüsü tesis edememiştir. Tahta çıkması, 30/Mayıs/1876'da olmuşsa da, 31/Ağustos/1876'da 93 gün sonra fetva ile tahtdan infisal ettirilmiştir. Yerine küçük kardeşi Şehzade Abdülhamid Efen­di getirilmiştir. Veliahtlığında, kışları İstanbul cihetindeki sa­raylarda başda Dolmabahçe olarak ikamet ederken, yazları Kadıköy'de Kurbağalıdere kenarındaki yalısında sayfiyeye çıkmış olurdu. Kurbağalıdere daha 1950'lerde, Kuşdili Çayı­rına doğru Moda koyundan gelen denizin dalgaları ile Yoğurt­çu köprüsünün altında buluşur ve dereye doğru bir feyezan husule getirir dereye kıyı, ahşap konak ve yalıların önündeki sandalları oynatır ve bunu gören bizler rahmetli Arif Sami Toker'in, "Kız sandalı kalbim gibi oynatma yerinden" mısra­ını terennüm ederdik. Diyeceğim odur ki, bizler dahi Kurba-ğalıdere'nin zerafetine ve yazının güzelliğine yetiştiğimize gö­re Veliahd Murad efendinin günümüzden 135 sene önce orayi tercihi elbette zevk sahibi olduğunu gösterir. Başını sağa çevirip, Moda Burnunu görürken, sola çevrilen baş ise Kala­mış koyuna bakmakla bir huzur bulurdu.

Tahtdan indirilmesine sebeb olan fetva geçici delilik, yâni cinnet-i muvakkateye istinat ettirilmiştir. Öztuna Bey, Hane­danlar adlı eserinde 2. cild 289. sahifede daha sonra iyileşti demektedir. Sanatkâr bir anlayış hâkim olup, bizzat ince ma­rangozluk, riyaziyeci (matematikçi), şâir, bestekâr, piyanist, flütist, violonist, udî, kemençecİ idi. 1862'de daha sonra İn-giltereye 7. Edvard adıyla kral olacak olan Galler Prensi ile İstanbul'a gelmiş olması sayesinde tanışmıştı. Birbirlerinden hoşlandılar. Üzün zaman mektuplaştılar ve nihayetinde 1867'de Sultan Aziz'in avrupa seyahatinde buluştular vede bu prensin dâvetiylede mason locasına İntisap etti, bizim Murad Efendi o tarihdeyse, 27 yaşındaydı ve çocuk değildi. Zâten Ziya Nur Aksun Bey; altı ciltten müteşekkil, değerli eseri olan Osmanlı Târihi adlı çalışmasının 4. cildinin 159. sahifesinde şu sözleri beyan eder:

"Daha şehzadeliğinde Mason oluşu, gayet kozmopolit bir zümrenin mümessili görünüşü, hanedanının hukukunu da­hi tehdit edecek bir temayül taşıyan komitacı paşalar kliği ile temasta bulunuşu, onun başlıca talihsizliklerini teşkil etti. Şehzadeliğinde iyi bir tahsil görmüştü. Pederinin garib tema­yülleri icâbı, garblı bir prens gibi yetiştirilmişti. Guatelli Paşa ile Augusto Lombardi isimli iki İtalyan'dan piyano dersleri almış ve bâzı şarkılar bestelemişti. Gardet isimli bir Fransızdan Fransızca öğrenmişti. Yakışıklı, hassas, nazik, serbest mizaçlı, heyecanlı bir zât idi Pek fazla te'sir altında kaldığı, etrafındaki güruhun telkinleriyle hafif davranışlarda bulun-, duğu, bunların kendisinin hiffetine ve ananelere karşı lâuba­liliğine verildiği rivayet edilmektedir." Diyen Ziya Nur Aksun Bey, şunları ilâve etmektedir: "..Yeni Osmanlılar güruhu, onun etrafını almışlar, kendisini türlü medhiyelerle bedmest ederek, istedikleri yola imâleye ça lışmışlar, telkin ue te'sirleri altında bırakmışlardı. Şehzadenin Kurbağalıdere'deki köş­künde toplanan eclâf onu içkiye alıştırmışlar, sabahlara ka­dar cereyan eden soh bet oe rezalet âlemlerinde sarhoş et­mişlerdir. O sıralarda 2. ueliahd olan Saltan Abdülhamid: "Biraderimin, meşhur Kemâl beyle ahbâb olduğunu, gece sabahlara kadar İçtiklerini bir gün şâire, ağabeysini bu ka­dar içkiye teşuik etmemesini manen sebeb-i meuti olacağını" söylediğini anlatmakta ve "sık sık meükti muhtelifede topla­narak hâl ue kârları Sultan Aziz'i zem ü kadeh etmek ue yer­li, yabancı efkarı aleyhine çevirmek üzere plânlar tertibi ile müşarünileyh hazretlerini bir an evvel makamından düşüre­rek, yerine veliahdı geçirmek hususundan ibaretti." Demek­tedir.

Hakikaten sevgili okurlarım, insanın çevresi onun teşekkül bulmasında çok önem arzeder. Bu bir şehzade dahi olsa böy­ledir. Şimdi düşünelim ki, bir Lala var her an kulağının dibin­de bir telkinle, sen azîm bir padişah olacaksın, millet-i mer­hume senden öyle memnun kalacak ki adın kıyamete kadar anılacak, sayende ecdadın minnet ve rahmetle anılacak! Sen kimseye önem verme, işine yarayanları kullan sonra da nis-yan çukuruna kaldır at. Geriye bakma, şah yalnız yaşamak gerek, insanlar senden mutlaka bir şeyler isterler onlara yak­laşman bunları vermeni kolaylaştırır, bu sebebden kimseye fazla yüz verme gibi ifsat edici, insanlardan tecrit edici nasi­hatlerle yetişen bir şehzade nasıl olacak da, o yüce makam olan padişahlık ve buna inzimamen makam-ı hilafette adalet ve insaniyet örneği olabilecektir? Bir de böyle, 5. Murad'ın başına topladığı kimselerin, meniyata düşkünlükleri, kendile­rinden onbeş yaş küçük şehzadeyle sabahlara kadar sohbet ve içkili toplantılarla ümmet-i Muhammed'e hizmeti umulur bir insanı ne hâle getirdikleri görülmeye değer bir emsaldir, yukarıda Ziya Nur Aksun Beyefendinin yazdıkları. İnsanlar gençliklerini dikkatli geçirir ve muzır işlerle iştigal etmezlerse hele bir de iyi eğitim almışlarsa sağlıklı ve malumatlı bir in­san olarak kendisine terettüp eden işlerde başarılı olurlar mi­sâli, bir hanedan üyesi olan şehzade, cidden az rastlanır bir eğitim almış ve de kabiliyetiyle bundan haylice müstefit ol­muştur. Lisan-ı ecnebiyeye vukufiyeti de ayrıca bir avantaj olup, dünya'yı başka bir lisanla takip ve olandan bitenden haberdar olması bakımından ayrıca bir nimetken, etrafını al­mış olan batıcılar ve tatlisu frenk hayatını benimsemiş olan Ziya, Namık Kemâl ve Yeni Osmanlı'ların mensupları kavmi-yetçi düşünce sahipleriyle, varılan mertebe milletimizi millet yapan İslâm ahlâk anlayışına fransız kalmak, hududullah'a riayet etmemek, yüzyıllardır temadi ettirilen belki bir âyet ve hadis olmayan ancak, eslafın yaptığı veya bulduğu güzellik­lerle dünyanın en güzel milleti olmuş aziz milletimizin bu hasletlerinden uzak yetişmesi, milletin kalbinde yer tu-taca-ğına sofra yâranıyla iktifa etmesi yetersiz bir şehzade, göste­rişli fakat dini ve milli hasletlere yaban duran insan olarak yaşamayı sürdürmesi milletle gereken mânevi telefonu kur­masını engellemiştir. Bütün bu memnuniyetsizlik belirten sa­tırların sebebinin alıştırıldığı içki âlemlerinin üzerinde tevlid ettiği hâl olduğunu hemen ifade edelim.

Ziya Nur Aksun, yukarıda adı geçen eserinde şu tesbitie bizim yukarıdan aşağıya geldiğimiz ifadelere bir te'yit bakı­mından değerli okurlarımıza eserinin 160. sahifesinden şu alıntıyla sayfamızı süsleyelim dedik: ".Bu suttan maalesef da­ha veliahdliğinde mitti fikirlerden tamamen uzak bulunan kozmopolit cephenin ağına düşmüş ve onların mümessili ad­dedilmeğe başlanmıştı. Bu sebeble onun taht'a geçişi dışarı­da ue İçeride Jön Türklerin bir muvaffakiyeti ve zaferi olarak görülmüştü. Muhafazakâr kitlelerin gayr-i memnunluğunun en büyük sebebini de bunlar teşkil etmekteydi. Onun meş­ruti ve parlamenter rejim taraftarı olduğu, hürriyete meclîıb bulunduğu söylenmiştir. Bunun düşünülerek uerümiş dû-rendişane bir kanaat meselesi olmaktan ziyade etrafının tel­kinleriyle husule gelmiş bir hevesin mahsûlü bulunduğunu kabul etmek lazımdır. Esasen şahsiyeti ve hayatı da bunu açıkça göstermektedir." Değerli bir Târih sahibi ve kıymetli bir tarihçi olan Ziya Nur Aksun Beyefendi, dini ve milli terbi­ye ve anlayışa sahip bir zât olması hasebiyle bu anlayışa da­yalı fikri süzgeci 5. Murad'ı süzdüğünde çıkan muhassala, aynı ölçülere sahip olup, hükümleri o kıstas içinde görmeye ve de tahlile çalışan fakır de aynı kanaate varmaktan 5. Mu-rad hesabına üzülüyorsada, neticenin de bu olduğunu gör­mekten başka çâremiz kalmıyor. Nitekim İngiliz sefiri ve Mid-hat Paşanın akildânesİ Mister Elyot, dostu olan 5. Murad için, Abdülaziz'in hâl'i esnasına yakın günlerde kendini yine içki­ye vermişti, demektedir. Nitekim de Seyid Bey, 5. Murad'in biat merasiminde bu vazifeyi yerine getiremeyeciğini, dalgın­lık, çekingenlik hatta yılgınlık içinde olduğunu gözlemlemiş Erbab-ı dikkat, daha o gün padişahın rahatsızlığı bakımından müşterek bir teşhise varmış, Taht-ı Osmaniye 2. veiiahd Ha-mid Efendinin çıkışı ayan beyan hissedilmiştir. Şimdi biz, bir rivayete göre hâl'in bir gün önceye alınması ve hâl'in netice­lenmesi esnasında Süleyman Hüsnü Paşanın Sultan yapıla­cak veli ahdin ikametgâhına gidip de almak üzere varışında kapıyı çalıp taht-ı saltanata geçme zamanınız geldi hayrol-sun demesini o güne kadar hiç rûberu yâni yüzyüze gelmedi­ği Süleyman Hüsnü Paşayı tanıyamaması ve hâl işininde bir gün evvele alınmış olmasını Zât-ı Şahane tertibi öğrendi, müşevvikler toplanıyor diye yorumladığından olacak korkuya kapıldığı ve meydana gelen rahatsızlığın bu hadiseye isti­nat ettiği pek yaygındır.

Muhterem okurlarım, günümüzde parti liderleri başbakan­ların muttali olabildikleri her işi, o işleri yapanlar hakkında da malumat toplarlar, hâttâ görüşürler onlara tavsiyede bulu­nurlar, bazen yardımcı da olurlar, menfi bir işde ise devr-i sa­bık olabileceğiyle de tehdit bile ettikleri olabilir. Veiiahd de­mek ise, devletin başının ehemmiyetli bir müşaviri olduğu hatırlanırsa, padişahın ani bir gaybubetinde vekil veya asil olarak vazife düşeceğinden, ricâl-i devleti tanımak bir hayli mühim vazaifdendir.

Hele, cihet-i askeriyenin en mühim makamlarından biri olan Askerî Mektepler Nazırlığı makamında oturan Süleyman Hüsnü Paşayı tanımamış olması velîahdlik görevinde de be-şarıh olmadığının göstergesi değildir de nedir?

Yine Ziya Nur Beyefendinin eserinden şu anekdotu aktar­madan geçemeyeceğim: sahife 160: ".Sultan Murad tahta geçtiği gün, Ziya bey (paşa.) başkâtip tâyin etmiş ve başta Kemâl Bey olmak üzere Jön Türkler'i İstanbul'a getirtmek İçin emir vermiştir. Ziya Bey bu emri, Sadnazam Rüşdî Pa-şa'ya tebliğ etmiş ve ondan <her işiniz bitti de bu mu kaldı? Bu şımarıklar on gün sonra gelirse kıyametmi kopar. Dünya­mı yıkılır? Bu işleri yapan hep sizsiniz, padişahımıza söyle­yecek söz bulamadınızmı?" cevabını veren sadrıazama Ziya Bey aksi bir cevap verdiğinde, yerine Sadullah Paşa tâyin edilivermiştir. *

Tabii bu hâl işinde sadrıazamında haylice rolü olması ha­sebiyle bunlar hepsi beraberdi nedir bu ayrılık, sorusu akla geldiğinde bir hırsızdan öğrendiğim ifadeyi aktarayım, biz soygunda yakalanmadık, paylaşırken öyle gürültü çıkarttıkki polis bizi eliyle koymuş gibi buldu. İşte ihtilalciler yaparken birlik sonrada hân-ı yağmada birbirlerine düştüler. Meşhur­dur Yusuf Kâmil Paşanın, hâl sonrasında bu güruha "İyi b. k yediniz" demiş olması herhalde bundan kinayedir.

Bu arada meydana gelen tebeddülatı bildirmek Hâriciye Nazırının vazaifinden olduğundan, Râşid Paşa tahaddüs eden yâni meydana gelen hususâtı ecnebi devlet reislerine ve meslektaşlarına bildirmekte çektiği sıkıntılardan, sadaret mektupçusu Merriduh Bey'e şikâyetlerde bulunuyordu he­men ilâve edelimki bu Memduh Bey, meşhur Sağır Memduh Paşadırki, valilik, dahiliye nazırlıkları yapmıştır ve son. devir Osmanlı muharrirle-rinden Refi Cevad ülunay'ın kaimpederidir. Ki Râşid Paşa, mahlû padişahın vefatı sonrasında bun­ları tatmin imkansızlaşmıştı demekte zannıma göre bu terti­bin kendi ülkelerinde de kullanılması endişesi bunları bu ka­dar hassas yapıyor dediği rivayet ediliyor idi. Hakikatende bu olayda Osmanlı devleti, Rus Çarlığı politikasına meyelan gösteren tarzı ucundan hissettirmişti. Bunun İngilizler tarafın­dan kendi menfaatlerine mugayirliği görününce İstanbul'daki b. elçileri Elyot vasıtasıyla/Osmanlı'nın hâin ve ahmaklarını harekâta geçirerek cinayete kadar giden fecî bir olayı ger­çekleştirmişler kanaati bey nelşümul siyaset arenasında per­de arkası bilgiler olarak cevelan ediyordu.

Sultan 5. Murad'ın rahatsızlığı yüzünden okunur hâle gel­miş, dikkatli kimseler ise artık bir değişimi her an bekler ol­muşlardı. Bu husûsda Cİss-i İnkılap yazarı Süleyman Hüsnü Paşa: <.Hüseyin Avni Paşanın bir mecnûn padişahı taht-ı sal-tanatda bi'I-ibkaa (devama) kuvve-i askeriye ile zimâm-ı hü­kümeti (askeri güç sayesinde hükümetin idaresini) kendi dest-i istibdadına (kendi ellerinin istibdadına) alacağının an­laşıldığım yazmaktadır. Bu paşanın askeri mektepler nâzın olan paşa olduğunu da burada hemen hatırlatalım ve de ilk ve mühim Türkçülerden biri olduğunuda vurgulayalım. Böyle bir seraskerin Abdülaziz hânı şehid ettirmeye vardıracak çe­tenin fiili reisi olması bir padişah için büyük talihsizlik ise de, onun padişah yaptığı bir veliahd içinde vak'adan önce du­rumdan haberdar ve tarafdar olması hasebiyle hiyanet değil-de nedir? Sultan Abdülhamid, amucasını seven bir yeğen olarak, İslamların Halifesi, Osmanlıların Padişahı Sultan Aziz hakkında her çirkinliği bildirmiş olmasını ahlâk ölçüleri için­de değerlendirmeye kalkipda kendisi hakkında menfi kanaat ihzar edenler, yukarıdaki tahlilde ortaya koyduğumuz, Mu-rad' in davranışına hürriyet mücahidliğimi diyeceklerdir, kai-leşâne bir yeğenlikten çıkan işe.

Sultan Azizin Mektubu

Topkapı Sarayına getirildiğinde, ahalinin söylediği şu beyit millet üzerindeki mahlû padişahın kendine bulduğu makam­dır:

Seni tahttan indirdiler/Üç çifteye bindirdiler

Topkapuya gönderdiler/üyan Sultan Aziz uyan/Kan ağlı­yor bütün cihan

Hele bu şiir Sultan Abdülaziz'in şehid edilmesiyle birlikte mahalle kahvelerinde ve askerin kışlalarında gazelhanlar ta­rafından irticâli olarak okunan nice hazin ifadelerle oku­nuyor, ipil ipi! gözyaşları akıtılıyordu. Halk zâten başka bir şey yapmaz ancak mersiye söyler, ağıt yakar sonra da de­vam eden dünya'ya kendi şajısi kıyametini bekleyene kadar işine bakar. Milletin göz bebeği gibi sevdiği insanlar siyase-ten olsun alenen olsun ortadan kaldırılsın, ahaliye düşen gözyaşı dökmektir. Ahali böyle iken, Abdülaziz Hân Topkapı Sarayına getirilmiş, bir rivayete göre, 3. Selim'in, başka bir rivayete 4. Mustafa'nın katlolunduğu odaya konmuştur. Bun­dan pek üzüntüye giriftar olan Sultan Aziz, buradan şikâyetle başka yerde ikamet arzusunu Mâbeyn Müşiri Nuri Paşa vası­tasıyla padişaha bildirebilmiş ve Sultan 5. Murad'da, Hafız Mehmed Bey'e amucası için, korkmasınlar, hangi sarayı arzu ediyorlarsa oraya buyursunlar. Zâten ben Topkapı sarayına gönderilmesine muhaiifdim ancak vükela gönderdi dedikten sonra Abdülaziz Hân'a pek hürmetkar bir dille yazılmış nâ­mede "Esbab-ı huzur ve âmizişlerine bezl-i mesâi olunacağı­nı" ifade ile Sultan Aziz'e okuduğunda, Fesübhanallah de­dirtmiş ve acaib bunu kendimi yazdı diye sormaktan kendini alamamıştır.

Sultan Abdülaziz'in İhtilâl günü Validesultana; gökten Ceb­rail inse benim artık tahta dönüşüm bahse konu olamaz de­diğini Reşad Ekrem Koçu ileri sürersede biz ihtiyatla karşılar­ken, hemen şunu da burada zikredelim ki, eski mabeyncisi Hafız Mehmed Bey'e pek mükemmel bildiği Osmanlı devleti­nin derin târih malumatından aldığı ilhamla şunları seslendir­miştir: "Benim hilafgirlerim olduğu gibi beni sahihan seven ve muhabbet edenler dahi uardır. İki tarafın zıt fikirleri ma-azallahü tealâ bir büyük kargaşanın zuhuruna, sebeb verir; bu da Rabbim göstermesin, encâm-ı nâkabil-i indifa, bir ihti­lal ika edebilir. Eğer bir hâl' vukubulursa, hem benim yü­zümden bir çok mazlum kant heder olur hem de vücudu­mun hilafgiran elinde lime lime olmasını intaç eder. Allah aş­kına eğerçi böyle bir hâl hissetmekte iseniz, vatan evlâdına yekdiğerinin kanını döktürmeden, her nasıl ederseniz ediniz, bana bir miktar zehir tedarik edip yetiştirin, ben ve millet kurtulsun" Demek suretiyle başına gelecekleri sezdiğini bu şehadet ortaya koyuyor. Yine buna benzer bir tezkereyi ya­zan Sultan Aziz'in hattını görüp tanıyan Ahmed Cevdet Paşa yazıyı okuyabilmişse de, nüshasını istinsah edememiştir.

Feriye Sarayına Nakli

Sultan Abdülaziz'in mektupları, 5. Murad'ın ilgisi Fer'iye Sarayına nâkil işini sağlamakla beraber, kader ağlarını örme­ye başlamıştı. Çünkü rakip olduğu kayıktan inen Abdülaziz Hân, Fer'iye rıhtımına geldiğinde yolların süngü takmış du­rumda iki sıra hâlinde dizili askerlerle kaplı olduğunu müşa­hede etti. Eski padişahın yanında, Mabeyncisi Hafız Mehmed Bey ile 2. mabeynci Fahri Bey olduğu halde saray'ın kapı­sından gireceklerken, Hafız Mehmed Bey'in yanına gelen İz­zettin Binbaşı adlı birisi, eski başmabeyincinin omuzuna do­kunarak, bilhassa size saraya girmek yasaklanmıştır tebli­ğinde pek çirkin şekilde bulunulmuş ve Hafız Mehmed Bey, velinimetinden tefrik olunmuştur. Çok geçmemiş vâlidesul-tan ile harem halkı gelmişsede, bunların harem ağalarını sa­raya almamışlar Topkapı Sarayına geri gönderilmişlerdir. O güne kadar belinde kuşanmış olarak duran palasını da vâli-desultan'a yaptırdıkları rica ile aldırmaya muvaffak olan gaf­let bekçileri padişahın, "artık benim işim Allah (c.c)'e kal­mıştır" deme kertesine getirmişlerdi. Bu andan sonra Sultan Aziz bol bol nevafil namazı kılıyor, Kur'an-ı Kerîm tilâvet ey-liyor, zikre zaman ayırmıştı. Ancak Hüseyin Avni Paşayı nâ-paşanın seçtiği nöbetçiler birer Osmanlı münkiri olup, uluor­ta hakaretlerde bulunmaktaydılar. İşte bunlardan bir tanesini aşağıda sizlere nakle cesaret edelim: Ziya Nur Aksun Beye­fendinin yukarılarda adı geçen eserinin 164. sahifesinden alı­yoruz: ".Kendisinin muhafazasına bilhassa en cibiiiyetsiz za­bitler tahsis edilmiş ve bunlara davranışları hakkında, her­halde Serasker-i erâzil(rezil serasker)tarafından kat'ı emir ve­rilmiştir. Öyleki, sabık padişah Sultan Murad'ın mabeyncisi ile bahçede dolaşırken bir subay tarafından <Burada dur­mak yasaktır, içeri giriniz> hitabıyla karşılaşmıştır. Sultan Abdülaziz, Edhem Bey'e <belki sizi bilemediler, bigâne zan­nettiler. Kendinizi tarif ediniz!> demiş bunun üzerine başma-beynci kendi memuriyetini bildirerek, hitâb ettiği zâtın Sul­tan Abdülaziz olduğunu fısıldamıştır. Fakat subayı merkum, yüksek sesle Edhem Bey'e: <size söylemiyorum. Aziz Efendi­ye hitâb ediyorum> ceuab-ı mekruhunu vermiştir. Bunu du­yan Ha- kan-ı sabıkın üzerine fenalık gelmiş ve kollarına giri­lerek dâiresine çıkarılabilmiştir." Demektedir. Bu olayın cere­yanı Sultan Aziz'in kuvve-i mâneviyesinde derin hüzü nese-beb teşkil etmiştir. 1 1/cemaziyelevvel/l 293-4/Hazi-ran/1876'da Pazar sabah namazından sonra abdest alıp, odasına dönmüş ve ezânî saatle 2'de, zevali saatle 9. 36'da bileklerinden kan fışkırdiğı halde can çekişirken bulunmuş­tur.

Sultan Aziz; Vâlidesultan'dan aldığı makasla sakalını dü­zelteceğini söylemiş bir de ayna taleb etmiş. Bu nakış maka-sıyla her iki kolun damarlarını kesmiştir. Böylece seyelânı dem neticesinde vefat etmiştir. İbnül Emin Mahmud Kemâl İnal merhum, bu makasın sakal düzeltecek kadar büyük ol­madığını söylediği bilinmektedir. Harem'de bulunanların şa­hadetinde, padişahın odasından hırıltılar geldiği kapı zorlana­rak açılıp girildiğinde Sultan Aziz'in naşı ile karşılaşmışlarda. Vâlidesultan, oğlunun cesedine kapanmış ağlamaya başla­mıştır. Bu arada da, Serasker Hüseyin Paşa, Fer'iye Sarayına gelmiş cenazeyi, Fer'iye Karakoluna naklettirip, bir ot şilte üzerine koydurduğu nâşın üstüne pencereden kopararak al­dığı bir perdeyi örtmüştür. Devlet erkânına haber göndermiş ve bu arada da hekimler yerli ve ecnebi olmak üzere Kara­kola celbedilmiş, ceset uzaktan gösterilmiş ve doktorlardan rapor talep olunmuştur. Muayenenin sık elenip, dokunulduğu söylenemez tarzda yapıldığı pek açıktır. Daha yakından gör­mek isteyenlere, Serasker Avni Paşa bu bakkal Ahmed Efendinin cenazesi değil, koskoca padişah cenazesidir de­rnek suretiyle, güya saygı gösterisi sergilemiştir. Bu raporda 19 hekimin imzası olup, isimleri şöyledir: Dr. Marko, Dr. Şa­to, Dr. Espanyol, Dr. Mark Markel, Dr. Patropulo, Dr. De Kastro, Dr. Maroen, Dr. Jül Melincen, Dr. Kostantin Karato-dori, Dr. Dikson, Dr. Vitales, Dr. Edvar Esparado, Dr. Melyan Bey, Dr. Nuri, Dr. Abdannur, Dr. Servet, Dr. Nuricân, Dr. Mustafa ve Dr. Mehmed Beylerdir.

Biz bu doktorlar heyetinin imzaladığı rapor hakkında yapı­lan bir analizi alıntılamak suretiyle şüpheleri gıdıklayalım ve intihar fikrine kail olanların düşüncelerine biraz katkıda bulu­nalım. Ziya Nur Bey'in eserinin 167. sahifesinde şöyle den­mektedir: ".Önce bir mikrazdan bahsedilmekte, sonra kendi­lerine birden ziyade âlet gösterildiği ifade edilmektedir. Ra-por'un bilhassa neticedeki üç maddesi mühimdir. Bunlara göre, vefata kol büklümlerindeki damarların kesilmesinden hâsıl olan kan akması sebeb olmuştur. Bu malum ve doğru­dur. Kendilerine gösterilen adi makasın bu yaralan husû le getirebilmesi mümkün görülmektedir. Yâni ikinci şıkta bir katiyyet yoktur ve yaralar <bu makasla vücûda getirilmiş­tik denmemektedir, üçüncü şıkda <yaraları husule getiren alet-i câriheden bahsedilerek, bir intihar yani telef-i nefs vu­kua geldiği istidlal olunuyor> yollu gayet kaypak bir ifade kullanılmıştır. Bu mazbatadan da anlaşılmaktadır ki, hekim­ler vücudu tamamen muayene edememişler;ancak yüz ve kolları görmüşler, intihar için kat'i delil teşkil edecek bir ra­por da vermemişler, gayet üstünkörü, iki tarafa çekilebilecek kaypak bir hükümle işin içinden sıyrılmışlardır. "

Demektedir ki biz de buna Nizameddin Nazif Tepedelenli-oğlu'nun ünlü "Komitacılar" adlı eserinde Sultan Abdülhamid Hân'a uzun yıllar müdavi hekim olarak hizmet veren Dr. Mavroyeni'nin, dönemin en meşhur ve başarılı hekimi olmasına rağmen bu heyetin içinde adını görememeğe dikkat çektiğini okuyoruz. Dr. Mavroyeni bu işin karışıklığı hususun­da itikadı olduğundan, kendisine eğelen dâvetçiye hastayım dedirtmek suretiyle meşkûk bir rapora dâhiİ olmaktan kendi­ni alıkoyabilmekle doğrusu pek ciddi bir davranış sergilemiş­tir.

Sultan 5. Mehmed Murad; Serasker çetesinin oyuncağı hâ­line geldiğini, idrak etmeye başlamıştı. Ancak yapacağı pek birşey yoktu çünkü cidden içki, şuurunu âdeta muhtel hâle getiriyordu. Bir takım ipe sapa gelmez davranışlar ortaya ko­yuyordu. Yeni padişahın bu hâli rical-i devleti iki karar ara­sında düşündürüyordu birincisi, 5. Murad'ın hâl'i ve yerine kimin geleceğiydi. Bunun Sultan Abdülaziz olması hâlinde bu çetenin halaç pamuğu gibi atılması demekti, Hiç kimse kendi ilmiğini kendi boynuna geçirmek istemeyeceğine göre bu hâinler çetesi bunun üzerinde durup da yeniden taht'a ic-lâs etmeye lüzum görmeyip, ifna etme yolunu seçtiler. Bu hususu kuvvetlendirecek bir mektupla Abdülaziz Hân'ın katli meselesiyle ilgili olarak ifadelerimizin geri kalanını, Sultan 2. Abdülhamid'in devrini anlatırken, meşhur Yıldız Mahkemesi bölümünde daha da geniş bir şekilde siz okurlarıma takdime gayret edeceğim. Aşağıya alacağımız rivayetin sahibi, Sultan 5. Murad'ın lobisine mensuplar arasında yeri ehemmiyet kesbeden kimselerden Ali Şefkati Bey, olup bahse konu riva­yeti Şâiriâzam Abdülhak Hâmid (Tarhan)e' anlattığını İbnül Emin Bey şöyle naklediyor: "Saltan Abdülaziz'in halinden sonra ifnasını, Hüseyin Aoni Paşa teklif edince, Sultan Mu­rad telâşa düşüb ben kaatil olamam diyerek teklifi şiddetle red etti. Aunî Paşa <o halde yine telâsı lâzım gelir, dehşetli fenalıklar zuhur eder> tarzında tehdid ve ihâfede bulunması üzerine Sultan Murad; <beni ielâs ederken reyimi sordunuz-mu ki, onun ifnasında benden müsaade istiyorsunuz? dedi

kemâl-i teessürle odadan çıktı. Hüseyin Auni Paşa bu cevabı irâde hükmünde telakki ve katle tasaddi etti."

Kardeş Yüreği

Sultan 2. Mahmud'un hanımlarından Pertevpiyale Nevfi-dan kadınefendiden dünya'ya gelen Adile Sultanhanım; baba bir, anne ayrı kardeştiler. Abdülaziz Hân ile Nevfidan kadıne-fendi'yi gerçekten herkes ana-oğul sayacak kadar yakın bu­lurdu bunun sonucunda, Abdüiaziz Hân'ın sevgisinin kızkar-deşi Adile Sultanhanım saygı ve sevgileri cân-ı yürekten olup, ecdad-ı izamından Kaanuni Sultan Süleyman Han'ın meşhur divânını tanzime muvaffak olan ve tabettiren Adile Sultanhanım kardeşinin bu akıbetini edebiyatın güzel örnek­lerinden sayılan şu şiirle ne kadar güzel şekilde dile getirdiği­ni kaydederek buraya yazmak suretiyle sayfamızı süsleye-lim. Bu şiiri Adile Sultanın Kütüphaneci Ali Emin Efendinin <Qsmanlı Târih ve Edebiyat Mecmuası'nda> neşrettiğini bili­yoruz:

"Nasıl yanmam kime oldu olanlar şah-ı devrâna

Bilinmez oldu hâli kıydılar ol zilli Yezdâna;

O gitdi mülk-i ukbâya firakı geçti tâ câna;Saraya velvele saldı cihanı koydu efgâna

Cihan matem tutup kan ağlasun Abdülaziz Hâna; Meded Allah mübarek cismi boyandı kızıl kâna

Hilafet mesnedinde olmuş ilçen bir muazzam şâhr

Dayanıp Hakk d'ın-ü milleti eyler idi agâh; Hulûs ile öpen­ler payını yüz döndürüp nâgâh, Meded-kâr olmadı hiç kim­seler ahvaline eyvah.

Cihan matem tutup kan ağlasın Abdülaziz Hâna

Meded Allah mübarek cismi boyandı kızıl kâna

Buna kim yanmaz, etd-i terki cân nâmus-u gayretle Bilin­mezdi yazıklar ola kadri hakk-u nisfetle; Âmân bulmadı, zâ­lim elinde kaldı hayretle; Feda etdi âlemi nihayet kasd-u İra-detle

Cihan matem tutup kan ağlasun Abdülaziz Hâna Meded Allah mübarek cismi boyandı kızıl kâna Duyup bu hâl-i cân sûzı dedim Yâ Rab muin ol sen; Refik- hur-ı ayn oisun dahi cennet ona mesken; Edip hem nûr-ı Fahr-i Âlem ile kahrın rûşen; Firakı kaldı canlarda cihanı etdi pür şiuen Cihan matem tutup kan ağlasun Abdülaziz Hâna Meded Allah mübarek cismi boyandı kâna Şecî uü hem halîm-ü pâk-niyet şâh idi, hayfâ; Muuaffak olmadı bir yâr-u sâdık bendeye zira; Figân-ü âh geçmezdi sanursun bî-vefâ dünya; Birini âhı buldı hak adalet eyledi amma Cihan matem tutup kan ağlasun Abdülaziz Hâna Meded Allah mübarek cismi boyandı kızıl kâna. Nasıl hemşiresi bu Âdile yanmaz o hakana Ki kıydı bunca zâlimler karındaş-ı cihân-bâna.

Abdülaziz'lilere Çete'ce Yapılanlar!

Sultan Abdülaziz'in hâl'inden sonra onun takımı denen mensuplarının zulme mâruz kalışları başlamış oldu. Bu hâl işini gerçekleştirenler, insaniyetten yoksun cibilliyetlerini or­taya koymaktan içtinab etmediler. Geçmiş târihi vak'alardan da ders almadılar işin kötü tarafı bunlar ve âletleri daha son­raları da tahta çıkan Hamid Efendi'nin, açmış olduğu Yıldız~

Muhakemesi sayesinde, bu alçakların maskesi biraz aralan­mış ve geçmişte vur- dukları tokatların acısının bir bölümünü kendileri de tatmış oldular. Tabii ki, cezây-ı kat 'i olan Yüzba­şı Çerkes Hasan Bey'in, baskınla Serasker Hüseyin Avni Pa-şa'y] ortadan kaldırması, yanındaki zevatın kiminin mevtine, kiminin yaralanmasına sebeb olayı, icrasının peşinden gelen bu tahkikat ve karar, hakk'ın tesciline yüreği yanmışlann müteselli olmalarına vesile olmuştur.

Evlâdının naşı üzerine kapanmış bir anneyi, ciğerparesi evlâdı için gözyaşı döküp, dövünerek ağıtlar yakan Vâlide-sultanı, sarıldığı biruh nâş'dan kabaca ayıran Nazif isimli bir zabit, bu işlemi yaparken Vâlidesultan'ın kulaklarından kü­pelerini, parmağından da yüzüğünü gasp etmekten içtinab etmemiştir. Saklı olduğunu ileri sürdükleri servetinin yerini söylemesi için bu hayırhah valideye yapmadıkları eziyet, et­medikleri hakaret kalma mıştır. Daha sonra da kendisi söyle­yip, yazısı güzel olan birisine yazdırdığı "Sergüzeştnâme" adlı risalede şunları yazdırmaktan kendini alamamıştır: <Yaş-maksız, feracesiz, ayaklan çıplak olduğu halde Karakolhane Meydanına götürülüp, oradan oraya çekilip, bütün vekillere seyrettildiğini, şehzade ve sultanhanımların, büyük valide­mizi nereye götürüyorsunuz?> diye ağlaşmakta olduklarını belirtmiştir. Bu zülûmu bir halifenin annesine, padişah vali­desine, yine aynı günlerde halife ve padişahlığı ihraz etmiş bulunan 5. Murad' in babasının diğer bir hanımı olan üvey anne de diyebileceğimiz bir insana yapılabiliyor idi. Bu hanı­mefendi Aksaray'daki Pertevniyal Valide Sultan Câmiinin bâniyesiydi. Heyhat!

Efendim, büyük bir biyografi üstadı olan İbnül Emin Mah-rnud Kemâl İnal merhum Atıf Beyden şunu nakleder: "O ara­lık Aoni, mal derdine düşüp, askerlere cariyelerin şalvarına varıncaya kadar taharri (aratıldığını) ettirildiğini ue Valide-saltan, oğlunun üstüne kapanarak bîhuş olduğu sırada ağ­zında mücevhere müteaallik (benzer) bir şey olmak me'mu-lilyle (umarak) birinin parmağını sokarak eğreti dişlerini söktüğünü tâziyet için validemi kendilerine gönderdiğimde ağlıyarak hikaye buyurmuşlardır.. Başda Au.nl olduğu halde alçak sadrıazam ve mahalle imâmı tabiatlı birden! (alçak) ol­an müfit (Hasan Hayrullah) ve sair küâb, haremde Efendimi­zin ve Vâlidesultan'ın yatak odalarına giderek, uel-li nimetle­rinin oturdukları mahalleri (yerleri) her biri vücûd-ı levs-âlüdlarıyla telvis eylediklerini Kızlarağası Cevher Ağa 'görün­ce dayanamıyarak dili döndüğü mertebe <bu âna kadar ni­ce hâl'ler vukubulmuş, fakat hiç bir vakitte vükelânın ha­rem dâiresine girdikleri ve hizmetkâr güruhu tarafından veli-inlmetleri hakkında bu derece hetk-i hürmete cüretleri işidil-memiştir. Maksad mal ise, pâdişâhın malı ceyb-i hümayun defterlerinde yazılıdır. > demişse de, havene-i erbaada (Rüş-dü, Avnî, Midhat, Hayrullah) utanacak yüz olmadığından, Koca Mütercim , <Lala, 25 milyon lira vardır diyorlar, biz onu arıyoruz!> demiş ve Ağa <padişahın validesinin yattıkları odalarda bu miktar para dur ur mu? Eğer maksud akçeyse, mabeyin de serkurena ve başkâtipten ve şâirinden sorarsı­nız. İktizasına göre önünüze düşüp hazineyi gösteririm. Mak­sud hâsıl olmazını? cevabını ver mistir > Sonrada Hâkan-ı merhuma müteallik kâffe-i cevari âzad olunup, bâzıları şehir­de bildikleri mahalle re gönderilmişse de, ekserisinin yeri yurdu olmadığından, yatakları hamallar ve kendileri yer bil­mez bir takım bîçâre ve aceze şurada burada kapılan çalıp, kabullerini istirham ettikleri vâkidir"

Yine İbnül Emin Bey merhum tarafından bizlere duyurulan şu hâzin, hâzin olduğu kadarıyla da doğru olan ve Sultan 2. Abdülhamid Hân tarafından verilmiş bir hatıradan hareketle şunları kaydetmektedir meâlen veriyoruz: "Fer'iye dâiresinde erkekler ve bayanlar dahil, bütün hanedan üyelerinin üzerin­de tatbik olunan mezâlimin tarifi gayrikabildir ve dâire halkı­nın üstleri başlan ile mahrem yerlerine varıncaya kadar ha­rem ağalan ve zâbitan tarafından aranmak suretiyle seneler­ce padişahlarına hizmetleri esnasında nail oldukları beş-on paralık akçe ve mücevherlerine vede bir kaç lirayı geçmeyen değerde ki saatlerine varıncaya kadar zabt ve müsadere ya­pıldığı gibi, merhum padişahın da eşyası tevkif olundu. Fe-ri'ye sarayından nakledilen 4. kadınefendi olan Neşerek ha­nımefendi, ateşli bir hastalığa mâruzken, rahatsızlığı göz önüne alınmayıp, kayığa bindirilmiş ve de kayıkta üzerine örtmüş bulunduğu şalı, Necip isimli bir zâbit-i hâin şalı çekti­ği gibi mallan müsadereye memur edilmiş kişiye vermiştir. Padişah hanımı bu bayan şer'i örtünme durumunun dışına düşürülmüş, ahali ve kayıkçılar ile askerlerin içinde namu­sun fanusu olan örtüsünden mahrum halde pek muzdarip ol­muştur, seyredenlerin ise gözyaşlarını tutamadıkları da ilâve olunabilir ve ağlayanların arasında daha sonra taht'a çıkacak olan 2. Abdülhamid hân'da bulunmaktaydı. Nitekim Neşerek hanım, bu mecburi deniz seyahatinde rahatsızlığı menfi yön­de inkişaf etmiş ve Sultan Aziz'in vefatının haftasında ecel şerbetini içmiştirki, bu hanım Çerkes Burahay kabilesi reisi olup, Kafkasya' dan gelip Silivri'ye yerleşmiş olan Gazi İsmet Bey'in kızı idi. Bu kadınefendi'nin kardeşi Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey'in bilhassa bu bed muameleden kardeşinin muta-zarrr olmasının cesurâne baskınının esas sebebi saysak yeri­dir, yüzbaşı daha o sırada 26 ya- şında olup, genç yaşda ca­nını fedaya hazır bir mücahid olarak yâd olunur.

Abdülaziz Hân'ın Cenazesinde

Topkapı Sarayına naki edilen nâş, burada Hırka-i Saadet Dâiresi önünde gasledilmiş ve kılınan namazdan sonra hızla Sultan 2. Mahmud Türbesinde defnolunmuştur. Tarihçi ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa, daha sonraları 2. AbdüN hamid Hân'a verdiği bir varakada, merhum padişahın tezki­yesini şu ifadelerle belirtmekte biz de meâlen nakle çalışa­lım: "Sultan Abdülaziz Hân hazretleri bir hafta evvel ülkenin padişahı iken, herkes padişahın gözüne girmek için bir vesile ararken, cenaze namazına niyet edilirken, erkişi niyetine sö­zü ne derece orada bulunan cemaatin sinirlerine tesir eyledi­ğini tarif etmem kabil değildir. Haklarında efkâr-i âmme çe­şitli idi. Çünkü kendini katletmiş yâni intihar etmiş olduğu yayıldığından bir kısmı Allah affeyleye diyerek mağfiret-i ilâ -hiyeye nail olmasını dilediler. Durumdan şüphelenenler ve öylemi, böylemi diyenler ise Allah rahmet eyleye dediler. Bâ­zı dikkat sahibi zevat ise kol damarlarını kesmesinin imkânı olmadığını idrak ettiklerinden Allah şefaatine nail eyleye di­yerek böylece merhumun şehadetini imâ ettiler. Bir takım hainler de, kemiklerinin ilikleri bile onun yedirip, içirdikleriyle yaşamış olmalarına rağmen, o zâtın hayatını İzâle ettiklerin­den başka, intihar etti yalan dolanlarını yaymak suretiyle ahirete günahkâr gittiğini işaret etmeye lüzum görmüşlerdir. Zât-ı kerâmat-âyât-ı hazreti hilafetpenahi bu kere hakikat-i hâli ortaya çıkarmıştır. Hâinlerin cezalarının verilmesinden evvel isnalarımızın lisanlarında merhumun şehid unvanıyla yâd olunduğu memnuniyetle müşahede edilmektedir.

Sultan 5. Mürad Hastalanıyor

Yeni padişah 5. Murad yemek yediği sırada kendisine amucasınn vefat ettiği haberi verildiğinde derhal kalkmış; "eyvah! Gitti, amma bunun şimdi halk benden bilir dedikten sonra bayılmıştı. Bayılmadan evvel elindeki çatalı düşürmüş­tü. Bu arada da özel doktoru Kapolyon Efendi de, bir yanlış tedavi uygulamış, padişah'ın önce hamamda biraz kalmasını istemiş, bilahirede şakaklarına 36 adet sülük yapıştırmıştır. Bu da her halde beyne giden kan damarlarından kan eksilt­mesi yapmış olacağından beyinde problemlere kapı açmıştır. Mütercim Rüşdü Paşa, seneler sonra yapılan sorgusu esna­sında, 5. Murad'da gördüğü ahvâli şöyle anlatmaktadır: ".Perşenbe günü mabeyne çağırmıştı. Gittim ayak üzerinde buldum. Kapuya avdetimde kendileri Yıldız'a gitmişler;orada o akşam arızanın ucu kendisinde zuhur etmiş. Beşiktaş Sa­rayına gelmiş; sarayda da bâzı ufak tefek karışık hareketler görülmüş. Ertesi gün selamlık resmî alî 'sine çıkarmışlar. Ben­im hâla haberim yok. Selâmlık resminde de, Câml-i şerif merdiveninden çkarken inmek, inerken çıkmak ve hayvana ters binmek gibi bâzı hâller zuhur etmiş. Ferdası Cumartesi günü erkenden Serasker Paşa bana geldi ve şunları hikâye etti. Ben o vakit yalıdan doğru saray-ı hümayuna geldim. Nuri Paşayı gördüm. Bu hâllerin vukuunu o dahi bana söy­ledi. Bunun üzerine Sultan Murad şimdi nerede ve ne halde­dir diye sual ettim.. Olduğu odaya girdim. Yatakta yatıyor­du. Bir temenna edip durdum. Hemen kendisini karyoladan gecelik ile ayak üzerine aşağı attı ve <Paşa, ben iyiyim> de­di. <Elhamdülillah bir şeyiniz yok> dedim. Amma beğenme­dim. Daha biraz lâkırdı söyledi. Amma karışık. <Başım ağrı-yor> dediği için, <Biraz yatınız, baş ağrısı geçer> dedim. Odadan çıktım." diyen eski sadrıazam, kendini havuza atmak, 1. Mustafa misâli, padişahlık istemem! Kan istemem! gibi beyanları olmuştur. Bu bakımdan selâmlık merasimleri­ne çıkarılmama yoluna gidilirken, Hüseyin Avnİ Paşanında fecî akıbetide her geçen dakika yaklaşıyordu. Öte yandan ihtilâlciler her ne kadar meşrutiyet ilânı için sözleşerek hare­kâtlarını gerçekleştirmişlerse de, aralarında ittihat sağlana­mamış, paşaların kimi Âl-Î Osman gider, Al-Î Midhat gelir! hülyalarını kuruyor, kimi de mecnun bir padişahı elinde oyuncak gibi idare edip, keyfince vazifede bulunmak gayre-tindeydi. Süleyman Hüsnü Paşa ise, teşkilât-ı esasiyenjn ya­yımlanmamasından dilgir, meşrutiyet meclisinin açılmamış olmasından şikâyetçi idi. Bunlar zannediyorlardıki, meşruti­yet ilân olununca ne Girid, ne balkanlarda ki kaynama nede Mısır ve Şark ülkelerindeki huzursuzluklar kalacak her şey güllük gülistanlık olacak meclis-i mebusan bu problemleri tez ve güzel bir tarzda sonuçlandıracak diye çürük ipliğe hül­ya diziyorlardı.



ÇERKES HASAN VAK'ASI

Padişah Abdülaziz'in vefatı peşinden, İstanbul'da ahalinin kısm-ı âzami babayiğit padişahın katledildiğine kanaat getir­miş ve böylece bir şehid gözüyle baktığı Efendisini bir hafta sonrasında 4. kadınefendisi Neşerek hatun'un vefatı vuku-bulmuştu. Bu hatunun sonunu yukarıda anlattığımız gibi, bir zabitin üzerinden aldığı şal, hasta halde Fer'iye'den Topkapu sarayına getirilirken üşümesine yol açmış, mevcud hastalığı ilerlemiş akıbetin de irtihal vukubulmuştur. Ahali bu vefatın vukuu üzerine kadınefendi'nin cenazesine öylesine büyük bir alâka ve iştirak göstermiştirki nice padişah cenazeleri bunun yanında sönük kalmıştır. Çünkü; bu kadınefendi kocası Ab-dülaziz Hân gibi zâlimlerin tatbikatından dolayı terk-i dünya etmişti diye kabul görüyordu. Bu iştirakle de Ahmed Cevdet Paşanın dediği gibi, <Harem-i hümayun hakkında reva görü­len muamelat-ı hakaretkâranenin avâm-ü havasa son derece te'sir ettiğini ve efkârıumumiyenin defaten (yeniden) hey'et-i hâzıra aleyhine> döndüğünü yazmıştır, değerli târihinde.

Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey, Gazi İsmet Bey'in oğlu olup, Abdülaziz Hân, bu Yüzbaşının eniştesi oluyordu. Çünkü; Ne­şerek Kadınefendi ile kardeşti. Çerkes kavminin birbiriierine olan sadakatleri herkesin malumudur. Hanedan-i âl-I Osman üyeleri bu muhacir ve pek kimsesi olmayan hanımlarla izdi­vaç yaparak, Moskof zulmünün vatancüda ettiği, hanımlara sahip çıkmış oluyordu. Hemde bunların fazla kimseleri olma­dığından günü- müzde olduğu gibi pekde, yeğen-yiyen hâdi­seleri zuhur etmiyordu. Bilindiği gibi, Pertevniyal Vâlidesul-tan da bu Çerkes kavmine mensup olup, mâruz kaldığı ha­karetler son derece, hazmı gayri kâbi! husûsattandı.

Şurada pek dikkat-i câlib bir husus vardır ki, Midhat Paşa­nın Tabsıra'da yazdığına göre, Abdülaziz Hân'ın halledilme­sinden iki hafta önce Hüseyin (Avni) Paşa, İzzeddin Efendi ile Göksu Mesiresinde iken, Çerkes Hasan Bey, Seraskeri orada öldürmeğe kalkışmışsada, arkadaşları engel olup, ettikleri nasihatle, niyeti icraaya koymaya fırsat vermemişlerdi du­rum bu tarzda olunca, Yzb. Hasan Bey, Seraskeri neden öl­dürmeğe kalksın?

Bu soruya cevab arayan Ziya Nur Aksun Beyefendi, tah­min yürüterek, hâl düşüncesinin dışarı sızması sonucunda ve bunu Çerkes Hasan Bey'in duymuş olması, veyahut da, Rüş-dü Paşanın Yusuf İzzeddin Efendiye yaptığı ihbarın neticesin­de olabilir demektedir. Ancak diğer bir rivayetae, padişahın kaimbiraderinin tâyinini Bağdat ordusuna çıkartan, Seras-ker'İn, bu tâyin yüzbaşıdan duyduğu çekinme dolayısıylamı, yoksa padişah ile aralarında mesele ihdas etmek içinmi, ya­kınına hücum ile savaşı ilânmıydı. Fakat hâl gününe kadar tâyinin yapıldığı yere gitmeyen Yüzbaşı Çerkes Hasan, hâl'-den önce paşayı katletme işine kalkıştığına göre, kendisiyle uğraşılmasından memnun olmadığını gösteriyor ve padişa­hın yakını olma, nüfuzunu kullanarak, tâyin bölgesine gitme­diğini, tesbit karşımıza çıkıyor. Hâl'den sonra Serasker, Çerkes Hasan'ı yanına getirtmiş; ya hapishane, yada tâyin ye­rin, diye bir görüşme yaptığı rivayeti pek yaygındır. İcraatını yapmaya karar vermiş olan Hasan Yüzbaşı tâyin yerine gide­ceğini, bu bakımdan bir günlük müsaade iste diğini, Seras-ker'e söyleme soğukkanlılığını göstererek, bu müsaadeyi el­de etmeyi başarmıştır. Konağında kalmakta olduğu hala'sı-nın kocası merhum Kapdan-ı derya Âteş Mehmed Paşa'nın Cibali semtinden ayrıldığında yanına dört tane rovelver ve birde kanca almıştı. Veda etme bahanesiyle Serasker'in Üs­küdar'da Paşalimanında bulunan sahilhanesine gitmiş, Se­rasker'in Midhat Paşa'nın Bayezid'de Soğanağa mahallesin­de bulunan konağında vükelâ toplantısına gittiğini öğrenmiş Sirkeci'ye geçerek bindiği sürücü beygiriyle Bayezid'e çık­mıştır. Bu sırada, Sağır Memduh Paşa'nın tabiriyle: <taamda-n evvel neşeler serşar ve simalarda âsar-ı ibtisam bedîdar> olduğu halde Girid ve Karadağ meselelerini görüşüyorlardı. Paşaların bir kısmı yukarıda kafaları çekerlerken alt katta da bunların uşakları meygüzar olmuşlar ve böylece öyle bir ko­nak vardı ki, Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey'in önünde efendile-ride, hizmetçileri de serhoş idi. Hasan Beyin gittiği konak bu halde İdi ve bir müddet ağaların odasına girerek nefeslendik-ten sonra, Serasker'i sordu. Buradadır cevabını alınca kendi­sini Tayyar Paşanın gönderdiğini ifade ile haber göndermiş, paşaya haber vermek üzere çıkan uşağın peşinden merdi­venleri tır manmaya başlamıştır. Salon kapısına geldiğince hızla kapıyı ardına kadar açarken, "davranma serasker" diye kükremiş ve silahını Hüseyin Paşa'ya doğrultmuş ve iki el üstüste endaht ettirmiştir. Serasker ellerini dizlerine vurarak ayağa kalktığında karnına isabet etmiş bulunan mermilerin tesiriyle sofa'ya kaçmışsa da burada yere yıkılmıştır. Müter­cim Rüşdü, Kayserili Ahmed, Hâriciye Nâzın Râşid, Ahmed Cevdet, Defter-Î Hakanî Nâzın Yusuf, Midhat, Hasan Rıza, Şerif Hüseyin ve Halet Paşalar ile sadaret müsteşarı Said Efendi, Mektupçu Memduh, âmedci Mahmud Celaieddin Beylerden mürekkep onüç kişiyi çil yavrusu gibi dağılmış, bunlar girecek delik aramaya başlamışlardır. Râşid Paşa yalnızca bayılmış olduğundan yerinden kalkamamıştır. Ah­med Cevdet Paşa, Râşid Paşanın korkusundan can verdiği­nin anlaşılmış olduğunu yazmaktadır. Ancak herkes bu işin, Hasan Bey'in değil, kalabalık bir baskın ekibinin işi zannet­mişlerdir. Hem saldırıya mâruz kalan paşalar hem de aşağı­daki uşaklar ve paşaların refakatçileri aynı kanaati beslemiş­lerdir. Çerkes Hasan Bey, sofa da yere çökmüş bulunan Se­rasker'in vücuduna kamasını sokup çıkarmaya başlamıştır. Yaşlı fakat cesur bir adam olan Kayserili Ahmed Paşa Çerkes Hasan'ın ellerini arkadan gelip tutmaya çalışmıştır ancak ka­mayı bu paşaya çeviren yüzbaşı, parmaklarını doğrayıp, ku­lağını kesmiştir kapdan-ı deryanın. Bu vaziyette firara kalkan Ahmed Paşayı kovalamaya başlayan Çerkes Hasan Bey, Öü-nünde beliren Râşid Paşayı görmüş ve bir mermi sıktıktan sonrada, gırtlağını elindeki kamayla kesmiştir Râşid Paşa o gece davetli olmadığı gibi cereyanda kaldığından Ahmed Cevdet Paşa ile yer değişmiş adetâ eceline koşmuştur. Paşa­lar bir odaya kapanmışlar ve kapıyı arkadan destekliyerek, Hasan Bey'in girmesini engelliyorlardı ki, Hasan Bey, Rüşdü Paşaya seslenerek Kayserili'yi talep etmiştir. O kapıyı zorlar­ken, Midhat Paşanın bir uşağı elindeki yatağan ile Çerkes Hasan Bey'i sırtından yaralamışsada, arkasını dönen Hasan Bey, bir kurşunla bu uşağıda yere sermiştir. Alt katta bulunan yaverler, uşaklar, ağalar, çavuşların sayısı otuz kişiyi bulmasına rağmen bir şey yapamamışlar Hasan Paşa Kara­kolu ile Serasker kapısından asker gelmesini beklemişlerdir. Bunlar da geldiğinde hemen silahlarını ateşlemişler ve üst katı ateş yağmuruna tutmuşlardır. Sonunda bir binbaşı ateşi kestirmiş ve yukarı asker sevk etmiştir. Perdeleri tutuşturup yangın çıkarmaya çalışan Çerkes Hasan Bey, karşısına gelen gencecik askerleri görünce, ben evlatlarıma ateş etmem di­yerek, rovelverini teslim etmiş ve askere tâbi olmuştur. Mer­divenleri mevcutlu olarak inerken, Bahriye kolağası Şükrü Bey, hem ağır sözler söylemeye başlamış hem de kılınanı çekmeye başlayınca, Hasan Bey, çizmesinin koncunda sak­ladığı diğer bir rovelverle kol ağasını bir mermide öldürmüş­tür.

Takvimler bu sırada 16/Haziran/1876'yı gösteriyordu divan-ı harbde verdiği ifadede Serasker ile hariciye nazırını ve bir de kendisini bıçaklayan Midhat Paşanın uşağını öldürdü­ğünü başkasını vurmadığını söylemiş doktorların yarana ba­kalım demesine, zaten ben asılacağım veya kurşuna dizile­ceğim, gerek yok diyen Hasan Bey, ne yaptıysa millet için yaptığını ifadesinde belirtmiştir. 17/Haziran/1876 târihinde, Çerkes Hasan Bey, şimdiki İstanbul Üniversitesinin büyük kapısı önünde bulunan dut ağacına asılarak idam olunmuş­tur. Midhat Paşa; Tabsıra'da, bu idam hükmünün mahkeme kararı olmayıp, heyet-i vükelânın karan olduğunu yazmak suretiyle itiraf etmiştir. Meşrutiyetçilerin, mahkeme kararına lüzum görmeden, heyet-i vekile kararıyla adaleti(!) yerine getirmeleri meşrutiyete ne kadar uygundur? Halk arasında Hasan bey idamdan sonra Bayezid'de çok deveran etmiştir şeklinde rivayetler uzun zaman dillenmiştir. Çerkes Hasan Bey, ahali arasında milli bir kahraman olarak yâd olunmuştur, Bur- sa'lı Senih Efendi, Serasker Hüseyin Avni Paşanın katline:

"Halk şeninden emin olmaz iken kati olunup; Zahir oldu eseri küllî mazurun yükte I" yine başka bir şiirinde de: "Kafi kıymışlar idi safın cihâna o zaman; İdüp isyan, unudup ni'meti bir kaç havâne. " Eşref Paşa ise Sultan Abdülaziz hakkında yazdığı mersiye­sinde şu güzel beyt'i söyler:

"Rabb-i İzzet cennet etsün kabrini Çerkes Hasen Kaamet-i Avnî'ye ol esnada biçmişdi kefen, "dedikten sonra, Müderrisinden Mehmed Hilmi Efendide, aşağıdaki kıta ile ahalinin duygularına tercüman olmuştur.

"Fi'l-hakika sâdık-ı devlet imiş Çerkes Hasen; Ol vakitki fi'lini şimdi görür gibi hasen; Bunda zî-medhal olan kalsun mı yâ sağ-ü esen; Var mıdır dünya'da hiç mikraz ile kolun kesen?" Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey, Serasker Hüseyin Paşa'nın ka­fasından geçenleri tatbike koyabilmesini, onun vücudunu or­tadan kaldırmak suretiyle önlemiştir. Bunu hemşiresine yapı­lan hakaretin öcü olarak düşünmekde yanlış olmaz, hane-dan-ı Osmandan biri katledilirken kanı damlamasın diye yay kirişiyte boğma istikametinde hareket edilirken, Avni gibile­rin bu hanedanın aynı zamanda reisi olan Osmanlı Padişahı­na ve Müslümanla- rın halifesine el kaldırmayı, yapan, düşü­nen ve buna teşvikçi olmayı plânlayanlara, Çerkes Hasan Bey'in uygulamaya koyduğu aksiyoner davranış, hükümda­ra kalkan elin hiç umulmaz şekilde cezaya maruz kalacağını hatırlatmıştır ki, ihtilâlci zihniyetler, kozmopolitler ve beynel-milelizmin uşakları paniğe kapılmışlardır. Devlet adamı, büyük Tarihçi ve âlim Ahmed Cevdet Paşa şunu anlatıyor: "Sultan Aziz'ln hâl mes'elesi vukubul duğunda Hâriciye teş­rifatçısı. Kâmil Bey ile birlikte vapura binmiştik, Boğazi-çin'den İstanbul'a geçerken söz hâl'den açılınca Kâmil Bey, ah ucundan kıyısından bizimde bu işde elimiz ve adımız ol­saydı diyerek işin dışında kaldığına esef etmişti. Çerkes Ha­san vak'asından sonra yine vapurda karşılaştığımızda, nasıl beyefendi, ucundan kıyısından bir hisse istermisin? Dedi­ğimde, <Aman Allah saklasın, söyleme dedi> bu hadise ni­celerinin düşüncelerini değiştiriverdi" der meâlen.


Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey'in Seng-İ Kitabesi


Çerkes Hasan Bey'in bu fevkalbeşer harekâtı, millet içinde kendisine manevî bir kürsü ihdas eylemişsede, Sultan Ab-dülhamid Cennetmekân bu Gazi ve şehidin kabrini yaptıra­rak, aşağıdaki ifadeyi kabir taşına silinmez harflerle kazıt­mıştır ve nazikâne vak'aya bigâne olmadığını da sergilemiş­tir.
"Ve kefâ billahi şehîdân Muhammeden Rasûlullah. Meşa-hir-i ümera ve guzzât-ı Çerâkiseden Diş Buraktzâde Gazi İs­mail Bey'in mahdumu olup, Mekteb-i Fünûn-ı Harbiye'de ik­mâl-1 tahsil eyleyerek kolağalık rütbesini ihraz etmiş iken, genç yaşında oell-i ni'meti uğrunda fedâry cân eden mer­hum ve mağfurunleh Çerkes Hasan Bey'in rûhiy-çün Fatiha. Sene 1293/1877
_________________________


 YORUMLAR
Kemal Körpecik / 09.10.2011 12:58:51
erkes Hasan gibi piskopatın İslam adına zulüm görmüş bir Müslüman Çerkes milletinin adınının önüne lakap olarak kullanmasının üzüntüsünü taşıyorum. O Osmanlı dışişleri bakanı Raşid Paşa'yı koyun gibi boğazından keserek öldüren üç askeri gözünü kırpmadan öldüren Rus elçisi İgniyatef'in emiri ile hareket edip büyük komutan Hüseyin Avni Paşa'yı şehit eden bir ayaştır.


ümit / 16.06.2011 07:56:29
llah bundan sonrada böyle insanları memleketimizde bol eylesin




 YORUM YAZ
Uyarı(!):
Hakaret içeren yorumlar kabul edilmez.
Türkçe imla kurallarına büyük bir oranda uymayan yorumlar reddedilir.
Yorumların sorumlulugu size aittir.
(Gerekli) (Gerekli)


 DİĞER HABERLER
  İşte Ayasofya'da Namazı Yasaklayan Belge
  Camiyi Yıkıp Yerine Gazino Yapmışlar
  Bond Filmi Suriye’ye Yardım Paravanı mı ?
  Rumlar Türkiye'den Toprak Almak İçin Hülle Yapıyormuş
  Dalan’ın Kuryesi 2 Prof’a Gözaltı
  PKK Soruşturması, Alman Konsolosluğuna Uzandı
  Son Darbe 28 Şubat Gerçekten Bitti Mi?
  CHP'nin Bilinmeyen Yüzü
  Ölümünün 47'inci Yılında Malcolm X
  Yavuz'un 'Üzerime Örtün' Dediği Kaftan 4 Yıldır Depoda

Bu kategorideki tüm haberler için tıklayınız.




 
 
Telif hakkı 2000 -2007 netpano.com. Tüm hakları saklıdır.  
   
Telif hakkı ©1998-2011 Netpano.com. Bu sitenin bütün hakları saklıdır. Yayınlanan haber ve makaleler kaynak gösterilerek içeriği
değiştirilmemek şartıyla hertürlü medya ortamında kullanılabilir. netpano.com sitesinde yayınlanan yazılar
yazarların kendi kişisel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
Hosting Networx e-Media Solutions

Türkçe Bilgi