Küresel Sistem tartışmaları -2-Sistemin Kuvveti NATO Çatırdıyor mu?

0

1945 sistemini ayakta tutan en önemli yapı hiç şüphesiz NATO’dur. Ona rakip olarak kurulan Varşova paktı da aynı yapıyı ayakta tutuyordu. Küresel  manifestosu “barış için silahlı güç sahip olmak” mantık bu kadar basit ve ilkeldi. “Sizin güvenliğiniz için benim elimde sopa olacak.” “Peki,  sopa kime karşı kullanılacak” cevap ise “sistemi yıkmak isteyen her unsura karşı kullanılacaktı.” Bu prensip üzerinden organize olan NATO’nun bir müddet sonra ABD hâkimiyetinde onun emellerine hizmet eden  kurum haline dönüştüğünü üye ülkeler  gördü. Nitekim bunu ilk  keşfeden  De Gaulle oldu. NATO’dan çıktı. Nükleer silaha sahip olup tekrar NATO’ya döndü. Ondan sonra o da sistemin hızlı savunucuları arasındaki yerini aldı. ABD nin benzer tutumunu sözde rakibi olarak lanse edilen SSCB  de Varşova paktında yaptı. Aslında 20.yy nin “modern imparatorluk silahla barış adına” inşa edildi. Varşova’daki hâkimiyet emperyalizmin en kaba hali idi. Üye ülkeler kademeli olarak Rus boyunduruğuna giren uydu ülkeler haline geldi. Sistemi tartışmaya açanlar aslında Rusya’nın gücüne başkaldırmış olarak lanse edildi. Sözde Varşova gücü aslında Rus güçleri idi. Nitekim, Macaristan’dan Çekoslovakya’ya  kadar Moskova gücünü perçinleştirdi.

Soru Şu; Ülkeler NATO Veya Varşova Paktına Mı Giriyorlar?

 Yoksa O Kurumlar Üye Ülkelere Mi Giriyor. ?

İki bilinmeyenli denklem olarak görülen bu problemin cevabı gayet nettir. NATO üye ülkelerin iç yapısına kademeli olarak hâkim oluyor. Benzer durum Varşova paktında da vardı. NATO ilk önce sözde Sovyet tehdidini ülkelere milli bir tehdit gösteriyor. Üye ülkelerin ordularının üst düzey komuta heyetini entegrasyon adı altında ABD eğitiliyor. Böylelikle orduların komuta kademesi bağlantıları ve bağımlılıkları sağlamlaştırılıyor. Türkiye 1953 den sonra Harp Akademisini kapattı. Yeni nesli ABD deki eğitimleri sonrasında ise 1960 darbesini  yapmaları buna bir örnek olsa gerektir. Benzer durum İtalya ve Yunanistan’da da ortaya çıktı. Devletlerin orduların küresel sistem güçleriyle entegre hareket ediyor. Benzer kurumsal deneyler akademi, yargı, idari ve siyasi alanlardaki eğitim işbirlikleri ekseninde  ülkenin yönetici kadrosu şekillendiriliyor. Nihayetinde 20 sene sonra o ülkenin tüm yapısı NATO sistemine zihinsel olarak dahil oluyor. Küresel sistem yerel düzeni kendine entegre ederek varlığını devam ettiriyor. Ülkeler bağımsız olmalarına rağmen  bağımlılıklarından dolayı kendi hür iradelerini gösteremiyorlar. Son tahlilde sınırları aşamıyorlar. Bu bağımlılık Rusya veya ABD tehdidi göre NATO ve Varşova üyeliğinin samimiyeti test edilerek bağımlılık derecelerine göre üyeler derecelendiriliyor. İşin garibi ülkeler bu durumlarını devam ettirmek için kendi bütçelerinden mali kaynak ayırıyorlar. Hatta  askerlerini bu sistemin bir unsuru haline getirmekten gurur duyuyorlar.

Nato Zirvesine Giderken Müttefikliğin Sorgulanmasında S-400 Krizi-I-

NATO’nun ülkelerin ulusal ağlarına girmeleri askeri değil sivil unsurlarına da nüfuz ederek devam ediyor. Nüfuz ,Sanayi, medya, üniversiteler, iktidar, muhalefette kadar her kademeyi  kapsıyor. Ülkedeki milliyetçi gruplarının ülkenin bekası konusundaki  zafiyetleri  istismar edilerek milis güç oluşumda kullanılıyor.  Ordunun devreden çıkmasına karşılık yeni sigorta oluşumları meydana getiriliyor. İtalya’da ortaya çıkan Gladio, P2Mason locası olayı incelenebilir.

Tüm yanlış uygulama ve tartışmalar  gölgesinde 1945 in galiplerinin BM de kurduğu  sistem,  NATO, OPEC,IMF vb. kurumlarla Dünya’yı  kontrol ediyor.

Sistemin  Zafiyeti Düşmansızlık

SSCB yıkılıp, Rusya federasyonuna dönüştüğü evrede Varşova  paktı ülkeleri bağımsızlıklarını ilan edip kademeli olarak AB üyesi olma sürecine girdiler. 1994 de Brüksel de  NATO’nun geleceği tartışmaları yapılmaya başladı. Ana gündem maddesi “düşman yok, NATO niye gerek var” tartışmasına cevap aramaktı. Nitekim bu probleme  NATO üyelerinin entelektüel camiaları tarafından cevap aranmaya başladı.  Belki bu tartışma sistemin en yumuşak karınını oluşturdu. Sistem, “ben ve öteki” denkleminden mutlak  düşman üzerine bina edilmişti. Düşman olmaması sistemin sorgulanmasına neden olacaktı. Bundan nemalanan silah şirketlerinden ekonomik güçlere kadar sistemin domino taşı şeklinde yıkılmasına sebep olacaktı. Nitekim daha önceki makale de de vurguladığımız gibi Samuel Huntington’ın ortaya attığı “medeniyet çatışması ve yeni düşman İslam” sonrasında “köktenci İslam” söylemleri NATO’nun varlığında kadar gelen tartışmaları birden bire bitirdi. 11 Eylül  de ise düşman ete kemiğe büründürüldü.

Yarın Devam Edeceğiz..