Netpano İran Dosyasını Açıyor: İyisi ve Kötüsüyle 40 Yıllık İran Devrimi;Humeyni Kimleri Aldattı?-1-

0

1 Şubat 1979’de Humeyni Tahran havaalanına indiğinde milyonlarca İranlı onu karşılarken, dünya da ilk kez İslam devrimi ile karşılaşıyordu. Soğuk Savaşın bitmesine adım adım yaklaşıldığı tarihlerde İslam bir devlette, bu sefer devrim, halk, hareket kavramlarıyla dünya gündemine giriyordu. Aynı tarihlerde bölge yine İslam’la anılan hareketlere ev sahipliği ediyordu. Rusların Afganistan’a girmesiyle başlayan “Afgan Cihat” hareketinden Burhaneddin Rabbani ve Gulbeddin Hikmetyar isimlerini dünya duymaya başlıyordu. Benzer İslami bir hamle de Pakistan’dan geliyordu. Genelkurmay başkanı Ziya’ül Hakk darbe yaparak ülkede İslami bir yönetimi iktidara getiriyordu. 20.yy biterken mevcut İslami söylemlerin, arka arkaya devletlerin yönetim anlayışında kendini göstermesi dikkat çekici gelişmelerdi. Bu olayların en büyüğü ve hala varlığını sürdüren hareket hiç şüphesiz İran Devrimi oldu.

İran Devrimi İslami Bir Devrim Mi?

Devrim kavramı, İran İslam Devrimi’nin en çok tartışılan boyutu idi. Hala da tartışılmaya devam ediyor. 1960‘larda genç Ayetullah Humeyni’nin Türkiye’ye sürgüne gönderilmesi ve Yalova’da kaldığı 4 yıl boyunca İran’daki camiler vasıtasıyla halkla teması Şah’ı rahatsız etti. Akabinde Şah’ın artan baskısı, mutsuzlar kitlesinin genç imamın arkasında toplanmasına sebep oldu. Humeyni’nin Türkiye’den sonra Paris’te devam eden sürgün hayatına Ali Şeriati’nin söylemleri farklı bir boyut kattı. İran Devrimi kavramı eski bir sosyalistin beyniyle şekillenirken Humeyni’nin sade ve inandırıcı söylemleri, entelektüellerden halka doğru inen bir ideoloji bünyesinde İslam herkesi içine aldı. Bu süreçte Humeyni’nin sosyalistlerden komünistlere, liberallerden milliyetçilere, mollalardan askerlere kadar herkesi peşine takmasıyla dönemin hareketi devrim seviyesine yükseldi. Nihayetinde artan gösterilerle düğmeye basıldı. Şah’ın ülkeyi terk etmesinin ardından Humeyni’nin Paris’ten dönüşüyle gelişen süreçte dünya, İslam’ın ideolojik bir kılıf içine sokulmasına ilk kez şahit oldu.

Devrim Sonrası Düşmanlar Yeniden Kodlandı.

Humeyni’nin rejimi teslim almasından sonra ilk yaptığı icraat düşman ve dost kavramlarını Kurani söylemleri kullanarak yeniden yorumlaması olmuştur. ABD, Rusya ve İsrail “şeytan” olurken işin garibi Fransa bu kalıbın dışında tutuldu. “Mazlum Müslümanların kurtarıcı halifesi” rolünü hedefleyen Humeyni, devrimin ilk etabında yola çıktığı arkadaşlarının hepsini kısa bir sürede harcamaya başladı. İran artık “İran İslam Cumhuriyeti” olmuştu. Demokrasi ve İslam kelimeleri yan yana getirilerek, Batılı bir yönetimin İslami kalıplarla yorumlanarak devrim sonrası kurulan İran’ın yeni rejimi demokratikti. Halk cumhurbaşkanını artık demokratik bir şekilden seçebilecekti. Ama Ayetullah’a dokunulmayacaktı.  Çünkü masumdu. Hatta kayıp on ikinci imam olduğu dedikoduları Türkiye’de dahil İslam dünyasında dolaştırılarak Mehdilik boyutuna geçilmeye çalışıldı ama inandırıcı olmadı.  Humeyni “İrşat” işini bakanlık seviyesine çıkararak Müslüman ülkeleri yeniden Müslüman edip, devrimi ihtilale dönüştürme gayretine girdi. Şah’ın dokunulmazlığının yerini Ayetullah alırken, Şah’ın Savak’ının yerini ise Pasdaranlar almıştı.


 

Devrim Muhafızı kelimesi bile kurulan sistemin demokratik değil, dikta meyilli olduğunun ilk sinyali idi. Ama bunu kimse anlayamadı. Humeyni’nin “aurası”herkesi işin içine almıştı. Onun balkon konuşmaları veya Tahran Üniversitesi’ndeki Cuma hutbelerinde “şeytan Amerika, şeytan Rusya” sloganları arasında “Allah-u Ekber rehber Humeyni” naraları duyuluyordu. Namaz ideolojiye kurban giderken, ibadet siyasetle içi içe geçmişti.

Ben-i Sadr da Aldatıldı.

Humeyni’nin ilk Cumhurbaşkanı, liberal Fransız ekolünden gelen Ben-i Sadr’dı. Sadr, herkesin beklediği İslami yapının İran’da iktidara geldiğini ve dünyadaki en iyi İslami demokratik yönetimin İran’da kuracağına inanıyordu. Tüm görüşlere; Yahudi’sinden, Kürt’üne, hatta ateistine kadar parti kurma ve basın-yayın hakkı verdiyse de Sadr, İran’a fazla büyük geldi. Bu sırada Humeyni’yi ıskalayan CIA tüm dünyaya rezil olmuştu. Durumu kurtarmak için İran’da arka arkaya operasyonlar başlattı. Kürtler ayaklandırıldı. Delta Force “fos” hareketi ile rezillik hat safhaya ulaştı.

ABD’nin her hamlesi Humeyni’nin “şeytan” kavramını ABD şahsında daha da somutlaştırmasına sebep oldu. Ayrıca Humeyni, ülkedeki muhalifleri ve devrimde beraber yol aldığı arkadaşlarını ABD ile işbirliği yapan hainler olarak önce fişleyip sonra da ortadan kaldırıldı. Ben-i Sadr bu gelişmeleri engelleyememesi üzerine o da hayatını zor kurtararak Fransa’ya kaçtı.

Humeyni Hain Avına Çıktı.

Humeyni’nden daha üst pozisyonda yer alan Şeriatmedari, Humeyni’nin en büyük hedefi haline geldi. Medari’nin Türk olmasının yanında Humeyni, kendisine muhalif saydığı Şeriatmedari ve taraftarlarına karşı baskılarını sürdürdü. Yapılan referandumda halk, Humeynî yanlılarının getirdiği anayasayı büyük çoğunlukla onayladı. Nisan 1982’de Şeriatmedari’nin damadı, daha önce idam edilen bakanlardan Kutubzâde ile ilişkisi olduğu ileri sürülerek hapse atıldı. Şeriatmedari aleyhinde başlatılan kampanyada, parlamento üyeleri ile mensup olduğu din sınıfı onu yeni kurulan İran İslam Cumhuriyeti’ne açıktan düşman olmakla suçladı. Medari’nin bütün unvanları elinden alındı. Nihayetinde 1986’de Medari vefat edince Humeyni beklenenden farklı bir rejim inşa etmeye başladı.

İslam’la başlayıp siyasal iktidar ve gücünü almaya başlayan mollalar “ben ve ötekiler” denkleminde kurdukları rejimle başta kurguladıkları resme hiç ulaşamadılar. Hele Ali Şeraiti’nin hayalleri bir bir sönüp gitmeye başladı. Humeyni’nin devrimi yayma hedefleri üzerine ABD, Saddam’ı harekete geçirip İran’ın tüm enerjisini İran-Irak Savaşı ile aldı. İran Devrimi, Kâbe baskınıyla hacıları da siyasallaştırma peşine düştü. ABD ve Humeyni’nin “Es-Suudi Amerika” dediği Suudi yönetimi altındaki bölgede bulunan ABD destekli Saddam, İran’ı frenleyici aktör rolünü başarıyla oynadılar. Humeyni’nin İslam devrimini dünyaya yayma hayali yavaş yavaş suya düşünce İran devrimi kısa süre sonra “Şii devrimine” dönüştü. Kendi içinde bir kısır döngünün içine girdi. Humeyni’nin şahsı Müslümanlık vasfını korudu ise de kısa sürede etrafında farklı kisveler altında molla görümlü Şah zihniyeti tekrar nüksetti.

Humeyni vefat ettiğinde, onunla yola çıkanlar ya öldürülmüş ya hapsedilmiş ya da sürgüne gönderilmişti. 1990’lara geldiğinde İran, Humeyni sonrası farklı bir yapıya yelken açmaya çoktan başlamıştı bile.