Kopma, İnsanın Var Olma Mücadelesidir.”Detachment Filmi”

0

                                      “Ve hayatımda, aynı anda hiç böylesine kendimden kopmuş ve bir o kadar da kendimde hissetmemiştim.” 

Albert Camus

Hepimiz dönem dönem kendimizi yalnız, kimsesiz, yersiz yurtsuz hissetmişizdir. Sanki kimse bizi anlamıyor, bizi duymuyor hatta görmüyor gibi düşündüğümüz zamanlar olmuştur mutlaka. Böyle anlarda hep elimizden tutacak bir elin yolunu gözleriz. Bu kişi bazen aile, bazen arkadaş, bazen de bir öğretmen olur genelde. Hayatımızda olumlu izler bırakan bu insanları asla unutmayız. Onlar bizim kahramanlarımızdır. İşte Henry Barthes de öğrencilerinin hayatında güzel izler oluşturmaya çalışan öyle bir öğretmen. “Detachment” Türkçe adıyla “Kopma” umutsuz ve bir o kadar da asi olan gençlerin sorunları üzerinden eğitim sistemini, öğretmen-öğrenci-veli arasındaki kopuk ve çarpık ilişkileri eleştiren bir yapıt.

Henry Barthes’ i “Piyanist” filminden tanıdığımız Adrien Brody canlandırıyor. Elbette ki rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Yönetmenliğini ise Tony Kaye’in üstlendiği film her ne kadar kurgulanmış bir eser olsa da aslında gerçek hayatta yaşananları tüm çıplaklığıyla yüzümüze vurduğu için etkisini çok fazla hissettirmiş. Film biraz belgesel tadında. Çünkü Henry Barthes anılarını ve onları yaşarken hissettiklerini anlatıyor aslında. Ayrıca başlangıçta ve odaklanılmak istenen sahneler anlatılırken bunun kara tahtaya beyaz tebeşirle resmedilmesi de filme orijinallik katmış. Bazı rahatsız edici sahnelerin yanı sıra çok fazla küfür içermekte film. Bazı izleyenleri rahatsız edebilir. Ancak kopukluğun bu boyutta olması ilişkilerin bu dereceye varabiliyor olması aslında bizi daha da derin düşünmeye sevk etmeli diye düşünüyorum.

Tüm bu teknik özelliklerden ziyade asıl vurucu olan filmde anlatılmak istenenler aslında. Film genelde eğitim sitemini aile ilişkilerini eleştiriyor gibi görünse de aslında insanlığa vurgu yapıyor. İnsanların tercihleri ve tercilerine göre iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin şeklinde kalıplara sokulması ve bu durumun beraberinde getirdiği bunalımlar, toplumdan ve kendinden kopuşlar filmin ana konusunu oluşturuyor. Herkes öğretmenleri sever ve bütün öğretmenler büyük umutlarla mesleklerine başlar. Ancak sisteme ayak uydurmaya çalışanlar o bozuk düzenin içinde kaybolmaya mahkum olurlar.

Öğrencilerinin hayata tutunmaları için çabalayan öğretmen Henry Barthes aslında oldukça içine kapanık ve melankolik bir insan. Küçük yaşta annesinin intiharına şahit olmuş ve sonrasında bu intiharın sebebinin aslında dedesi olduğunu öğrense de sonradan Alzheimer olan dedesine tamamen insani duyguları gereği bakmaya çalışıyor. Ve bunca derdinin arasında onları bir kenara bırakarak, umutsuz gözlerle bakan öğrencilerine bir ışık olmak için didiniyor. Kendisi ne kadar tükenmiş olsa da ve sadece nefes alıyor olsa da çevresindekilerin hayatı yaşayabilmeleri için var gücüyle çalışıyor. Çünkü o aslında olması gerekenin farkında. Hatta öğretmenliği seçen birçok kişi gibi onun da bir farklılık yaratabilmek için, yanlış giden düzeni değiştirebilmek için bu mesleği tercih edenlerden olduğunu görmekteyiz.

Hatta kendisinden o kadar vazgeçmiş ki, bunu sınıfta düzeni bozan iki öğrencisiyle yaşadıklarından çok net çıkarabiliyoruz. Kendisine hakaret eden ve çantasını fırlatan öğrencisine “O çanta, onun hisleri yok, içi bomboş. Benim de hislerim yok. Beni incitemezsin tamam mı?” diyor. Ancak sonrasında sınıfta bir öğrenciyle dalga geçen birisine ise tepki göstererek onu sınıftan dışarı çıkarıyor. İşte böyle bir öğretmen Barthes. Bu şekilde davranarak o haylaz, asi çocukların dikkatini çekiyor ve onlarla iletişim kurabiliyor.

Hem ailesi hem de arkadaşları tarafından kilosu ve güzelliği onaylanmamış Meredith de kendisini anlayan tek yakın insan olarak görüyor öğretmenini ve ondan yardım bekliyor. Ancak Henry o kadar çok kimsesiz ve hayattan kopmuştur ki sorumluluk almak ona göre değildir. Hatta sokaktan kurtarıp evine aldığı genç bir kızı da sırf bağlanma duygusu oluşmasın diye, sorumluluk ağır geldiği için onu kuruma yolluyor. Bu yüzden de Meredith’e “Beni görebilirsin ama ben sadece bir boşluğum.” Diyor ve çevresindekilerin özfarkındalıktan yoksun olduklarını hatırlatarak onlara takılmaması gerektiğini anlatmakla yetiniyor. Maalesef bunlar Meredith için yeterli gelmiyor ve Meredith çözümü hem bedeninden hem ruhundan kopmada buluyor ve intihar ediyor hem de herkesin gözü önünde.

Peki, hepimizin hayatında var olan bu çarpıklığı nasıl giderebiliriz veya olmaması için neler yapabiliriz? Bunu cevabını Henry Barthes çok güzel veriyor. “Her gün 24 saat, hayatımız boyunca, bazı güçler, ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacak. Bu yüzden kendimizi savunmak ve bu saçmalığı beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak, vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek tarzda okumayı öğrenmeliyiz. Zihnimizi savunmak ve korumak için okuma alışkanlığı kazanmalıyız.” Eğer bizler okumayı öğrenip, sorgularsak içinde bulunduğumuz düzene başkaldırmış oluruz. Evet, olanı olduğu gibi kabul etmek değil de eksiklerini, yanlışlarını dile getirip düzeltmeye çalışmak bize asıl düşen. Bunun içinde hem ailelere hem öğretmenlere ve topluma çok büyük görev düşmekte. Mesele sadece bir okulun sınav başarısı değil, bir müdürün makam sevdası değil. Ailelerin belli kalıplarına göre çocuklar yetiştirmek değil. Öğretmenlik bir nesil yetiştirme mesleği. O neslin derdiyle dertlenme, toplumun kalkınmasını gençlerde görüp ona göre rehberlik yapmak mühim olan. Bu filmde gördüğümüz Barthes gibi, her ne kadar kendinden kopmuş olsa da çevresine hissettirdikleri ve öğrettikleri ile de kendini, öz benliğini bulmuş öğretmenlere ihtiyacımız var. Özellikle öğretmenlerin şu soruyu kendilerine sorması gerekiyor. “Koridorda yürürken veya sınıftayken, kaçınız omuzlarına çöken büyük bir ağırlık hissediyor.” Hissedenlere ve o ağırlığın sorumluluğunu alabilenlere ne mutlu.