Hindistan’ın Hint-Pasifik’teki İmtihanları

0

15 Kasım 2018 günü Singapur’da 13. Doğu Asya Zirvesi gerçekleştirildi. 2005 yılında kurulan ve üye ülkelerin liderlerini bir araya getiren zirvenin amacı Asya-Pasifik bölgesinde barışı, güvenliği ve refahı artırmaktır. Ayrıca bölgedeki siyasi, ekonomik ve güvenlik konularında ortak çıkarlar ve sorunların tartışarak stratejik diyalog ve işbirliğini sağlamaktır. ASEAN’ın üyeleri olan Brunei, Kamboçya, Endonezya, Myanmar, Malezya, Singapur, Laos, Tayland, Filipin ve Vietnam’ın yanında Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda, Avustralya, ABD ve Rusya Doğu Asya Zirvesi’nin üyelerini teşkil etmektedir.

Bu yıl düzenlenen zirvede üye ülkeler arasında çoklu işbirliğini artırma, ekonomik ve kültürel bağları yükseltme ve zirvenin kuruluş amacı olan Asya-Pasifik bölgesinde barış, istikrar ve refahı destekleme konuları gündemdeydi. Bunların yanında terörizm karşıtlığı, nükleer yayılma karşıtlığı, deniz ve siber güvenliği, enerji kaynakları, iklim değişikliği, eğitim, finans, global sağlık, Arakan’ın durumu gibi geniş bir konu yelpazesi tartışıldı.

Hindistan açısından bakıldığında ise zirve, ülkenin Hint-Pasifik’teki durumunu değerlendirmek açısından önemli bir gelişme oldu. ASEAN’ın bölgedeki merkez rolüne ve yine bahsi geçen kuruluşun Doğu Asya Zirvesi ülkeleri ile yakın işbirliği içinde çalışma uzlaşmasına olan vurgu zirveye damgasını vurdu. Bu anlamda Hindistan da ASEAN’ın bölgedeki kilit rolüne olan inancını vurgulaması Hint-Pasifik politikasındaki belirsizliği giderme açısından önemliydi. Hint-Pasifik’te nötr bir duruş sergilemeye gayret gösteren Hindistan, zirve söylemlerini daha çok kendi dış politikası ile ilişkilendirdiği görülebilir. Dolayısıyla ASEAN söylemi, 1990’lı yıllardan itibaren değişen Hint dış politikasının “Doğu’ya Bak” siyaseti çerçevesinde değerlendirilebilir. Zira bu politika gereği Hindistan, komşu ülkeleriyle olan ilişkilerine öncelik vermeye başlamıştı. Zaten son dönemler de incelendiğinde, özellikle lider söylemleri değerlendirildiğinde, önceliğin Güney ve Güneydoğu Asya’ya verildiği görülmektedir.

21. yüzyılın uluslararası nüfuz konusunda deniz güvenliği anahtar rolü üstlenmiştir. Bu çerçevede gücün Avrupa-Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kayışıyla Çin tehdidinin yükselişi ve Çin’in Hint-Pasifik’teki nüfuzu bölge ülkelerini harekete geçirmeye ve özellikle deniz stratejilerini gözden geçirmeye zorlamaktadır. Dolayısıyla Çin’in Hint Okyanusu ve Güney Çin Denizi’ndeki artan faaliyetleri başta Hindistan olmak üzere zirvenin birçok üyesini telaşlandırmaktadır. Bu anlamda zirvede Japonya’nın mottosu olan açık, özgür ve kurallara dayalı bir şekilde ilişkilerin güçlendirilmesi ve işbirliği yapılması vurgusu Çin’e önemli bir mesajdı. Zira Japonya’nın ortaya attığı bu mottonun, zirveye de konu olan, temel meseleleri ekonomi ve enerjiydi. Çin’in Güneydoğu Asya’da sürdürdüğü Çin-Myanmar Ekonomi Koridoru, Tayland’daki Kra Kanal’ı gibi önemli projeleri Hint-Pasifik’in kalbi olarak nitelenen Güneydoğu Asya’yı Çin’e kaptırmak anlamına gelmekte.

Çin’in bölgedeki nüfuz faaliyetlerinden en çok etkilenecek ülkelerin başında Hindistan ve ABD gelmekte. Ortak tehdit olarak Çin, bu ikiliyi son yıllarda biraraya getirmeyi başardı. Ancak ABD, her ne kadar büyüyen Çin tehdidine karşı Hindistan’ı destekleyip QUAD gibi Hindistan, ABD, Japonya ve Avustralya’nın oluşturduğu uluslararası işbirliği yapıları kursa da Hindistan’dan bakıldığında durum ABD’ye göre oldukça farklı bir tablo çiziyor. Öte yandan, Çin’in son faaliyetleri düşünüldüğünde, Hindistan’ın tavrını bilen ABD ve diğer üyeler de zirvede QUAD’ın bölgedeki barış, güvenlik ve refahı için çalışması gerektiği meselesinin zirvede gündeme getirilmesi de boşuna değildi. Ancak Modi Shangri-La Diyaloğu’nda Hindistan’ın Hint-Pasifik bölgesini bir strateji ya da kısıtlı üyelerin bir kulübü olarak görmediğine dair olan açıklaması da bölgedeki çıkarlarının ABD ile büyük oranda ayrıştığını gösteren önemli bir işaretti.

Bu anlamda zirvedeki önemli bir diğer gündem konusunun Trump’ın geçen yıl lanse ettiği “Hint-Pasifik” kavramı olması oldukça mühimdir. Hindistan için Hint-Pasifik, Japonya’nın doğu kıyılarından Afrika’nın batı kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyadır. Son on yıldan fazla bir zamanda ABD’nin Hindistan’a 15 milyar ABD doları değerinde silah sattığı gerçeği bir yana, geçen ay Hindistan’ın Rusya’dan S-400 alışı Amerika’yı fazlasıyla rahatsız etti. Rusya’yı bir güvenlik tehdidi olarak gören, kendini dünyanın en iyi silah üretici olarak benimseyen ve bu anlamda silah firmalarına Rusya ve Çin ile rekabeti konusunda yardım eden Trump’in ABD’si için Hint-Pasifik bölgesi Hindistan’ın batı kıyılarından ABD’nin batı kıyılarına kadar uzanan bir bölgeyi teşkil ediyor. Her iki ülkenin ulusal çıkarları ve Hint-Pasifik kavramına bakış açısındaki önemli farklılıklar mikro çerçevede Hint-ABD ilişkilerini makro çerçevede ise Çin’e karşı bölgede yürütülecek stratejilerin sürekliliğini önemli ölçüde etkileyecektir.

ABD’nin Hint-Pasifik algısı değerlendirildiğinde, Hindistan için can alıcı bölgeler olan Bengal Körfezi, Umman Denizi, Malakka Boğazı dışarda kalmakta ki, Hindistan’ın ticaretinin % 90’ı bu bölgelerde gerçekleşmekte. Öte yandan, tüm bu kilit deniz unsurları Hindistan’ı Güneydoğu Asya, Japonya ve Güney Kore gibi önemli yerlere bağlamakta. Bu çerçevede Hint Okyanusu’nun güvenliği ve savunması Hindistan için hayati önem taşıyor. Hindistan ise bu konuda ABD’den bu anlamda önemli bir destek beklemekte. Zira ABD’nin savunma bütçesinin aslan payı deniz güvenliğine ayrılırken bu oran Hindistan için % 15 oranında kalmakta. Ancak, Hint-Pasifik’e dair görüş ayrılıkları ikilinin arasındaki güçlü politik farklılıkları da çok net olarak gözler önüne sermektedir.

ABD’nin, özellikle Trump’ın Amerika’sının, temel endişesi ekonomik gücü elinde bulundurmak. Zira ABD için ekonomik güç, ulusal güç demek. Hindistan için ise temel endişe güvenlik ve savunma konusuna kaymakta. ABD açısından değerlendirirsek, Çin’e karşı Hindistan’ın ekonomik anlamdaki zaferi şu an için sadece bir ideal. Zira Çin ekonomisi Hindistan’ı 5’e katlamakta. Askeri harcamalara bakıldığında bu oran Çin’de 228 milyar dolarken, Hindistan’da 63 milyar dolar seviyesinde kalmakta. Diğer yandan, Çin’in Güneydoğu Asya başta olmak üzere Asya’da artan nüfuzuna karşı ABD, Hindistan’dan daha etkili hamleler görmek istiyor, yani Hindistan’ın da Asya ülkelerine daha fazla yatırım yapmasını talep ediyor. Zaten Çin’in Güneydoğu Asya ülkelerine yatırımı incelendiğinde yine Hindistan’ın Çin’i yakalama konusunda çok gerilerde kaldığı görülecektir. Ancak şu var ki, Hindistan hala güçlü bir devlet olarak kendini yapılandırma sürecinde ve bu süreçte, özellikle altyapısını güçlendirme konusunda Çin’e ihtiyacı var.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde, ABD de Hindistan’a yüklediği Çin’i çevreleme misyonunu yerine getirme konusunda şüpheli. Ancak şu var ki, büyük güç olmak isteyen Hindistan için dış politikada bağımsızlığı elzemdir. Bu anlamda, ABD’nin baskılarına rağmen Rusya ve Çin ile olan askeri ve ticari ilişkilerini devam ettirmesi, Amerika için önemli bir mesajdır. Hint-Pasifik algısındaki farklılığı, QUAD’a olan bağlılığını zayıf tutması, Maldivler, Sri Lanka, Vietnam, Tayland, Avustralya gibi bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini güçlendirme çabası da Hindistan’ın herşeye rağmen, 1990’lı yıllardan itibaren şekillendirdiği dış politikasına gerekli dengeleri gözeterek tüm hızıyla devam ettiğinin çabaları görülmektedir. Ayrıca Hindistan’ın kültürel diplomasi alanında birincilik bayrağını elinde bulundurması ve Çin’in “saldırgan” faaliyetlerinin bölge ülkelerince sorgulanması Hindistan’ın lehinedir. Hindistan’ın Hint-Pasifik algısının Çin ile ilişkilerini geliştireceğini düşünenler olmakla birlikte, Çin’in Hint Okyanusu’ndaki faaliyetleri Hindistan açısından “zararsız” stratejiler olarak yorumlanmaktan oldukça uzaktır. Hint-ABD ilişkilerinin geleceği bir yana, Hindistan’ın Çin’in bölgede artan nüfuzu yakın gelecekte Hint-Pasifik bölgesindeki imtihanlarını ağırlaştıracaktır. Hindistan büyük bir güç olmak istiyorsa kendi gücünü iyi analiz ederek Çin’e karşı emin adımlar atmak ve bölge güçleri ile dengeli bir dış politika yürütmeye devam etmek zorundadır.