Paris’in Dertli İnsanları

0

Efendim Evliya Çelebi’nin gelmek isteyip de gelemediği Paris’e nihayet geldik. Ortalık darmadağın, her tarafta polisler ve atılan gaz bombalarının kesif dumanı var havada ..Polisler “Sarı Yelek” görünce boğanın kırmızıya saldırdığı gibi saldırıyor insanlara.. Paris’in siyasi hayatını ve kaosunu bir kenara bırakıyorum. Köprü altındaki arkadaşları anlatmak istiyorum.

Paris denince akla Champs-Elysees gelir. Parfüm kokan sokaklar, etrafta sonradan görme Çinli turistler, onları kazıklamak için sırada bekleyen Fransız tacirler, ha şimdilerde de Sarı Yelekliler geliyor.

Bunlar vitrinin ön tarafı. Bir de vitrinin arkası var. Gidelim bakalım bize ne söyler o taraflar.. Paris’in pahalılığından illallah etmiş, artık yaşam gayesi olmayan, hayatından bezmiş insanların mekân tuttuğu yerlere gidelim: Paris‘te Seine Nehri’nin köprü altlarına.. Seine Nehri ve köprüleri meşhurdur. Napoléon Paris’i inşa ettirirken kendisini bizim tabirimizle “Mağrib ve Maşrık’ın (Batı’nın ve Doğu’nun)” İmparatoru olarak tanımlardı. Yani Batı’nın Sezar’ı ve Doğu’nun İskender’iydi.  Derdi, onların üstüne de çıkmaktı. Ama Paris, ne Sezar’ın Roma’sı oldu ne de İskender’in kurduğu onlarca şehre benzedi. Paris sadece kötü bir kopya olarak kaldı.

Paris’te her bir köprü Roma’ya nazire edercesine gösterişli yapıldı. Gelin görün ki bu köprüler bir müddet sonra farklı şeylerle anılır olmaya başladı. Napoléon döneminde köprüden intihar artınca, Napoléon buna bir çare bulun dedi. Zira Paris’te insanlar gece yarılarına kadar içer, sonra kendilerini kaybederdi. Köprüden kimi düşer, kimi intihar ederdi. Sonunda çare bulundu, tüm köprülere fileler gerdirildi. Sabahleyin de görevliler filelerden insan toplardı. Şimdi artık fileler yok, köprüler de. Ama köprü altlarındaki insanlar başka bir Paris’i bize anlatır. Yukarıda gördüğünüz, benim çektiğim, fotoğrafta arkadaşlar önce ne oluyoruz dediler. Sonra yanlarına gidip dertlerini dinleyince, insanı kederlendirmeye yetti de artı.

Hayatta sorunlardan kaçışın adı onlarda şarap olmuş.  Kafalarını uyuşturarak dertlerden uzaklaşmak, akılları başlarına gelince tekrar problemlerle yüzleşememek, sorunları çözememek, tekrar tekrar şişelere kendini atmak, hayatları bu arkadaşların.. Dünyanın neresine gittiysem, hatta İstanbul’un köhne yerlerinde dahi, benzer insan yüzlerini gördüm. Çareyi içki şişelerinde arayan, aynı kaderi yaşayan arkadaşlarıyla toplumdan uzaklaşarak yaşayan çaresiz insanlar..  Ama nasıl uzaklaşma! Köprünün (İstanbul’da E-5 bakarak) üstünde akan hayatlar, nehrin üzerinde yüzen gemilerden geçip giden turistler eşliğinde içilen içkiler, kaçılan sorunlar.. Onları başkaları anlamaz, onlar kendi dertleriyle alkolün esiri olarak yaşamaya devam eder. Dertleştiğinizde çaresiz olduklarını görürsünüz. Kimi geçimden, kimi hanımından, kimi şu, kimi bu mazeretten şikayetçi. Problem çok, kaçmak kolay, vur kendini kadehlere, dök içini nehre, keş gibi sarıl sigaraya, efkârla bak diğer kıyıya, sonra sız gitsin bu hayatta… Yaşanır mı dercesine kaç dertlerden…

Evet arkadaşlarla konuşunca, dokununca insana işittim ki bu binbir derdi içkinin çözemediğini onlar da biliyorlar.  Ancak bilmelerine rağmen sorumluluk alma cesareti gösteremediklerinden dolayı yaşıyorlar dertleriyle.. İsterlerse çözerler, bütün dertlerini bitirirler. Çare kadehten değil, çare kendilerini değiştirmekten geçiyor. Ey Parisli Pierre, ey Jacque, sizi Paris’in keşmekeşi ile baş başa bırakıyorum. Çaresiz bakışlarınıza çare olsun diye size dua ediyorum bir gün doğru yolu bulup, tövbe ederseniz ümidiyle.