Şehit Derviş Gülbaba

Avrupa’nın tam ortasında gül bahçeleri içinde bir türbe. Manevi ruhların buluştugu bir merkez haline gelen Budin tepesindeki Gül Baba türbesinde kim yatmakta.Gül Baba gizli bilgiye sahip bir müslüman doğu emanetçisi miydi? Batıya kaptırılan yarı bilgiyi eline mi geçirmeye kalkmıştı? Yoksa o yukarıda sözünü ettiğimiz kontrol işlemi için malum yüzyıllardan birinin zamanı gelmiş çatmış da diğer gizli müslüman savaşçılarla batıya o muhteşem randevuya mı koşmuştu?

Netpano okurları için gülbaba hakkında bir araştırma hazırladı. Allahın veli dostlarından biri olan ve mana aleminin ugrak yerlerinden biri olan Gülbaba türbesindeki mübarek kimdir.Nasıl bir derviştir.İşte bilgiler…….


İnsanın “nereden nereye” diyesi geliyor. Bir zamanlar İstiklal Caddesi’nin bulunduğu yerde güpegündüz kaybolabilir, saatlerce yürüseniz bir Allah’ın kuluna rast gelemezdiniz. Zira Galata surlarının hemen dışında yabani bir hayat başlar, tabiri caizse in cin top oynar.
Meraklılar bu civarlarda ava çıkar. Tünelde kapan kurar, Taksim’de pusu atarlar. Acemiler “keklik uçmasaydı, tavşan kaçmasaydı” diye bahane ararken ustalar sadağındaki ok sayısınca bıldırcın vurur, keyifle mangal başına otururlar.
II. Bâyezid, dervişmeşrep bir sultandır, can yakmaktan hoşlanmaz ama sıkıntılı geçen birkaç günün ardından “şöyle bir açılsak ferahlarız” diyen vezirlerini kıramaz. Hamlığımız gitsin deyip atlarına atlar, bahsi geçen havaliye vururlar. Muhafızları keskin gözlerle uçanı kaçanı keser, o tesbihinden tane yuvarlar.


Hava kararınca
İstanbul havası değil mi güven olmaz, nitekim ansızın döner, çatır çatır bir ayaz çıkar. Yüksek dallarda inceden bir uğultu başlarken kül renkli bulutlar semayı kaplar. Artık doluya mı tutulurlar tipiye mi yakalanırlar bilinmez ama bu kuytu köşede yıkık ahır bile bulunmaz. Tam Çukurcuma’dan Galatasaray’a doğru çıkmalı olmuşlardır ki davetkâr bir dumanın farkına varırlar, patika şirin bir kulübeciğin önüne çıkar. Hayret bu bahçede ne soğuk vardır, ne de rüzgâr. Ak sakallı bir derviş sanki yaz günüymüş gibi güllerini sular. Bütün yamaç kara ve grinin tonlarına bürünmüşken bahçe alev alev yanar. Bir yanda kehribar sarısı tomurcuklar, öbür yanda kan kırmızı goncalar. Sanki bir yerlere gül yağı fıçısı devrilmiştir, ortalık mis kokar.
Nur yüzlü veli, misafirlerini dostça karşılar, kapısını muhabbetle açar. Minik bahçede sanki mevsim değişir, adeta baharı solurlar. Üstelik el kadar kulübeye iki manga asker sığar, bir sahan pilavla alayı doyar. Sonra ancak nasiplilerin kavuşacağı bir sohbet başlar. Kâh ümitlenir, kâh korkarlar, içli içli gözyaşı döker, kirlerden paslardan arınırlar. Gönülleri Allah ve Resulünün aşkı ile dolar, yürekleri dolu dolu vurmaya başlar.
Kar, bora, fırtına… Artık ne yağarsa yağar, hava durulur, güneş açar. Bayezid-i Veli ayrılırken Gülbaba’ya bir arzusu olup olmadığını sorar. Sevimli ihtiyar kendisi için bir şey istemez ama belli belirsiz sesle “Sultanım şu tepeye bir mektep kurdursan ne iyi olur” buyururlar, “mâlum devletimizin okumuş adama çok ihtiyacı var!”


Galatasaray’a mektep
Padişah bu arzuyu kırmaz, koca araziyi duvarla çevirir, içine bir cami, her biri 200 talebe alan üç koğuş, mutfak, hamam yaptırır, başına becerikli bir adamını (Ak Ağa’yı) koyar. Birkaç yüz istidatlı çocuğu tedrise alır, giydirip kuşatırlar. Arabi, Farisi, kıraat, hüsn-u hat okutur, kimini süvari, kimini kemankeş olarak ayırırlar. Gülbaba da himmet eder, gençlere ruh kazandırmaya bakar.
Kanuni bu mektebi teşkilatlandırır, Galatasaray’dan icaze (diploma) alanları hazine-i hümayun ve kiler ağalığına atar. Hasılı pırıl pırıl gençler devlet hizmetine koşarlar. Aradan yıllar geçer. Sultan II. Mahmut gençlerin Frenkçe okumasında bir beis görmez. Böylece fen ve tıp alanında birçok yenilikten haberdar olurlar.


Tuna boylarında
Neyse biz yine Gülbaba’mıza dönelim… Kanuni, Macaristan Seferi’ne çıkınca ihtiyar derviş de orduya katılır bu kez asker evladlarını etrafına toplar ve o güzel üslubu ile saadet asrını, Medine Devletini, dört halifeyi, ehl-i beyti ve sahabe-i kiramı (radıyallahü anhüm) anlatıp ufuklarını açar.
Sultan Süleyman’ın yiğitleri Macarları, kan dökücü ve baskıcı bir devlet olan Avusturya İmparatorluğu’nun kıskacından kurtarırlar. Gülyüzlü Gülbaba, Macarların da gönlünü kazanır, ahali sarıklıları bağrına basar. Ancak Budin’in fethi kolay olmaz, gök renkli zırhlara bürünen şovalyeler iri atlara biner ve dalgalar halinde saldırırlar. İşte o hengamede kâfirin biri kırılasıca mızrağını Gülbaba’nın nurlu göğsüne saplar…
Cenaze namazını Ebûsuud Efendi kıldırır, ardında cihan padişahı saf tutar. (1541) Onu Tuna nehrinin yamaçlarında toprağa bırakırlar.


Macarlar da unutamaz
Gülbaba Hazretleri, Ahmet Yesevi, Şah-ı Nakşibendi ve Hacı Bektaşi Veli’nin izinde gider. Kitaplarda yazanları maharetle yoğurup kıvamında sunar. İşte bu yüzden Macarlar Gülbaba’yı unutamaz, mübareğin filmlerini yapar, kırk değişik şekilde sahneye koyarlar. Macar ressam F. Eisenhut, “Gül Baba’nın Şehâdeti” adlı tabloya çok özenir, ne kadar marifeti varsa ortaya koyar (bu tablo Macar Büyükelçiliği’nde asılı durmaktadır). Hatta Danimarkalı Andersen bile bu sevgiden etkilenir, tutar hayatını (1841) yazar. Hasılı Macar edebiyatında, sinemasında ve operasında Gülbaba önemli bir yer tutar.
Ya Bayezid-i Veli’inin açtığı mektep? Galatasaray Sultanisi imparatorluğun en gözde eğitim yuvalarından biri olur, buradan vatanına milletine bağlı gençler yetişir, küffar Çanakkale’ye yüklendiğinde istisnasız bütün talebeler cepheye koşarlar.
Galatasaray Sultanisinde okuyanlar Gülbaba’nın hatırasını yaşatmak için kulübesinin bulunduğu mıntıkaya sembolik bir mezar yapar, mezun olanlar mutlaka bu nurlu eşiğe gelir, bir fatiha okuyup vedalaşırlar.
Bu âdet halen devam eder, Galatasaraylılar o güzel insandan feyz ve hız alırlar…


DERVİŞ BABA’NIN GÜLLERİ (Budinli Gül Baba Hikâyesi)



“Renk ahenk güllerin bahçesinde, Budin Kalesi’nin otlarla kaplı tepesinde yatar Derviş Baba, burada bulunur türbesi, bir Müslüman’ın mezar taşı. Gülbaba buralara Türk topraklarından gelmiş, kan kırmızısı güller açan bu diyara onu savaşlar getirmiş.

Zengin toprakların sahibi olan bir Türk Sipahi Beyi Budin Kalesi’nde, bahçeli bir konakta otururmuş. Yanında kalan çobanı, Bey’in her işini yaparmış. Sabah erkenden yatsı ezanına kadar Beyinin koyunlarına bakıp onları sayar; Beyine dürüstçe hesap verirmiş. Çoban ile sessiz eşi huzur içinde yaşarlarmış. Bahçedeki gül ağaçları, bin bir renkli çiçekler üzerinde oynaşırmış güneşin ışıkları.

Güneşli, parlak bir günde çobanla karısı bahçede oturmuşlar. O öğlen de her gün pişen pilâvlarından yemişler. Karısı çobana:


- Keşke bu yemekte bizimle birlikte Beyimiz de olsaydı!
demiş. Beyleri hacca gitmiş, Peygamberin aziz şehirlerine, Mekke ve Medine’ye.
- Gönülden istiyorsan… demiş çoban “Hemen bugün senin yaptığın yemeğin tadına bakabilir, sıcak sıcak yiyebilir.”
– Nasıl olur? demiş kadın. “Bizim pilâvımız burada, Beyimiz de dağların denizlerin ötesinde, ibadet eder Kabe’nin önünde.”
– Doldur pilâvla tasını, iyice ört üstünü, taze yoğurt dökülmesin, pilâvın bir tanesi bile kaybolmasın..
- Beyimiz Mekke’de ondan çok uzaktayız biz. demiş kadın şaşkın gözlerle.
- Doldur pilâvla tasını, iyice ört üstünü, taze yoğurt dökülmesin, pilâvın bir tanesi bile kaybolmasın. Allah’ın işine karışma, onun esrarengiz yollarını bulmaya kalkışma, demiş çoban sabırla; bu işi çözemeyen karısına. Karısı kocasının sözünü dinlemiş, karşı çıkamamış sonunda. Çoban, masmavi gökyüzüne başını kaldırmış, “La ilâhe illâllah” demiş, almış eline yoğurdu, pilâv tasını. Mekke’ye, Muhammet Peygamberin aziz evine doğru yola koyulmuş. Karısı artık sormamış, kocasının bu esrarengiz işine bulaşmamış. Çobanımız, bir iki senede değil, kısa süre içinde, bir iki saat içinde varmış beyinin yanına. Sadık uşağını gören Beyi şaşırmış, elindeki tasa göz ucuyla bakmış.
- Benim karşıma nereden, nasıl çıktın? Nasıl geldin buralara?” diye sormuş gözlerine inanamayarak.
Çoban: -Karım pilâv pişirdi, senin de yemeni istedi, diyerek tası uzatmış temiz yürekle, sevgiyle Beyine. Tası almış efendisi, kapağını kaldırmış. Bir de bakmış, pilâvdan bir pirinç tanesi bile eksilmemiş, tütermiş üstünde dumanı, dökülmemiş hiç yoğurdu…
- Karın bunu ne zaman pişirdi? diye sormuş.



- Bugün öğlen.


- Sen ne zaman yola çıktın?
- Öğlen vakti, güneş tam da tepedeyken.
Bey hayretle başını sallamış, bir çobana bir de yemeğe bakarak:
- Ya koyunlarım, sürülerim? Çobansız kaldılar şimdi, ya kaybolurlarsa, içlerinden eksilirse birkaçı? diye kaygılanmış çobanın Beyi.
- Dağlarda, bayırlarda, otluyorlar ovalarda. Beklerler beni akşama kadar, gümüş renkli ay ışığı görünene kadar.



Başını sallamış efendisi, bir çobana bir de hâlâ sıcak olan yemeğe bakarak şöyle sormuş: – Ne zaman dönersin?


- Hemen şimdi, diyerek çoban, eve doğru yola koyulmuş.
Çoban güneş henüz batmadan Budin’deki kulübesine varmış. Evinin bahçesine girince karısını orada görmüş. Anlatmış ona her şeyi, efendilerinin yemekleri bitirdiğini.



– Nerede gördün Beyimizi? diye sormuş kadın.

- Hac yolunda, Mekke şehrinde.


- Yarım günde nasıl gidip geldin oraya?
- İnanmamazlık etme günahkâr kadın, diye azarlamış çoban.



Yarım kalan işlerine devam etmiş; sürüyü toplamış, koyunları saymış. Günler geçmiş ve haftalar, aylar, yıllar birbirini kovalamış. Güller her sene açmışlar çobanın bahçesinde, etraftaki tepelerde. Bir iki hafta, birkaç ay geçmiş; çıkıp gelmiş hac yolundan çobanla karısının iyi kalpli efendisi. Pilâv tasını onlara geri vermiş, çobanın geri dönüş hikâyesini başını yine şaşkın şaşkın sallayarak dinlemiş.


– Allah’ın gözü, eli üzerinde! demiş çobanın karısı, inanmış artık mucizeye.



Fakir çoban işine bakmış, koyunları otlatmış, Budin’in camisinde günde beş kez namaz kılmış, dualar etmiş. Günlerden bir gün, bayırlarda sürüleri otlatırken çok yorulmuş, olduğu yere yığılmış. Çobansız kalmış sürü; koyunların hepsi dağılmış. Koyunlar ve kuzular taştan taşa atlamış, bayırdan bayıra geçmiş; düşmüşler hızla akan, derin Tuna’nın soğuk sularına. Bunu görenler koşmuşlar sipahiye; koyunları, kuzuları Tuna’da, onun derin sularında boğulmak üzere diye haber vermişler. Sipahi atına atlamış korkuyla, hızla boğulmakta olan hayvancıklarının yanına sürmüş atını dörtnala. Çoban da bu arada her şeyden habersiz, derin uykudaymış. Beyi onu uyandırmış, kızgınlıkla sürüyü göstermiş. Çoban ayağa kalkmış; tek kelime etmeden Tuna’nın suyuna atlamış. Ama sanki su değil de toprakmış, öyle gidip gelmiş suyun üzerinde. Gözleriniyse masmavi gökyüzüne dikmiş. Koyunlar derin suyun içinde çırpınıyormuş. Çoban tek tek yakalayıp kurtarmış bütün sürüyü. Bir teki bile kaybolmamış; hiçbirisi boğulmamış. “Allah korudu onları!” demiş çoban beyine. Efendi çobana hayranlıkla bakmış, Allah tarafından seçilmiş biri olarak görmüş onu. Bahçesinin gülleri arasında durmuş çoban, efendisine bakıp şöyle demiş:

- Allah bana emrediyor, toprağını, koyunlarını bırakıp gitmem gerek uzaklara; dualarla, duaların, dervişlerin diyarına.


Ağlamışlar, yalvarmışlar, söz dinlememiş; tutamamışlar. Yalvaran yakaran karısının sesini bile duymamış, yalnız Allah’ın sesini, rüzgârların fısıltısını dinlemiş. Yolu dervişlik yoluymuş, Allah’ın sözü ve emri buymuş.
Günler geçmiş ve haftalar olmuş, haftalar olmuş aylar, aylar olmuş yıllar. Çoban derviş olmuş; düşmüş uzun yollara, bazen üzerinde hilâl olan kalelerin etrafında, ormanlarda ve dağlarda, bazen hiç ayak basılmamış yollarda dolaşmış… İnsanların olduğu yerlerde sadece onlara yardım gerektiğinde kendini gösterirmiş. Kimse bilmezmiş evi var mı, bu derviş hiç dinlenir mi? Aniden bir yerlerde görünürse, etrafında gül kokarmış. Ona artık derviş değil Gülbaba demişler, Budin Kalesi’nin Güllerinin Babası diye anmışlar.
Gülbaba bir gün Budin Kalesi’nin ünlü camisine gitmiş; iki büklüm olmuş sırtıyla titreyen dudaklarıyla, dökülmüş ağzından şu sözler:
- Uzun yaşamım boyunca bir çok savaş gördüm ama huzurumu buldum Peygamber yolunda. Azrail almaya gelirse beni, sağımda Münkir, solumda Nekir, ölümün bu iki meleği duracaklar yanımda. Ben sizden, Budinli Müslümanlardan şunu isterim, güzel kokan kırmızı ve beyaz güller örtün benim naaşıma, bedenimden çıkan ruhuma. Beni bahçeme, benim bin bir renkli güllerimin ortasına gömün. Mezarım olsun taştan bir türbe, etrafına gül ağaçları dikilsin.
Ertesi gün Cuma imiş. Budin Kalesi’nin camilerinin kristal kubbeleri, onca minaresi parlarmış güneşte. Renkli zarif minareler, altından parıldarmış hilaller… Müezzin seslenmiş camiden, Budin Kalesi’nin dervişinin bu dünyadan sessizce göç ettiğini söylemiş. Güllerinin önce solup sonra tekrar açtığını duyurmuş. Dervişin yüzü gülüyormuş öldüğünde. Güllerinin baş döndüren kokusu uzaklardan duyuluyormuş.
Kış akşamlarında, korkunç fırtınalarda, sıcak sobanın yanında anlatılır Budin Kalesi’nin dervişinin ve de onun güzel kokulu bin bir gülünün hikâyesi.
Amin.”



GÜLBABA’NIN ELİNDEKİ TAHTA KILIÇ’IN ANLAMI NE İDİ



Gül Baba’nın elinde büyük bir tahta kılıçla muharebelere giren bir savaşçı olduğu söylenmektedir. Gül Baba’nın tahta kılıcı hakkında yerli ve yabancı kaynaklar ilginç bilgiler vermektedir. Bu makalenin amacı değişik bilgileri bir araya getirerek hem tahta kılıç hakkındaki efsaneleri hem de Gül Baba’nın bilinmeyen bir yönünü okurlarla paylaşmaktır.

Hazırlayan: İsmail Tosun Saral

GÜL BABA VE TAHTA KILICI


Tîgı resmin ehl-i dil mânend-i Zü’l-fekâr


Hânkâh-ı ’âlemün naks eylesün dîvârına


Bâkî


Gül Baba XV. yüzyıl sonunda ve XVI. yüzyıl başında yaşamış, Budapeşte’nin (Budin) kısmında türbesi bulunan ünlü bir Türk mücâhidi ve Bektâşî dervişidir. Târihî kişiliği, yaşadığı çağ ve çevre hakkında çeşitli söylentiler bulunan Gül Baba, Evliyâ Çelebinin merhum babasından naklettiği bilgiye göre, Merzifonlu bir Bektâşî dervişidir. Evliyâ Çelebiye göre, Fâtih Sultan Mehmet devrinden Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar bir çok gazâlarda bulunmuş, Budin fethine de katılmış, Fethiye Camiinde kılınan ilk cuma namazı esnasında ruhunu teslim ederek Budin’e gömülmüştür. Kimine göre Budin Kalası önündeki savaşlarda şehit düşmüştür. Cenâze namazının Ebusuûd Efendi tarafından kıldırıldığını, Kanuni Sultan Süleyman’ın ve yüz bini aşkın bir cemaatin bu namazda bulunduğunu yazan Evliyâ Çelebi, Gül Baba’nın kavuğunda dâima bir gül taşıdığı için bu lâkabı aldığını kayda ve hikâye etmektedir.


Fethi Tevetoğlu Evliya Çelebi’yi kaynak göstererek Gül Baba’nın elinde büyük bir kılıçla muharebelere giren bir savaşçı olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle T.C. Kültür Bakanlığı dahil bir çok araştırmacı yazılarında bu hususa yer vermiştir. Ancak, Gül Baba’nın elinde büyük bir kılıçla savaşlara girdiğine dair bir bilgi Seyahatname’de yoktur; ayrıca, böyle bir bilgiye diğer ansiklopedilerde de rastlanmamıştır.


Buna karşılık Gül Baba’nın tahta kılıcı hakkında yerli ve yabancı kaynaklar ilginç bilgiler vermektedir.


Bu kaynaklara girmeden önce tahta kılıç hakkında özet bir bilgi sunmak yerinde olacaktır.


“Bektaşî velîlerinin ortak bir yanları da, tahta bir kılıca sahip olmaları, bununla yerine göre ejderha, yerine göre kâfirlerle savaşarak onları öldürmeleridir. Bu motif, menâkıbnâmelerden başta Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatan ilk devir vekayinâmelerinde bile vardır.


Şamanist gelenek ve uygulamalarla ilgili bilgilerimiz, şamanların âyin yaparken kullandıkları âletlerden birinin de tahta kılıç olduğunu gösteriyor. Şamanlar âyin yaparken vecd haline girebilmek için çaldıkları davuldan başka bir de tahta kılıç bulundurmaktadırlar. Şamanlar bununla kötü ruhlara karşı savaşmaktadır. Yani tahta kılıç, şer kuvvetlerle mücadele için bir savaş aracıdır.


Bektaşî menâkıbnâmelerinde tahta kılıcın bu fonksiyonu açıkça görülmektedir. Meselâ Menâkıb- ı Hacı Bektaş- ı Velî’de anlatıldığına göre, bir gün Horasan halkından bir grup, ülkelerini zapt ve yağma eden Bedahşan ahalisini şikayet için Ahmet Yesevî’ye gelip yardım isterler. Şeyh Nefesoğlu Kutburddîn Haydar’ı Horasanlı müslümanlara yardım için gönderir. Fakat henüz on iki yaşında olan Haydar yenilerek esir düşer. Bunun üzerine şeyh, hem onu kurtarmak, hem de Bedahşanlıları yenmek üzere Hacı Bektaşi’ı görevlendirir. Kendisini uğurlarken beline tahta kılıçının kuşatır. Bedahşan iline giden Hacı Bektaş, kâfirlerle şavaşarak onları yener ve Kutbıddîn Haydar’ı kurtarır. Bedahşanlılar Hacı Bektaş’tan gördükleri bir takım kerâmetler sayesinde müslümanlığı da kabul ederler.


Yine aynı eserde benzer bir olay da Sarı Saltık hakkında anlatılır. Basit bir çoban iken, temiz yürekliliğini beğenen Hacı Bektaş’ın lûtfuyla velîlik mertebesine yükselen bu zatı şeyh kendine halife yapar ve Rumeli’nde müslümanlığı yaymakla görevlendirir. Yola çıkarken Ulu Abdal ve Kiçi Abdal adında iki dervişini yanına katıp Sarı Saltık’ın beline de kılıç kuşatır.


Sonradan Sarı Saltık Rumeli’ne geçip Kaligra denilen yerdeki ejderha ile mücadeleye tutuştuğu zaman bu tahta kılıçla onun başını kesecektir.


Sarı Saltık’ın bu tahta kılıcından Saltıknâme’de de sık sık söz edilmektedir. Orada yazdığına göre, Sarı Saltık’ın kâfirleri “hıyar mânendi doğradığı” bu tahta kılıç hurma ağaçından yapılmış olup, bizzat Hz. Muhammed tarafından kendisine verilmek üzere Hızır Aleyhisselâm’a teslim edilmişti. Dikkat edilirse, Hz. Muhammed ve Hızır Aleyhisselâm gibi iki islâmî motif bu şamanist unsuru islâmileştirmeye kâfi gelmiştir.


Hacı Bektaş’ın tahta kılıç kuşattığı bir başka halifesi de, Hacım Sultan’dır. Adı geçen, Germiyan ilinde yerleşmek üzere icâzet alıp Sulucakaraöyük’ten ayrıldığı zaman, Hacı Bektaş, vaktiyle Ahmet Yesevî’nin kendine kuşattığı tahta kılıcı kendi eliyle onun beline kuşatmıştı. Hacım Sultan, kılıçın gerçekten kesip kesmeyeceğini denemek için, bir dervişin tekkeye su getirdiği katıra çalmış, onu iki parçaya bölmüştü. Aynı menkabe Menâkıb-ı Hacı Bektaş Velî’de de mevcut olup burada kılıçın tahtadan olduğundan bahsedilmez. Hacım Sultan’a ait bu menkabe, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin tesbit ettiği Emir-i Çin Osman menkabesinin bir bölümüne çok benzemektedir. Burada Hacı Bektaş yerine Ahmet Yesevî, Hacım Sultan yerine Emir-i Çin Osman vardır ve olay Anadolu’da değil, Türkistan’da geçer. Emir-i Çin Osman’da bu kılıçla Çin’de bir ejderha öldürmüş ve müslümanları onun şerrinden kurtarmıştır. Tahta kılıçla ilgili bir menkabe de Vilâyetnâme-i Abdal Musa’da bulunmaktadır. Abdal Musa’nın kerâmetlerini gören Aydınoğlu Gazi I. Umur Beğ, ona mürid olur. Zaten Gazi unvanını da kendisine o vermiştir. Abdal Musa kendisini Rumeli’nde fetihlere yollar ve yanına Kızıl Deli (Seyyid Ali) Sultan’ı yoldaş eder. Gitmeden önce Kızıl Deli’nin beline ağaç bir kılıç kuşatır. Bu menkabe Kızıl Deli’nin kendi menâkıbnâmesinde yoktur. Aslında Abdal Musa ile Kızıl Deli arasında oldukça zaman farkı vardır. Bu sebeple ikisinin görüşebilmiş olması zordur. Şeyh Bedreddîn’in de tahta kılıç kuşanan bir müridi bulunduğu, menâkıbnâmesinde geçmektedir.


Görüldüğü üzere, tahta kılıç, hemen hemen XIII. – XV. Yüzyıllarda yaşamış ve bir kısmı ilk Bektaşîler arasında kabul edilen adları geçen şahısların, velîlik yönlerinin yanında bir de gazilik tarafları olduğunu, kâfirlerle mücadele ettiklerini gösteriyor. Hakikatte de bunların çoğunun ilk devir Osmanlı fetihlerine katılmış kişiler olduğunu bugün artık biliyoruz. Bunun gibi, ilk devre ait bazı anonim Osmanlı tarihlerinde, hudut boylarında savaşan derviş-gazilerin de tahta kılıçlı oldukları zikredilmektedir. Böyle anonim bir Tevarih-i Âl-i Osman’da anlatıldığına göre, Menteşe taraflarında bir bütün o havaliyi elindeki tahta kılıçla fethetmiş, halkın bir kısmını öldürüp bir kısmını da müslüman


yapmıştı. Bu örneklere bakarak o devirde bu şekilde hudutlarda savaşan ve isimleri yazıya geçmemiş daha pek çok heterodoks derviş bulunduğunu düşünebiliriz. İşte tahta kılıç bunların âdetâ sembolü gibi olmuştur.


Kırıkkale yakınlarındaki Hasandede köyüne adını veren zatın şöyle bir menkabesi anlatılır: Bir gün Hacı Bektaş’a kendinden sonra büyük bir mürşidin gelip gelmeyeceği sorulur, geleceği cevabı alınır. Bu mürşidin alâmeti söz konusu olduğunda Hacı Bektaş önünde duran tahta kılıçı göstererek “gelip bunu alacaktır” şeklinde konuşur. Balım Sultan zamanında Hacı Bektaş tekkesine günün birinde bir zat gelir ve doğruca kılıça yönelir. Bu gelenin haber verilen mürşid olduğunu anlayan Balım Sultan, tahta kılıçı ona verir. Bu zat meşhur Hasan Dede’dir. Bu menkabeden tahta kılıçın aynı zamanda mürşidlik alâmeti sayıldığı ve ancak, bu mertebede bulunanların tahta kılıç taşıyabilecekleri anlaşılıyor ki, yukarıda anılan menkabeler de bunu göstermektedir. Bunlarda bütün dervişlerin tahta kılıçlı olduklarına dair bir işaret yoktur. Bu hak, Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş, Hacım Sultan ve Kızıl Deli gibi büyük şeyhlere has görülüyor.


XVII. yüzyıl Kızılbaş şâirlerden Gedâ Muslu’nun şu dörtlüğü, bu geleneğin Hz. Ali’ye bağlandığını açıklıyor.”

“Erenler serveri ol sırrım Ali


Serçeşme olmuştur Urumeli’ne


Ağaçtan Zülfikâr ol gerçek velî


Evvel tekbir aldık pîrin beline.”

Koluaçık Hacem Sultan Hazreti Pir’in üçüncü ulu halifesidir. Birlikte Horasan’dan Anadolu’ya geldikleri söylenir. Uşak ilinde, Susuz’da gömülü olduğu bilinir. Hz. Pir’in verdiği “Batın kılıç=tahta kılıç” ile terbiye edici olarak görevlendirilmiştir. Doğru yolda gitmeyenlerin terbiyecisi olmuş. Çok kuvvetli er, gerçek sever, can gözü açık, manevi basamakları atlayıp yükselmiş ünlü bir derviş payesine erişmiş. Kolu Açık Hacem Sultan, Pir’in kendisine sunduğu tahta kılıcın kesip kesmediğini denemek için, huzurdan çıkınca, o sırada sakanın mutfağa su taşıdığı katırın sırtına indirir. Katır iki parçaya bölünür. Olayı Hünkar’a duyururlar. Hemen etkisini gösterir ve Hacem Sultan’ın kolları tutulur. Yaptığı işi anlar ama iş işten geçmiştir. Öteki halifeler Hz. Pir’den himmet dilerler. “onun kusuruna kalmayın” diye yalvarırlar. Pir bağışlayıcıdır, dileği kabul eder. “Kolu açık olsun” buyurur ve kolları açılır. Bu olaydan sonra da Hacem Sultan’a “Kolu Açık Hacem Sultan” adı verilir.

Baki Öz tahta kılıçın türbede değil tekkede olduğunu ve dinsel törenin vazgeçilmez kullanım aracı olduğunu yazmaktadır.


Tahta kılıçla ilgili ilginç bir Rum efsanesine 1894 yılında yazılmış “Constantinopolis Folkloru” isimli bir kitapta rastlıyoruz :


“Constantinopolis şehri Türkler tarafından kuşatıldığı zaman tanrı Bizans’ın son kayser’i Constantine Palaiologos’a bir tahta kılıç vermesi için bir meleği görevlendirdi. Meleğin aracısı Agagios isimli bir ermişti. Agapios derhal saraya koştu. “İmparatorum, Tanrı Türkleri yenmen için bu kılıçı gönderdi” dedi. Constantine kılıçın tahtadan yapılmış olduğunu görünce çok kızdı ve hiddetle “Bende Süleyman’ın babası muzaffer Davut’un 40 cubit uzunluğunda eşsiz kılıçı var. Bu tahta kılıçla nasıl savaşayım” dedi ve Agapiosu huzurundan kovdu. Agapios büyük bir üzüntü ile Sultan Mehmed’e koştu. Kılıçı ona takdim etti. Sultan Mehmed memnuniyetle kabul etti. Bu tahta kılıç sayesinde Sultan Mehmet Constantinopolis’i fetheyledi. Ermiş Agapios ise islâmiyeti kabul ederek müslüman oldu ve Sultan’ın hizmetinde çalıştı.”

Gül Baba’nın tahta kılıçından ilk bahseden Danimarkalı meşhur masalcı Hans Cristian Andersen olmuştur. Atina üzerinden İstanbul-Budapeşte- Almanya ve oradan da yurduna yaptığı seyahatleri anlatan kitabında


“1.6.1841 günü Tekrar yelken açmadan önce Buda’nın öte yakasındaki Gül Baba


Türbesine küçük bir gezi yapacağız ve bu kutsal Türk’e Doğu’dan, eski İstanbul’dan selam


getireceğiz. Orada türbede yüz üstü yatan, başının üstünde kenarlıksız keçe bir külah olan


kim ? Onu dönen dervişlerde görmemiş miydim ? O bir derviştir. O buraya yabancı insanlar


arasına, hristiyan şehrine dağları, çölleri yürüyerek aşıp geldi. Hac yürüyüşü sona erdi: Bu


yolculuğun hatırası olarak türbesinin duvarına boyanarak renklendirilmiş tahta bir kılıç astı.


Sonra yere kapanarak ” Allah’tan başka İlah yoktur ve Muhammed O’nun peygamberidir ”


diye dua etti.” diye yazmıştır.


Anton Karl Fisher 1898 yılında yayınladığı uzun araştırmasında Gül Baba’nın kılıçı’ndan bahsetmekte ve bir karakalem tasvirini vermektedir:


“Yapının kireçle badana edilmiş iç duvarlarında bazı Arap harfleri ile yazılmış çerçeveli hatlar asılıdır. Bunlardan güzelliği nedeniyle özellikle göze çarpanı kapıdan girer girmez tam karşımızda gördük. Bu iki uçlu bir kılıç olan Zülfikâr’dı. Söylentiye göre Allah tarafından peygamberin damadı Ali’ye bir melek aracılığı ile gönderilmişti. Kılıcın üzerinde ( Bu iki çatallı kılıcı ben [Allah] sadece Ali’ye verdim ) manasına gelen ” La uftah el alali el sseif el sülfikâr ” yazısı vardı. Ayrıca “(Hazreti) Ali kadar yiğit, cesur, kahraman, Sülfikâr gibi kılıç yoktur “mamasına gelen “Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seife illâ Sülfikâr” yazıyordu.

Restore edilip yeniden ziyarete açılan Gül Baba Türbesi içinde Karl Anton Fisher’in karakalem bir tasvirini verdiği Zülfikâr yoktur.


Macarlar her yerde ve fırsatta Gül Baba hakkında gayet olumlu yazılar yazmakla beraber Macaristan Katolik Kilisesinin internet resmî sayfasında da Gül Baba elinde kan damlayan büyük kılıçı ile savaşan bir savaşçı olduğu yazmaktadır.


Gül Baba’nın kılıçından bahseden ilk Türk Pîr Gaib Abdal olmuştur. Millî Kütüphane’de yazmalar arasında 37 numaralı cönk’te bir dörtlük Gül Baba ve kılıcı’ndan bahsetmektedir.


“Gördüm kılıcını tutar elinde


Keskin eserleri vardır yanında


Yardımcımız olsun mahşer gününde


Gel dinim, imânım, nûrum Gül Baba”

Müftüoğlu Ahmet Hikmet 13 Mayıs 1910 tarihli hatıratında Gül Baba’ya yaptığı ilk ziyareti şöyle anlatmaktadır: “13 Mayıs 1910 ” … Afganistan’dan burasını ziyâret etmek için gelen Muhammed Ibni Muhammed isminde biri de üzerinde kılıç-kalkan şeklinde yazılar bulunan bir kağıdı duvara yapıştırmıştır.”


Fuat Bozkurt ise ; “1855 yılında Türbe içinde bir halı, bir tahta kılıç ve üzeri motifli iki taş bulunmakta idi. Tahta kılıç dinsel törenin vazgeçilmez kullanım aracıdır. Silah zoruyla alınan kalelerde, Cuma günleri dinsel söylevi din adamı, çıplak tahta kılıca dayanarak okurdu. Bu eski Türk töresel inancını yerine getirmek için Türbe de tahta kılıç asılı dururdu.” diye yazmıştır.


Diplomat, şair, yazar, ressam Monad Balkan, Gül Baba isimli uzun makalesinde Gül Baba ve tahta kılıcı’na başka bir felsefe ile yaklaşmaktadır.


“Hz. İsa haça gerilmemişti. Onun yerine bir başkası, adi suçlu biri, gerilmişti. İsa da Anadolu üzerinden yanında bazı müritleri ve Annesi Meryem ile karısı (inanılanın aksine evliydi) ve çocuklarıyla Avrupa’ya geçmişti. Dünyanın doğal ve tanrısal, dolayısıyla meşru tek hükümdarı olması hasebiyle dünyanın başına geçmek için savaşımına devam etmişti. Ölümünden sonra da ayni davayı çocukları ve yakınları kurdukları gizli örgüt aracılığıyla sürdüre gelmişlerdir. Dünyanın tek yasal lideri İsa hanedanıdır!. Bu örgüt zamanla diğer çeşitli örgütler içerisinde varlığını devam ettirmiştir. Bunlara Gül Haçlar da dahildir. Başta Gül Haçların şövalyeleri olmak üzere bunların mirasçıları Girit, Rodos ve Malta şövalyeleri aynı davaya hizmet eden savaşçılardı. Bu savaşçılar gizli bilgiyi bir görüşe göre de iksir-i azamı koruya gelmişlerdir. Bu sözü geçen iksir-i azam (Holy Grail/Kutsal Kan) nedir? Bir görüşe göre Hz. İsa haça gerildiği zaman kaburgalarının arasına sokulan kargıdan akan kanı bir kupada toplayan bir müridi bu kupayı saklamıştır. Kupa nesilden nesile şövalyelerin koruması altında intikal edegelmektedir. Bir görüşe göre de Haçlı Seferleri şövalyeler tarafından kutsal topraklara iksir-i azamı ya da gizli bilgiyi elde etmek için yapılmıştı. Bir görüşe göre de müslüman kaynaklardan ele geçirilmişti. Ya da şövalyelerle paylaşılmıştı.


Umberto Eco, Fuko’nun Sarkacı adlı romanında anımsayabildiğim kadarıyla, şu mealde bir kurgu yapmıştır. İksir-i Azam ya da gizli bilginin yarısı batıda (şövalyeler nezdinde) yarısı da doğudaki kutsal emanetçi savaşçıların elindedir. Her yüzyılda bir doğu ve batıdaki kutsal savaşçılar önceden saptadıkları ve doğu ile batının orta bir yerinde seçtikleri bir ülkede bir araya gelerek ellerindeki yarımşar bilgiyi birleştirir ve doğruluğunu teyid ettikten sonra dönerlermiş. Böylece her yüzyılda bir tam bilginin mutad kontrolü yapılmış olurmuş. Bu bilgi insanlığın henüz bunu hazmedecek düzeye gelmemiş olması nedeniyle birleştirilmiş bir halde insanlığa açıklanamamaktadır. Bilgi açıklanacak olursa kıyamet kopacaktır!


İmdi bütün bu bilgilerden sonra Anadolulu Bektaşi dervişi Gül Babanın elinde kılıcı Kanunî seferlerine katılışı manidar bir hava kazanmıyor mu?


Gül Baba gizli bilgiye sahip bir müslüman doğu emanetçisi miydi? Batıya kaptırılan yarı bilgiyi eline mi geçirmeye kalkmıştı? Yoksa o yukarıda sözünü ettiğimiz kontrol işlemi için malum yüzyıllardan birinin zamanı gelmiş çatmış da diğer gizli müslüman savaşçılarla batıya o muhteşem randevuya mı koşmuştu? Misyonu bittikten sonra da Buda tepelerinde oyalanmış, öğretisinin bir kısmını buralarda yaymaya mı kalkmıştı? Bir elinde kılıç, diğerinde gül olunca yorum da ister istemez bu yöne kayıyor. Kanuni gibi bir padişah dahi cenaze namazını kıldığına göre çok önemli biri olduğu kesin.

Kurgu ne olursa olsun Gül Babanın bir varoluş savaşçısı olduğuna kesin gözüyle bakıyorum. Elindeki kılıcın da gül gibi bir simge olmadığı ne malum! Kılıç, fikri veya fiziki savaşı çağrıştırır. Şövalyelerin de aslında fikri savaşçılar olduğu söylenir. Batıda bazı bilginlere ya da çok yararlı işler yapmış kişilere şövalye unvanları verilişinin arkasında böyle bir eski dürtü mü var acaba?


Gül Baba dünyaya başka gözle bakmış, hakikatı sezmiş, varoluşa ulaşmış, bir yönüyle -bir elinde kılıç bir elinde gül- insanlara dönük, diğer bir yönüyle de kendi içine dönük mücadelesinde bir savaşçıydı kuşkusuz.”


Üstad Monat Balkan güzel bir şiirle Gül Baba’yı anıyor:


gülbaba güldüm baba

Gülbabamla elele


Vardık Macar iline


Gözlerimiz ileride


Bakakaldık yeşillere

Dedi Gülbabam


Yâ Ressam ! resimle şu diyarları


Alları morları yeşilleri

Aldım elime tuvalimi


Vurdum fırçamı fırçamı


Ovalar asmalar bağlar bahçeler hep aktı geçti


Bir bir tuvalimde

Dedi Gülbaba


İşte ben bu Macar diyarında


Bir elimde kılıç


Bir elimde gül


Böyle gezdim


Kaç asır oldu bilmiyorum


Kanuni Sultan Süleyman Han’ım


Benim padişahım


Aktık sel gibi


Macarın evine

Dedim Gülbaba Gülbaba


Neden kalakaldın sen


Bu Macar ilinde söyle ?

Dedi Gülbaba


Oğlumsan eğer


Beni beni unutma


Ben bu diyarlarda


Gül ektim


Gül biçtim


Serdengeçtim


Huzurlara vardım

Macar diyarında gayri miraçtayım


Kırmızı güller gönderirim


Sizlere o güzelim mavilerden


Koklayın.

Bozmayın türbemi Güller Tepesinde


Ben size oradan


Gözlerimi kırparım


Işıldayın.


10 Aralık 2001 Ankara Çay Yolu

Bilindiği gibi adalet bir elinde kılıç, bir elinde terazi olan gözü kapalı bir kadın şeklinde tasvir edilir. Gül Baba bir elinde tahta kılıç yani Zülfikâr diğer elinde bir gül ile Budin’in koruyucusu, Gözcüsüdür. Adaleti temsil eder. Gül güzelliktir. İyi işlerdir. Gül ve kılıç sembolizması özgürlüğün ve yapılan iyi işlerin savunulması gereğine işaret eder. Gül Baba sağ elinde gül, sol elinde kılıç ile “kızıl elmaya” açılmış olan yeni ufukta yılmadan adaletle, doğrulukla yürünmesi gerektiğini ifade eder. Gül Baba; hürriyet ve insanlık düşmanlarıyla savaşmak ve zafere ulaşmak için bir elinde, mücadele ve savaşın sembolü olarak kılıç, diğerinde bütün insanlığın iyiliği, güzelliği için çalışmanın sembolü olarak gül taşımaktadır. Bu nedenle Gül Baba Budin’i kılıçla değil gülle fethetmiştir.


Zaten Fütüvvet anlayışında Hz. Ali’nin kılıcı “Zülfikar”; doğruluğun, adaletin ve hakkın simgesidir. Bektaşi inancına göre; Allah’ın aslanı Hz. Ali’ye Hz. Peygamber tarafından adaleti temsil etmesi için verilmiştir.

Tahta kılıç, terbiye edicidir, doğru yolda gitmeyenleri terbiye eder, yol göstericidir, mürşittir. hoşgörünün inşasında önemli bir işlev yüklenir. Adâleti temsil eden tahta kılıç, aynı zamanda anlaşmazlıkları karşı tarafa zarar vermeden, barış yoluyla çözmenin, gerçekçiliğin, yiğitliğin, şer güçlerle mücadelenin simgesidir.

Nitekim Kanuni Sultan Süleyman Bağdad veziri olan Uzun Süleyman Paşayı huzuruna çağırıp “Paşam, dikkatli olup, reâyâyı koruyasın. Herkesle iyi geçinesin. Gaazilerime nimet ve ihsanın bol olsun. Budin kalesinde oturanlar uzun ömürlü olsun.” diye tam bir saat hayır dua ve nasihatlar edip, fermanını ve tuğrasını Süleyman Paşanın eline verüp:”Hıfz ve emânette ola, Gülbaba Budin gözcüsü olup, himmetleri hâzır ve nâzır


ola.” diye nasihat etmiştir.


Budapeşte bugün bile bir eli kılıçlı diğer eli güllü Gül Baba tarafından korunmaktadır.Büyük Türk düşünürü ve şairi Yusuf Has Hacib, “Kutadku Bilig” (Mutluluk veren Kitap) adlı manzum eserinde bir devletin ideal bir devlet haline gelebilmesi için gerekli olan özellikleri akıl, adâlet ve doğru yasa şeklinde sıralamıştır. Devlet her şeyden önce akla, adâlete ve doğru yasalara dayanarak yönetilmeli, böylelikle bireyi mutlu kılmayı amaçlamalıdır. Gül Baba bu özelliklerin hepsine sahiptir. Bu nedenle Gül Baba Budin’e gözcü olarak atanmıştır.


Ancak, Şunu da unutmamalıyız ki herhangi bir kişinin elindeki kılıç, yerinde kullanılmış olsa bile hiç bir zaman adâletin ve hakikatin yerini tutamaz.


Gül Baba’nın kılıçı aşağıdaki hadis-i şerifte istenen gibi bir kılıçtır.

“Hak bu kim lütf- i Hakdürür sultan


Zıll – i Yezdan, niyaz – ı emn- ü eman

Nass – ı kat – i eğerçe Kur’andır :


Kat’eden zullmü tiğ – i sultandır.

Gül Baba’nın görevi sadece Budapeşte’deki topluluğun değil bütün serhadlerin korunmasını sağlamaktır. Gül Baba’nın esas görevi önce Budapeşte’deki ailelerin, sonra serhad kullarının, gazilerin, Macarların, gayrimüslimlerin, sonunda bütün insanlığın korunmasını sağlamaktır. Hatta tabiatı, canlı ve cansız varlıkları, kültürü, sanatı korumaktır.


Gül Baba bu görevini bugün dahi yerine getirmektedir.

GÜLBABA TÜRBESİ


Hani serhat türkülerimizde “Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” diye geçer. Nazlı Budin, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’dir. İnsana şaka gibi geliyor, Macaristan 150 sene kadar Osmanlı idaresinde kaldı. Budin 1541’de Kanuni Sultan Süleyman tarafından fethedildi ve 145 sene Osmanlı valileri bu şehirden Macaristan’ı yönetti. Budin 1686’da düştü. Budin Beylerbeyi Abdurrahman Abdi Paşa şehit oldu. 1699 Karlofça Antlaşması’yla Macaristan Avusturya (Nemçeli) hakimiyetine girdi. Macaristan Birinci Cihan Harbi’nın sonuna kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içerisinde kaldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet Rus uydusu olan Macaristan şimdi bağımsız bir devlet.


TÜRBEYİ DEMİREL AÇMIŞTI



Bütün bunları anlatmamızın nedeni geçenlerde Cumhurbaşkanı Sezer’in Budapeşte seyahati sırasında Gül Baba Türbesi’ni ziyaret etmesiydi. 1997’de 8. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de DSP’li Kültür Bakanı İstemihan Talay’la birlikte Gülbaba Türbesi’nin açılışını yapmıştı. Tuna nehrinin kıyısındaki Gültepesi’nde (Rûzsadomb) inşa edilen ve çok uzak mesafeden bile görülebilen Türbenin açılış töreninde konuşan Talay şöyle diyordu: “Balkanlarda birçok Türk eseri yok edilirken, Macaristan’daki eserlerin pek çoğu korunmuştur. Bu yüce anlayış dolayısıyla Macar dostlarımıza Türk ulusunun şükranlarını sunuyorum. Gül Baba Türbesi Avrupa’da Türkiye Cumhuriyeti’nin restore etmesine izin verilmiş ilk Türk mimari eseri olması bakımından da önemlidir.”



Türbe 1867’de Sultan Abdulaziz tarafından da ziyaret edilmişti. Sultanın türbeyi ziyaret edeceği öğrenilince, Osmanlı’nın Viyana Sefareti Macar hükümeti nezdinde girişimde bulunmuş, harap durumdaki yapı hızlı şekilde onarılarak ziyarete hazır hale getirilmişti. Bu ziyaretten sonra ata yadigarı ve fetih nişanesi olan Gül Baba Türbesi’nin restorasyonu her zaman gündemde oldu. Cumhurbaşkanı Sezer de restorasyon ihtiyacından söz etti.



GALATASARAYLILAR İYİ TANIR



Gül Baba, Macar edebi hayatına girmiş, adına operetler şiirler ve tiyatro oyunları yazılmış, hayatı filme alınmış bir Osmanlı büyüğü. Başının üstünde bir gül taşıdığı için Gül Baba diye anıldığı rivayet olunuyor. Alman seyyah Ottendorf, Gül Baba için “güllerin babası anlamına gelen ’Vater der Rosen’ derken, başka kaynaklarda da ’Dschul Papa(Gül Baba)’ olarak anılıyor. Efsaneye göre Galatasaray Lisesi’nin kökünde de Gül Baba var.. Bahçesinde sarı ve kırmızı gül yetiştirdiği için bu renkler, Enderun Mektebi, Mekteb-i Sultani ve sonrasında Galatasaray Lisesi’nin arması olmuş. Ama Budinlilerin Gül Babası ile Galatasaraylıların Gül Babası’nın aynı şahıs olup olmadığı tartışmalı. Budapeşte’de türbesi bulunan Gül Baba, bir Bektaşi Babası. Asıl adı Cafer. Babası Hz. Peygamber soyundan gelen Kutbul Arifin Veli’üd-din İbn Yalınkılıç. Gül Baba, 1541’de Kanuni’nin daveti üzerine Budin seferine katılmış ve fetih sırasında şehit düşmüş. Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazına Kanuni de katılmış.



ABDULHAMİT DEVREDE



Türbesi, şehadetinden birkaç yıl sonra yaptırılmış. Türbe aynı zamanda bir tekke idi. Yolsulların ve yolcuların ücretsiz doyurulduğu tekke, Macar’daki akıncı beylerin de uğrak yeriymiş. Osmanlı, zengin bir vakfiyesi olan tekkeyi çekip çevirmesi için, hazineden düzenli maaş alan bir Dede-Baba görevlendirmiş. Macaristan’da Osmanlı’dan kalan tek yapı olan Gül Baba Tekkesi ise Budin düştükten sonra Cizvit papazlara devredilmiş. Daha sonra da özel ellere geçmiş. Sultan İkinci Abdulhamit’in devreye girmesi üzerine restore edilerek tekrar türbe olmuş. 1914’te “tarihi anıt” olarak ilan edilen Gül Baba Türbesi, 1918’de ziyaretçilere açılabildi.. Budapeşte’de 1931’de Gül Baba İslam Cemiyeti, 1932’de ise Gül Baba Derneği kuruldu. 1926-27’de Budapeşte Başkonsolosu Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun girişimiyle türbenin önünü kapatan bir bina Macar hükümetince yıktırılmış. Peşte İslam Cemaati Reisi Abdullatif Efendi ve Türk diplomatlarından Enis Behiç Koryürek de türbe avlusundaki dostluk mitinglerinde nutuklar atmışlar. Gül Baba



Türbesi, Peşte İslam cemaatinin toplanma yeri olduğu kadar Türk-Macar kardeşlik toplantılarının gerçekleştirildiği merkez halini almış. Sovyet istilası döneminde Gül Baba Türbesi hasar görmüş.



ATATÜRK SANDUKA ÖRTÜSÜ GÖNDERMİŞ



Cumhuriyet döneminde Macaristan’daki Türk eksenli Müslüman faaliyeti zayıfladı, ancak Gül Baba Türbesi’ne olan ilgi devam etti. 1937’de Gül Baba türbesindeki sandukanın örtüsü resmi makamların girişimiyle Türkiye’den gönderildi. 1973’te de sanduka örtüsü, halı, şamdan ve yazı levhası yine Türkiye’den gitti.



ÇOK HAREKETLİ BİR TÜRBE



1699’dan sonra Macaristan’da Müslümanlar ya din değiştirmeye ya da göçe zorlandılar.19. Yüzyıl’da Macaristan’da İslami faaliyetlerde Gül Baba Türbesi önemli rol oynamış. Bosna-Hersek ilhak edildikten sonra Avusturya Ordusu’ndaki Boşnakların yegane buluşma yeri Gül Baba idi. Budapeşte’deki Müslüman topluluğun başında, Saraybosna Gazi Hüsrev Medresesi’nde yetişmiş Hüseyin Hilmi Dürik vardı. Dürik, Gül Baba Türbesi’ne de riyaset etmiş bir süre. Diğer bir grubun başında ise İstanbuldan gönderilen Abdullatif Efendi varmış. I. Cihan Harbi sırasında sınırdışı edilen Dürik, Türkiye’ye sığınmış. Savaş sonrasında Budapeşte’ye dönüp faaliyetlerine devam etmiş. 1934-1936 arasında Dürik Budapeşte Müftüsü ve Macaristan’daki Müslüman topluluğun lideri olarak anılmış.



TEŞKİLAT-I MAHSUSA İLİŞKİSİ



Teşkilat-ı Mahsusa’nın İslam Birliği projesinin ünlü isimlerinden Emir Şekip Arslan 1930’larda Budapeşte’de Macar Müslümanlar Kongresi toplamış. Kongrede Gül Baba Türbesi yanında bir cami ve İslami İlimler Yüksek Okulu açılması önerilmiş. Arslan, İmam Dürik’in hamisi idi. 1940’da vefat eden Dürik’in Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkili olduğu sanılıyor. Gül Baba etrafındaki hareketlenmelerin bir diğer ünlü ismi, Şarkiyatçı Prof. Gyula Germanus. İsmail Akdoğan’ın Tarih ve Toplum Dergisi (Şubat 1996)’nde verdiği bilgilere göre Germanus, 1903’te İstanbul’da hukuk okumuş, İttihat-Terakki’ye katıldığı için tutuklanmış. Çanakkale’de Türk Kızılayı ile çalışmış, yaralanıp İngilizlere esir düşmüş. ’Türk Devrimi’ makalesi nedeniyle Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilmiş, Bengal, Şam, Bağdat ve Kahire’de ders vermiş. 1931’de Müslüman olup Hacı Abdulkerim adını almış. 1979’da Müslüman geleneklerine göre defnedilen Germanus, ’Gül Baba Türbesi’nde Düşünceler’ kitabında şöyle diyor: “İslam’ın Avrupa’daki en son ve en kenardaki durak yeri Budin idi ve Bektaşi derviş tekkesinin kutsal bir yaşam sürmüş bir dervişi olan Gül Baba 1541’de burada ölmüştür; türbesi Batı kültür dünyası içerisindeki biricik Müslüman ziyaret yeridir.”



GÜL BABA’YA İLGİ RAHATSIZ ETTİ!



Soner Yalçın, ’Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı’ isimli kitabında Gül Baba Türbesi’ne gösterilen ilgiyi sorguluyor. Ünlü yazar Samiha Ayverdi’nin anne tarafı Gül Baba’ya kadar gidiyor. Soner Yalçın, “Osmanlı tarihinde binlerce Gülbaba gibi isim ve türbe var. Ama Gülbaba gibi korunanı yok. (..)Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ne zamandan beri Alevi-Bektaşi türbelerine bu kadar büyük özen gösterdi ki?” diye soruyor. Gül Baba’nın adını da Sabetayizm tartışmalarına karıştırmayı başaran Yalçın’ın anlamadığı şey, Gül Baba’nın Osmanlı’nın Orta Avrupa’daki son nişanesi ve ata yadigarı olması. Bu belki Yalçın için önemli olmayabilir, ama bizim için çok şey ifade ediyor. Bektaşiler 1826’ya kadar Osmanlı devletinin en gözde ordusu Yeniçeri Ocakları’nın manevi liderleriydi. Gül Baba’nın, dönemin pek çok dini şahsiyeti gibi Bektaşi olması, ne Osmanlı sultanları ne de Cumhuriyetin devlet adamları için ilgisizlik nedeni olamaz. Macaristan’da Gül Baba denilince akla gelen ’İslam hoşgörüsü’, ’derin bir insan sevgisi’ yanısıra bir Osmanlı büyüğü ve şehidi olmasıdır. Gül Baba, Türk ve Macar dostluğunun da en eski ve en kalıcı sembolüdür.



BİLGİLERİ YİNE KARIŞTIRDI



Soner Yalçın, kitabında, “Türkiye’de, 1931’de ’Gül Baba İslam Cemiyeti’ ve 1932’de ’Gül Baba Derneği kuruldu” diyor. Bu tarihlerde adında ’İslam Cemiyeti’ olan bir dernek kurulabilir mi? Şimdi bile kurulamaz. Yalçın iktibas ederken, yine bilgileri karıştırmış. Sözkonusu dernek ve cemiyet Türkiye’de değil, Budapeşte’de Macar Müslümanlar tarafından kuruldu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


6 × = elli dört

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>