Bence faydalı, çok sayıda şair yan yana geliyor ve düşünce jimnastiği
oluşuyor. Özellikle Suçıktı gibi iki gün süren, içinde panelleri ihtiva eden ve
halkın katılımının olduğu etkinlikleri seviyorum. Orada jürinin şairlerden
oluştuğu gençler için şiir yazma ve okuma yarışmaları da oldu. Keşke hangi şiiri
neden birinci seçtiğimizi, hangi şiir okuma biçimini neden beğenmediğimizi
anlatma imkânımız da olsaydı. Bu da bir “şiir” eğitimi olurdu Suçıktı için.
Edebiyat dergileri şiire ve şiir
eleştirisine çokça yer verse de şiir kitaplarının az satıldığı/okunduğu bir
edebi ortam var. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Şiir günümüzün verileriyle çatışma halinde, sorun bu. Şiir tabiatı gereği
çabuk tüketilmeye gelmiyor, gelmemeli de. Lakin artık her şey hızlı hızlı
çiğnenip tükürülüyor. Şiirin üzerinde düşünmeye, heyecanlanmaya vakit yok.
İnsanlar sadece anlık şok etkisi yaşamak istiyorlar: “Aaa ne ilginç…” sonra da
başka ilginç bir şey görmek ve onu tüketmek istiyorlar. Şiir tabiatı gereği
hiçbir zaman çok geniş kitlelere seslenmemiştir zaten ama artık o dar kesimin de
içinde kayıplar yaşanıyor. Farkındaysanız roman ve hikâyede çağına ayak
uyduranların sayısı hiç de az değil –ne yazık ki- ama şiir bunu yapamaz. Yaparsa
şiir olmaz.
Yeni şiir kitabı
çıkıyor!
Kitap Haber dergisini yayıma hazırlıyordunuz. Şimdilerde
neler yapıyorsunuz? Yeni çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir
misiniz?
En son Ashab-ı Kehf’i bir belediyenin isteği üzerine çocuklar için
hazırladık. Yakında da yeni şiir kitabı çıkacak inşallah. Şimdilik bu kadar…
En son hangi kitabı okudunuz? Kitap hakkında neler
söyleyebilirsiniz?
Mustafa Özdamar’ın hazırladığı “Gönenli Mehmet
Efendi” isimli kitabı okudum. Özdamar, Gönenli’nin
talebelerini dolaşıp anılarını toplamış. Mis gibi bir çalışma. İnsana çimdik
atıyor. Mesela Denizli hapishanesinde yaşanan bir olay var ki enfes… Hoca dini
kimliği sebebiyle mahkûm olunca, görevliler hürmeten hangi koğuşta kalmak
istediğini sormuşlar. O da canilerin, gözü dönmüşlerin, en fena suçları
işleyenlerin koğuşunu istemiş. Sonra mı ne olmuş? Koğuş Hz.
Yusuf medresesine dönmüş. Cenaze yıkayacak İmamın bulunamadığı o
yıllarda bu koğuşun mahkûmları cezalarını bitirip Denizli’de imam olarak
çalışmışlar. İnsanın hapse düşesi geliyor değil mi?
Başucu kitaplarınız nelerdir?
Benim başucu kitaplarım sürekli değişiyor galiba… Şu aralar sadece şiir
okuyorum. Başımın ucunda çeşitli şiir antolojileri duruyor.

Yan karakterler
fıtratıma daha uygun
Hangi roman kahramanı olmak isterdiniz, neden?
Kahramanlardan ziyade yan karakterler fıtratıma daha uygun. Kitaplarda şöyle
bir görünen ve belli belirsiz izler bırakan kişileri seviyorum. Fakat illa bir
kahraman olacaksam Kücük Prens olmak isterdim. Gezegenindeki çiçeğe âşık olan,
bu yüzden onun huysuzluklarını görmeyen o minik delikanlının yerine geçmeyi
isterdim.
Tanpınar’ın 5 şehri var. Sizin şehriniz hangisi? Neden?
Şimdilik İstanbul. İstanbul’u çok karışık, çok modern ve bir o kadar da
tarihi bir yer olduğu için seviyorum. İstanbul’da bir sürü öğrenci ve kafası
karışık insan yaşıyor. Sonra eski tekkeler, sahabe ve evliya türbeleriyle dolu,
insan nasıl müptela olmaz. Fatih’te yolda karşılaştığı çocuklara vermek için
cebinde şeker taşıyan bir sürü dedecik bile var.
Fakat ben dünyada pek bir yer görmedim. Mesela Mekke’yi görmedim. (Görünce
inşallah orayı seveceğim.) New York’u da görmedim. Afrika ülkelerindeki
şehirleri, okyanusu, Orta doğu’daki tarihi beldeleri de görmedim. Yani
şimdilik…
Kendime en yakın bulduğum yazar
Aytmatov
Benim yazarım dediğiniz kişi kimdir? Hangi yönünü kendinize yakın
buluyorsunuz?
Dostoyevski en sevdiğim kalem fakat kendime en yakın
bulduğum kişi Cengiz Aytmatov. İnsafla yazıyor çünkü. Onun
metinlerinde hep bu insafa rastladım. Tabii insafla yazan pek çok kişi var ama
edebiyattan hiç taviz vermeden dört dörtlük bir kurguyla yazabilen kaç insaf
sahibi yazar var? Halkını, sıradan insanı, tabiatı, çocuğu severek insafla
yazmak, kişisel dehanı, kızgınlığını, bireyselliğini öne sürmeden yazabilmek…
Ben de aynı hassasiyetle yazmak istediğim için kendimi ona yakın buluyorum.
Yazabildiğim için değil yani.
Günümüz şairlerinin, modern şiirimizin kadim medeniyetimizin
imkânlarından yararlandığını düşünüyor musunuz?
Hayır, biz biraz kadim medeniyetimizden, biraz batı medeniyetinden, biraz şu
anın karmaşasından istifade ediyoruz. Kadim medeniyetimizle sağlam bağlar
kurabilecek donanıma sahip değiliz çünkü. Bir ara tarihimizde çok kuvvetli
yırtıklar oldu. Tamiri zor yırtıklar. Şair de kuşkusuz bundan nasibini aldı.
Bakın siz bile sorunuzda “imkandan yararlanma” dan bahsediyorsunuz. Kadim
medeniyetimizle sağlam bir bağımız olsaydı yararlanma, kendimiz için onu
kullanma yoluna gitmezdik. Biz o bilgiyle kendimizi adam etmeye bakardık.
Yazdığını kutsama, yeniden
yaz!
Şair/yazar olmak isteyen biri için olmazsa olmaz dediğiniz üç şey
nedir?
Hımm düşünelim…
1- Türkçeyi çok sevsin ara sokaklarına, harabelerine, konaklarına girip
çıksın.
2- Yazdığını kutsamasın, sürekli yırtsın ve yeniden yazsın.
3- Dinlemeyi öğrensin, insanların anlattığı şeyi nasıl anlattığını da
dinlesin. Mesela bir çocuğa araba çarpmasını, bir anne, bekâr bir bankacı, bir
müzisyen aynı şekilde mi anlatır? Hımm anlatır mı?
Yazar/şair yaz gelince ne yapar?
Sevimli bir soru bu. Fakat benim verebileceğim ilginç bir yanıtım yok. Bir
Müslüman yaz gelince ne yaparsa ben de onu yapmaya çalışıyorum. Bütçeyi denk
getirebilirsek ailecek gidiyoruz bir yerlere. Fakat şairlikten olsa gerek
herkesin gördüğünden daha başka şeyler görebiliyorum gezerken: “ayyyy böcekkk
çok büyükkkk” diye yanımda biri bağırırken “vayy ne güzel rengi var, çok da
kızgın bakıyor” falan diyorum. Yahut gece sahile inip, yüksek sesle denizle
konuşabiliyorum.
Yazmak için, okumak için hangi zaman dilimlerini tercih
edersiniz?
Eskiden gece çalışırdım, artık insanın yazmak isteyince her anı geceye
çevirebileceğini öğrendim.
Çokça okuduğunuz, hatırladığınız bir hadis-i şerif?
“Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmazsınız. İman etmeyince de
cennete giremezsiniz.”