KADİM ŞİFACININ KEŞFİ -II-

0
86

Bu serinin ilk yazısında Doğu tıbbının, Yaratıcının hediyesi olan bedeni ve O’nun bir parçası olarak görülen, Batı’nın reddettiği ruhun evi olan bedeni korumaya büyük önem verdiğinden bahsedilmişti. Ayrıca Yaratıcının kendine verdiği bu büyük değer ve hediyeye iyi bakma görevini Doğu’nun yüzyıllarca büyük bir titizlikle yürüttüğü konu edilmişti. Bu yazıda ise Doğu tıbbını daha iyi algılayabilmek için bu ana fikrin biraz daha irdelenmesi ve detaylandırılması amaçlandı.

Bu çerçevede Doğu tıbbını anlayabilmek için Doğu’da dinin, dolayısıyla Yaratıcı-insan arasındaki ilişkinin, Doğu insanının Tanrı’yı algılayış şeklinin anlaşılması gerekmektedir. Batı tıbbı ve düşünme tarzına göre bireysellik yoktur ve insanlar kategorize edilir. Ancak bu serinin ilk yazısında da değinildiği gibi, Doğu tıbbına göre her insanın kendine has bir mizacı vardır ve Doğu tıbbı bu anlamda öznelliğe büyük bir vurgu yapar. Doğu tıbbının genel felsefesini anlamak için Hinduizm ve İslam’ın konuyu ele alış şekillerine bakmak faydalı olacaktır.

İnsan diğer tüm değişkenlerden bağımsız bir varlık değildir. Bu çerçevede İslam’daki kişinin yaptıklarından sorumlu olma anlayışının bahsi geçen dinin tıp felsefesinde büyük bir önemi olduğu görülmektedir. Hinduizm’in temel doktrinlerinden biri olan karma inancının da benzer bir olguya işaret ettiği görülmektedir. Bununla birlikte, başta kendisi olmak üzere gerek fiziki gerek insani olarak yakın ve uzak çevresi, doğa olayları, evren ve bağlı olduğu sistem, kaderi, ilişkide olduğu insanların kaderi vb. birçok unsur insan sağlığında büyük bir rol oynar. Atalarımız boşuna “dedenin yediği koruk torununun dişini kamaştırır” dememiştir. Bu anlamda bir insanın kaderi ve bu kader dahilinde sağlığı dört nesil öncesine kadar etkilenebilmektedir. Dört nesil öncesine kadar olmasının sebebini ise İbn Haldun Mukaddime’de açıklamış ve dört nesilden sonra asaletin kaybolduğunu vurgulamıştır.

Hinduizm’in temel kutsal kitaplarından olan Vedalar’dan “yaşam bilgisi” anlamına gelen Ayurveda, tıbbı bir bilim olmasının yanında dini ve felsefi bir ilim olarak kabul eder. Hinduizm’de din, Batı’nın öne sürdüğü gibi insan vicdanındaki kişisel bir mesele olarak görülmez. Bu anlamda Hinduizm’de din, insanın algı kapılarını açmakla birlikte, Gerçek Varlık’ı anlama ve O’na ulaşmaya vesile olan ilim ve inançları ihtiva eder. Zira Hinduizm için hayat yolculuğunun her evresi, her anı kutsaldır. Bu anlamda Ayurveda, beden-zihin-ruh üçlemesini düzenleyip, terbiye etmeye dolayısıyla hakikat bilgisine dayanır. Bu ilim, 5.000 yıldan fazla zamandır günlük hayatta uygulanmaktadır. Ayurveda ile insanlar, sağlığın korunması (bugünün diliyle koruyucu hekimlik) ve hastalığın tedavisini amaçlar. Vücudun enerjisi dengelenirken, fiziksel bozulma ve hastalıkların büyük oranda önlenmesi amaçlanır.

Hinduizm ve İslam’ın tıbba bakış açışı ve felsefesi değerlendirildiğinde şaşırtıcı derecede büyük benzerliklerin olduğu görülmektedir. Ayurveda kutsal bir kitap olduğu için ve Hindu kast sistemine göre din adamları ve Hinduizm’de peygamber kavramı olmadığından sistemde onların yerine Rişiler olarak adlandırılan büyük din adamları tarafından bu tıbbi bilgiler keşfedilmiş, nesilden nesile aktarılmış ve hâlâ din adamı yetiştirme sürecinde Ayurveda eğitimi sürmektedir. Aynı şekilde İslam’da da tıp ilminin başta Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in sünnetleri aracılığıyla sahabilere aktarıldığı görülmektedir. Bu anlamda Doğu tıbbında din ve tıp ilminin iç içe olması dikkat çekicidir.

İslam ve Hindu tıbbı incelendiğinde her ikisinin de insanı kendine has mizacıyla ele alarak “kişiye özel tıp” yöntemleri geliştirdikleri görülür. Yüz (ilm-i sima), el, ayak çizgilerinden, tırnak yapısı, göz şekli, dilin durumu gibi birçok kadim bilgiden yararlandığı görülmektedir. Öyle ki bugün dahi, bu ilimlerle meşgul olanların benzer teşhis ve tedavi metodlarını kullanarak insanın anne karnındayken aldığı kimyasalların neden olduğu hastalıklara dahi teşhis konulabilmektedir.

Yine bahsi geçen dinlerin en çok önem verdikleri konu beslenme şeklidir. Hinduizm’in vurguladığı en önemli konulardan biri yaşayan her şeye kutsiyet atfetmesidir. Bu felsefe, her ne kadar Hindu olmayanlar için dalga unsuru ya da basit bir sapıklığın işareti olsa da bir bütün olarak değerlendirildiğinde özünde önemli bir gerçekliğe işaret ettiği görülmektedir. Benzer felsefe İslam tıbbında da mevcuttur. Her insan gibi, her bitki ve hayvan Yaratıcı’nın eseri olmasından dolayı değerlidir. Bu anlamda, İslam’a göre her insan gibi tüm hayvan ve bitkilerin birer canlı olarak kendilerine has mizaçları vardır. Bu mizaçlar, besin olarak insanla birebir temasa geçtiğinde bir etkileşim doğar. İslam tıbbı incelendiğinde, bu anlamda her besinin tabiatına göre birlikte yenilmesi ve yenilmemesi gerekenler, ya da kimlerin neyi yiyip yememesi gerektiğine dair birçok bilginin olduğu görülmektedir. Bu anlamda, İslam dünyasının genelinde helal olduğu sürece (gerek ihtivası, gerek kazanıldığı yol olarak) her besinin istenildiği şekilde ve miktarda yenilmesi mübah görülse de Yaratıcı’nın sunduğu emaneti koruma ve asıl amacına ulaşma yolunda yeterli olmadığı çok açıktır.

Kainat bir bütündür. Tüm cisim ve sistemler birbiriyle ilişkilidir ve sebep-sonuç dairesi içinde etkileşimleri sürmektedir. Bu çerçevede tüm ilimler birbiriyle bağlantılıdır ve insan, şifa arama yolunda Batı tıbbının öngöremediği konu olan bedeni ve evreni bir bütün olarak değerlendirmelidir. Ayrıca kendine emanet/hediye edilen bedenin bütünlüğünü korumayı başarmak zorundadır. Nasıl ki ekosistemde gerçekleşen en ufak bir değişim tüm insanlığı etkiliyorsa, kainatın bir prototipi olan insan bedeninde de en ufak bir müdahale büyük tahribatlara neden olmaktadır. Bu nedenle insan, ruh evine zarar verilmesine izin vermemeli ve hayat kılavuzu olarak insanlığa gönderilen bilgilerin sesine canı gönülden kulak verilmelidir.