Türk Milletin Üzerinde Oynanan Oyunlar

Müslüman Türk Milleti: Dünya tarihine yön vermiş, az sayıdaki kavimlerden biridir. Dünya tarihinden, Müslüman Türk milletini çıkarırsanız, ortada tarih kalmaz. Dolayısıyla dünya tarihi yeniden yazılmak zorunda kalır.

Karşımızdaki düşman güçlü olduğu kadarda plan ve projeleriyle faaliyet yapmaktadır. Müslüman Türk milletinin müzmin düşmanları Siyonist Yahudi, Hıristiyan batı ve Amerika, yaptıkları araştırmalarda şu sonuçlara vardılar.



***Müslüman Türk Milleti:
Dünya tarihine yön vermiş, az sayıdaki kavimlerden biridir. Dünya tarihinden, Müslüman Türk milletini çıkarırsanız, ortada tarih kalmaz. Dolayısıyla dünya tarihi yeniden yazılmak zorunda kalır.



*** Müslüman Türk Milleti:
Dünya tarihinde en çok devlet kuran milletir. Devlet kurmak, Müslüman Türkler için çok sıradan işlerdendir. Bağdat’taki Abbasi halifesinin Mısır’a atadığı vali, görev yerine gitmez. Bağdat’ta sefa sürmek varken Mısır’a niçin gitsin? Yerine, Ahmet Bin Tolun’u vekâleten görevlendirir. Ahmet bin Tolun bir Türk’tür. Mısır’ı vali adına yönetmeye giden Ahmet bin Tolun, altı ay gibi bir sürede o kadar başarılı işler yapar ki; Mısır’da ilk Müslüman Türk devletini kurar. Tarihçilerin ortak tespiti “hükümdarından başka Türk olmayan, ilk Müslüman Türk devleti, “Tolun Devletidir.”
Barbaros kardeşler…
Midilli adasından kalkıp Kuzey Afrika’ya giderler. Birkaç senede Cezayir devleti kurulur ve ilk hükümdarı Oruç Reis olur.
Bu iki örneğin yanına onlarcası yazılabilir.



***Müslüman Türk Milleti:
Aynı anda, bir millete ait üç devlet olacak, üçü de dünyanın zirvesinde, lider devlet olacak. Buda sadece Müslüman Türk Milletine özgü bir hadisedir. Osmanlı, Timur, Memluk üçü de Müslüman ve aynı millete mensup. Üçü de dünyanın zirvesinde, hem de aynı zaman diliminde…
Gazneliler zirvede, Karahanlılar peşinde… Büyük Selçuklu Zirvede, Gazneliler ve Karahanlılar onu takıp ediyor.



***Müslüman Türk Milleti:
Dünya tarihinde Müslüman Türk milleti kadar zafer kanmış başka bir millet yoktur. Zalimlere, medeniyet ve insanlık düşmanlarına karşı verdikleri savaşların kahır çoğunluğundan zaferle çıktılar. Ortaçağda Papa Vatikan’dan Hıristiyan batıya sesleniyor: “anlaşılmıştır ki tanrı Türklerle birliktedir. Onları mağlup etmek artık imkânsızdır.”
Papaya cevap bir başka batılıdan, Argon kralından: “Düşman, kapılarımızdadır. Balta, ağacın köküne kastetmiştir. Eğer bize Tanrı’nın bir yardımı vaki olmazsa, balta kökü kesecektir.”


***Müslüman Türk Milleti:
İslam dininden aldığı, inanç, ilim, sevgi, merhametle, insanlığı önce kendi nefsinde yoğurdu, sonrada bütün dünyaya yaydı. Batı; insanı insan yapan evrensel değerleri Müslüman Türk milletinden öğrendi. Yüzyıllar boyu, Müslümanların elinde olan şehirlerin, bir kütüphanesinde bulunan kitap, Avrupa’nın tamamında yoktu.


*** Müslüman Türk milleti ile ilgili bu bilgileri Siyonist Yahudi, Hıristiyan Batı ve Amerikalı uzmanlar çok iyi bilmektedir. Onlar Müslüman Türk Milletinin tarihini en ince ayrıntısına kadar araştırıp, çıkan sonuca göre kendilerine yol haritası çizdiler.
1–Müslüman Türk milletini, kontrol altına alınmazsa, dünyanın geleceği ile ilgili planların hiçbirinin hayat bulma şansı yoktur. Müslüman Türk milletinin olduğu yerde başka Miletlere söz düşmez.
2–Müslüman Türkleri etkisizleştirmek için, önce ellerindeki kutsal kitapları Kur’an–ı Kerim alınmalıdır. Müslüman Türklerin hayat kaynağı olan Kur’an ellerinden alınırsa, hayat damarlarını kesilir, dolayısıyla da fazla yaşayamazlar.
3–Tarih bilimcileri derler ki: “milletlerin karakteristik yapıları kolay kolay değişmez. Gelecekleri, geçmişlerine benzeme ihtimali yüksektir. O halde Müslüman Türk milletlini boş bırakmaya gelmez. Devamlı onları, uyutacak, sıkıntıya sokacak, başlarından belanın eksik olmayacağı işlerle uğraştırmak lazım. Tarihleri ve milli kültürleri ile aralarını açılacak.


*** Bu sebeplerden dolayıdır ki: Siyonist Yahudi, Hıristiyan Batı ve Amerika, Müslüman Türkleri sevmez, bizim hayrımıza olacak en küçük bir hadiseye evet demezler. Onlar bilir ki; “bu milletin önüne konulan engeller kaldırıldığında, onları tutmak mümkün değildir.”
Humeyni İran’da gerçekleştirdiği devrim ile Ortadoğu’daki oyunu bozdu, yılların planlarını altüst etti. “Müslüman Türk milleti içinden çıkaracağı bir vatan evladı ile değil Ortadoğu’nun, dünyanın seyrini değiştirebilir.” İşte “büyük oyun” bunun için kuruldu. Bu sebeple diş mihraklar, dört bir yandan ülkemizi kuşatmış bulunuyor.
Ortadoğu’da ki gelişmelere, Türkiye niçin direk olarak müdahil olamaz? “Büyük oyunu” kuranlar, bizi kontrollü ve uzak tutar, çünkü tarihimizden, geçmişte yaptıklarımızdan korkarlar. Türkiye onlar için uyuyan bir Arslan’dır, menfaatleri için uyanmaması gerekir.

BARZANİ’Yİ KULLANILIYORSiyonist Yahudi, Hıristiyan Batı ve Amerika, Ortadoğu’da kullanabileceği, amaçlarına hizmet edecek bir devlet arayışı içindedir. Bu devlet, hem söz dinleyecek, hem de gelecekte sıkıntı çıkarmayacak türden olacaktır. Bu özellikler uyan Barzani ve kavminden başkası değildir.
Barzani ve kavmi, Siyonist Yahudi, Hıristiyan Batı ve Amerika’ya en ideal uşaklığı yapacak, çünkü Amerika ona tarihte hiçbir zaman elde edemediği bir rüyayı sunuyor. Amerika Barzani’yi devlet hayâlı ile şimdilik kandırırken, nasıl olsa işini gördüğü zaman çöpe atmak onlar için zor olmayacak.
Siyonist Yahudi, Hıristiyan Batı ve Amerikalı uzmanlar yaptıkları çalışmalarda, Barzani ve kavminin korkulacak bir geçmişlerinin olmadığını gördüler. Tarih bilimcilerine göre, bu kavmin geleceği geçmişine benzeyecek. Geçmişi olmadığı için geleceği de olmayacak. Tam da Amerika ve İsrail’in istediği gibi, kullan ve at…
Siyonist Yahudi bozuntusu Barzani, kardeş Müslüman Kürt halkını uçuruma sürüklüyor. Kürt kardeşlerimiz bu oyunu gelmemeleri gerekir.


*** Ülkemiz ve milletimiz üzerinde oynanan oyunları, akıl sahibi insanlar bile zaman zaman anlamakta zorlanıyor. Bu milletin üzerine çok ama çok “büyük oyun” oynanmaktadır. Yaklaşık iki yüz yıldır, etkin şekilde oynanan bu oyuna, kim karşı çıkmışsa, ya tepetaklak edilmiş, ya dünyası değişmiş yâda diskalifiye edilmiştir. Bu oyun, sanıldığından çok daha büyük bir oyundur. Bütün açıklığıyla yazılmaya kalkılsa, ciltler dolusu kitaplara sığmaz. Biz burada bu oyunu ana hatları ile sizlerin önüne koymaya çalışacağız. Okudukça oynanan oyunu ana hatları ile öğrenmiş olacaktır.

ÖNCE OSMANLIYI YIKTILAR Osmanlının yıkılmasının iki sebebi vardı.
a)Dünya üzerinde meydana gelen gelişmelere ayak uyduramamak.
Bu birkaç başlık altında açıklanabilir.
Üzün sure lider ülke olmanın meydana getirdiği yıpranmışlık. “Her kamalın bir zevali vardır” sözü bunu güzel bir şekilde anlatır.
Çok geniş topraklara sahip olmak, bu topraklar üzerinde, çok değişik din ve ırklara mensup insanların yaşaması, bunları sevk ve idare edecek idarecilerin gerekli vasıflarda olmaması. Hiç şüphesiz Osmanlı padişahları içinde, cihan devletini yönetecek kapası de olmayanları da vardı. Osmanlı bir taraftan, dünyada meydana gelen gelişmelere ayak uydurmada zorlanırken, diğer tarafta devasa bir cihan devletini yönetmeye ehil olmayan, bulunduğu görevin hakkını verecek idarecilerden yoksundu.
Bu iki sebebin yanına birde Batı’nın Osmanlı’ya karşı olan ebedi düşmanlığı ve Osmanlı’yı parçalamak amacını eklediğimizde, üç unsurun, el, ele vererek hareket etmeleri Osmanlı’nın çöküşünü hazırladı.
Anlatmak istediğimiz Osmanlının yıkılışında ki en önemli sebeplerden biri insan faktörü olduğudur. İkincisi dünya üzerinde meydana gelen gelişmelere imparatorluğun ayak uyduramamasıdır. Üçüncüsü de; bu iki eksikliği fırsat bilen, batının müzminleşmiş düşmanlığı, Osmanlı’yı bir an önce parçalama arzusudur. Osmanlı’yı yıkmak için, oluşturulan ittifak, dünya tarihinde hiçbir millete, devlete karşı yapılmamıştır.

OSMANLI ORTADAN KALKMADAN


DÜNYAYA HAKİM OLUNMAZ!

BİR TEMENNİ Osmanlının son üç yüz yılında iş başına gelen idareciler, “Fatih” yâda “Yavuz” karakter ve düşünce yapısında olmuş olsaydı, Osmanlı yıkılır mıydı?
İnsan haklarında, silahlanmada, bilimde, dünyanın peşinden koştuğu, Murat, Fatih, Yavuz’un dönemleri niçin devam etmedi? Demek ki devlet için insan unsuru çok önemlidir.
Örneğin Sultan Vahdettin…
Sultan Vahdettin nasıl bir hükümdardır? “Namuslu, dürüst, vatanını, milletini seven tertemiz bir insandır. Asla vatan haini değildir.”
Peki, bu özellikler lider olmak için yeterli midir? Kesinlikle değildir?
Üstüne üstlük, Vahdettin, 1918 yılında dört bir taraftan kuşatılmış, bir ülkenin başına geçip, ülkeyi bu sıkıntıdan kurtaracak kapasite de hiç değildir.
Tefekkür edelim…
1918 yılında her bakımdan Yavuz Sultan Selim karakterin bir zatın padişah olduğunu düşünelim. Böyle birinin neler yapacağı ile Vahdettin’in neler yapacağını düşünün. Sadece şu kadarını hatırlatmakta fayda var, “Yavuz olsa, Anadolu’ya Mustafa Kemal’i göndermez, bizzat kendi giderdi…”

OSMANLIYI YIKAN
İKİNCİ NEDEN b) Osmanlı imparatorluğunu, yukarıda üç madde altında sıraladığımız sebepler yıktı. Osmanlı’yı yakan ateşin üzerine Siyonist Yahudi ideoloji de sureli benzin taşıdı.
Bu ideoloji üç bin yıllık “dünya egemenliği” rüyasını gerçekleştirmek için, önlerinde tek engel olarak Osmanlı’yı görmektedirler. Osmanlı yıkılmalıdır…
19. yüzyılın ortalarında başlayan Osmanlı’yı tarih sahnesinde silme operasyonu, birinci dünya savaşı ile sonuçlanır.
Siyonist Yahudi ideoloji ile Batı’nın yüzlerce yıllık rüyası örtüşür, ortak hedefe birlikte kenetlenirler. Her iki kesimin de amacı Osmanlıyı yıkmaktı. Bu iki gurubun Osmanlıyı yıkma faaliyeti yüz yıllar evveline dayansa da, yoğunlaştığı dönem 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı sonrasıdır.
Siyonist Yahudi ideoloji ve Batı’lı devletler, önce Osmanlı içinden aydınları, devlet adamlarını satın aldılar. Batı’da Osmanlı’yı yıkmak isteyen devletlerin başını İngiltere, Fransa, Almanya geliyordu. İçerde batılı devletlere yardım eden satılmış devlet adamları ve aydınlar, Osmanlı’yı yıkmak için her yola başvuruyordu.
İçerdeki hain devlet adamı, aydın, ilim adamını iki gurupta görmekteyiz.
Birinci gurupta; yaptıklarının ihanet olduğunu bilincinde, bu oyunun içinde olanlar. Bunlara örnek Hüseyin Avni Paşa’dır, bu hain düşüncelerini “kinim dinimdir” sözü ile dile getiriyordu. Hainlere bir başka örnek Mithat Paşa’dır. Bir gün içki masasında Osmanlıyı yıkacağını söyleyince, yükselen itirazlara şöyle cevap verdi: “Bunda ne var ki? Al-i Osman olacağına biraz da Al-i Mithat olsun!..”
Hainler, her türlü diş mihrakla bilinçli işbirliği yaparak Osmanlının yıkılması için ellerinden geleni yaptılar.



***Osmanlı’yı yıkma faaliyetlerine yardımcı olan diğer guruba gelince, bunlar hadiselere at gözlüğü ile bakan, yaptığı işi vatana, millete ve devlete hizmet(!) gören devlet adamı ve aydınlardır. Bunlara örnek M. Akif Ersoy, Rıza Tevfik, Enver Paşa gösterilebilir. Rıza Tevfik, yatığı yanlışı anlamış ve meşhur “Abdülhamit’in Ruhaniyetinden istimdat” şiirini yazmıştır. Hadiselere dar ve şahsı ihtiras pencereden bakan insanların tamamı yanıldı.

İLK BÜYÜK İHANET ABDÜLAZİZ’E KARŞI YAPILDISultan Abdülaziz, “büyük oyuna” oyunculuk yapacak, yol verecek karakterde değildir. Bu nedenler Sultanı tahtan indirmek için tezgâhı kurdular. Her şey hazır olduktan sonra Sultan Abdülaziz zorla tahtan indirilerek, yerine 5. Murat’ı çıkardılar. Amaçlarını gerçekleştirmek için Sultan Murat’ı daha iyi kullanacaklarını hesaplıyorlardı. Bu hain taifesi, vatana ihanetle kalmıyor, samimi vatan evlalarına yapmadığı alçaklığı bırakmıyorlardı.
Tahtan indirilen Abdülaziz’e yapılanlar içler açısıdır. Kısaca değinmekte fayda var.
Hainler önce 5. Murat’ı tahta çıkardılar. Sonrada, Abdülaziz’in ikametgâhına girerek onu zorla alıkoydular. Tekme tokatla saraydan çıkarırlar. Hainler Abdülaziz’in servetine el koymakla yetinmez, ailesindeki kadınların mücevherlerine de el koyarlar. O kadar adileşirler ki; kadınların kulaklarındaki küpeleri kopartırcasına çıkarıp alırlar.
Saraydan ayrılırken, Abdülaziz annesi Pertevniyal Valide Sultana şöyle der:
“Ben bu felaketi, otuz–kırk defa rüyamda gördüm. Takdir–i ilahi böyle imiş!”
Şiddetli yağmur altında, kayıkla Topkapı sarayına götürülen Abdülaziz, taş bir odaya kapatılır. Üç gün, doğru dürüst örtünecek bir şey, nede yemek verilir. Üçüncü günün sonunda azda olsa, ihtiyaçları karşılanır.
Devrik padişah, 5. Murat’a mektup yazarak Beşiktaş’taki Fer’iyye sarayına naklini ister. Talebi kabul edilerek, Fer’iyye sarayına nakledilir.



***Hüseyin Avni Paşa, devrik Sultanı ortadan kaldırmaya kararlıdır. Katilleri Fer’iyye sarayına bahçıvan olarak yerleştirir. Bahçıvanlığa getirilen katiller fırsat kollamaya başlar. Bekledikleri fırsat bularak, devrik Sultan Abdülaziz üzerine saldırırlar, boğuşma yaşanır, katiller amacına ulaşır, sultan şehit düşer. Ölümüne intihar süsü vermek için bileklerini keserler.
Olay duyulunca, Hüseyin Avni Paşa Fer’iyye sarayına gelir, Abdülaziz henüz ruhunu teslim etmemişti. Hüseyin Avni doktor çağırmada yavaş davranır, sözde soruşturma yapmaya çalışıyordu. O sırada Mithat ve Nedimof Paşalarda olay yerine gelir.



***Padişah 5. Murat’ı Masonlar, Siyonistler ve Batılı devletler destekliyor, amaçlarına hizmet edecek padişah olarak görüyorlardı. Ancak hesaplar tutmaz. 5. Murat hastadır, padişahlık vazifesi göremeyecek kadar. 5. Murat’ın saltanatı çok kısa surdu, ancak üç ay padişahlık yapabildi. Zaten bozuk olan aklı dengesi iyice bozuktu, yapılan tedavilerden de sonuç alınamayınca, yerine yeni bir padişah aranmaya başladılar.
Yeni padişah arayışlarını gören Sultan Abdülhamid, mason, Siyonist işbirlikçi çete ile irtibata geçerek, kendisini padişah yapmalarını istedi. Padişah yapılması karşısında, onlara bir takım vaatler vermesi sonucunda, Abdülhamid Han tahta oturdu.
Sultan Abdülhamid’den beklediğini bulamayan mihraklar, bu defa onu tahttan indirmek için faaliyete başladı.
Osmanlıyı yıkmak için var güçleri ile uğraşan mihraklar, amaçlarına daha iyi hizmet için İttihat–ı Terakki Cemiyetini kurdular. Bu cemiyeti kuranların çoğunluğu masondur. Cemiyetin, kontrolü Siyonist Yahudi’nin elindedir. Bu cemiyetin ilk hedefi Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmektir.
Sultan Abdülhamid’e karşı oluşan cephede kimler yoktu ki; Masonlar, Siyonistler, Ermeniler, Yahudiler, Türkçüler, Milliyetçiler, Paşalar, Hocalar, Şeyhler… Kısaca bütün elitler aynı safta birleşir…
Yıkılması an meselesi olan Osmanlı’yı, Sultan Abdülhamid, uyguladığı siyasetle ayakta tutmuştu.
Bir taraftan dünyada gelişen olaylara ayak uyduramayan bir yapı, diğer tarafta içerden ve dışardan saldırılar sonucunda zaaf içinde olan bir devlet yapısı.
Bu kadar ağır şartlar altında dahi, Osmanlı o gün dünyada sözü geçen, dikkate alınan birkaç devletten biridir.



***Siyonistler, Abdülhamid’den para karşılığında toprak ister. Sultan bu talepleri şiddetle reddeder ve talepte bulunan Yahudi Theodor Herzl’ı huzurundan kovar. Sultanın bu hareketi bardağı taşıran son damladır.
1909 yılında Sultan’ı tahttan indirirler.
Hadise o kadar acıdır ki, din âlimleri sultanın halline fetva verir. Meclis verilen fetva doğrultusunda karar alarak Abdülhamid’in padişahlığına son verir. Bu kararı Sultana tebliğ etmek üzere gönderilen heyetin içinde, daha önce para karşılığı toprak talebinde bulunan Yahudi Emanuel Karoso da vardır.
Bir Osmanlı sultanına reva görülen bu muameleye katkı sağlayan Âlim, Paşa, Yazar ve Milliyetçileri tarih hiçbir zaman affetmeyecektir.
Sultan Abdülhamid’i tahtan uzaklaştıranların çoğunluğu sonradan pişman olacak ama iş işten geçmiş olacaktır. Aldananlardan biri olan Enver Paşa yıllar sonra: “Bizim en büyük hatamız Abdülhamid’i anlayamamamızdır” diyecektir. Rıza Tevfik pişmanlığını: Nerdesin sevketli Abdülhamîd Han?/ Feryâdim varır mı bârigâhina?..” mısraları ile dile getirecektir. Süleyman Nazif de: “İşte geldik Sen’den istimdâda biz; /Hasret olduk eski istibdâda biz!..” diyecektir.

CUMHURİYETİN İLK YILLARI İÇİN


BİRKAÇ SORU!


Cumhuriyet kurulduğu günden, çok partili hayata geçtiğimiz 1946 yılına kadar geçen dönemle ilgili yazılacak ve söylenecek çok şey olmasına rağmen, ne yazılıyor, nede konuşulabiliyor. 23 yıllık dönem üzerine aleyhte beyanda bulunanlar, bir şekilde cezalandırılıyor. Bu nedenle Cumhuriyetin 23 yılı ile ilgili gerçekleri yazamadan, o döneme ait birkaç soru sormakla yetineceğiz.



* * *
Birinci soru: Kurtuluş savaşında Mustafa Kemal’le beraber olan, kurtuluş savaşına en az Mustafa Kemal kadar katkı sağlayan beş isim. Bunlar Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Alı Fuad, Refet Bele ve Cafer Tayyar’dır.
Bu isimlerin ortak özelliği, canlarıyla, mallarıyla ülkenin düşman işgalinden kurtulması için ortaya koydukları mücadeledir. Bunlar, ne vatan hainidir, nede cemiyetin suç kabul ettiği bir fiil işlemişlerdir.
Dahası, irtica damgası yiyecek kadar İslam’ı yaşamıyor, hatta hiçbiri namaz dahi kılmıyordu.
Bu insanlar niçin dışlandı? Bu insanlara onca eziyet ve cefa niçin çektirildi?



* * *
İkinci Soru: Her fırsatta Türk milletinin fazilet ve üstünlüğünden bahseden Mustafa Kemal, Türk müziğini yasaklayıp, yerine batı müziğini niçin getirdi?
Bu ülkede yıllarca, radyodan Türk müziği çalınması yasaktı. Bunun sebebi nedir?



* * *
Üçüncü soru:Kurtuluş savaşı öncesinde ve sonrasında İngilizler bizim dostumuz mu, yoksa düşmanımız mıdır? İngiliz’lerin düşmanımız olduğu şüphe kaldırmayacak kadar gerçektir.
Neden mi? Çanakkale savaşının mimarı İngiliz’ler olduğu için…
Neden mi? İstanbul’u işgal eden İngiliz’ler olduğu için…
Neden mi? Mısır, Filistin, Arabistan’ı bizden alan İngiliz’ler olduğu için…
Neden mi? Musul ve Kerkük’ü bizden alan İngiliz’ler olduğu için…
Bizi bölüp parçalamak gayesi ile yapmadığını bırakmayan İngilizler “bizim hayrımıza olacak bir işi, bize önerirler mi?”
İngilizler bizden neyi yapmamızı istedi?
Hilafetin kaldırılmasını. Bu İngiliz’lerin elli yıllık rüyasıdır. İngiliz’ler; “Güneş batmayan imparatorluklarının önünde ki en önemli engel, olarak hilafet makamını görmektedirler. Bu makam bir an önce Türklerin elinden alınmalıdır.”
İngilizler, hilafetin kaldırılmasını bizim hayrımız için mi, istiyorlardı?
İngilizler dünya egemenliğinin önünde ki bir engel kalktı, bunun için bayram ettiler, peki biz yıllardır neyin bayramını kutlarız?



* * *
Dördüncü soru:Dünya üzerinde, harf devrimi yapmış, bizden başka devlet, millet var mıdır? Dil bilimcilerinin çoğunluğunun ortak görüşüdür ki; bir milletin–devletin harf devrimi yapması demek, bir anda o milletin cahil bırakılması, geçmişi ile bağlarının kesilmesi demektir. Harf devrimi sayesinde bin yıllık tarihi birikimimiz ile irtibatımız kesildi.
Tarihle irtibatımızın kesilmesi ülkemize ne kazandırdı?


* * *
Beşinci soru:Dünya üzerinde kılık kıyafet devrimi yapan, bizden başka devlet–millet var mıdır? Vatandaşına kıyafet giymeyi dayatan, giymeyeni idam eden, bizden başka ülke var mıdır?
Zorla şapka giydirmenin yoğun olarak yaşandığı günlerde, halktan tepki geldiğini gören Yahya Galip Bey, İsmet İnönü’ye bir öneride bulunur.
–Şapkanın ortasına ay yıldız takalım. Diğer milletlerden ayırt edilmiş oluruz. İstiklal savaşı yıllarında halk düşmanı “şapkalı gâvur” diye tanıyordu. Şimdi bu durumdan tedirgin olanlar var.
Bu öneri karşısında İsmet İnönü’nün verdiği cevap ilginçtir:
–Canım biz bunları onlardan bir farkımız olmasın diye yapıyoruz, sen ne teklif ediyorsun.
Kılık kıyafet devrimi ülkemize, milletimize ne kazandırdı?


MENDERES VE DEMOKRAT PARTİ’Yİ
ORTADAN KALDIRDILAR 1946 yılında yapılan seçimler Demokrat Partinin zaferi ile sonuçlanmasına rağmen, tarihte görülmedik, “açık oy gizli tasnif” yöntemiyle CHP’ye masa başında zafer(!) kazandırıldı. Demokrat Parti’nin başında Celal Bayar bulunmaktadır. Demokrat Partiye kuruluş ve siyaset yapma izni verilmesinin sebebi, başında Celal Bayar’ın bulunmasındandır. Demokrat Parti’nin kuruluş aşamasında İnönü ile Bayar arasında geçen şu konuşma her şeyi gözler önüne sermektedir.
İsmet İnönü: Terakkiperverde olduğu gibi sizin partinizde de “itikadı diniyeye biz riayetkârız” diye bir madde var mı?
Celal Bayar: Yok Paşam. Laikliğin dinsizlik olmadığı maddesi var.
İsmet İnönü: Bunun ziyanı yok. Peki, köy Enstitüleri, ilkokul seferberliği ile uğraşacak mısınız?
Celal Bayar: Hayır.
İsmet İnönü: Dış politikada ayrılık var mı?
Celal Bayar: Yok.
İsmet İnönü: O halde tamam, bir mesele yok.



* * *İsmet İnönü, Celal Bayar’ı çok iyi tanımaktadır. Bu sebepledir ki; Celal Bayar’ın cumhurbaşkanı seçilmesine, CHP’den ve derin mihraklardan itiraz gelmez. Çünkü Bayar yıllardır, malum mihraklarla ilişkileri son derece iyidir.
O Celal Bayar ki, İttihat–ı Terakkide görev almış, görev aldığı bölge halkını Osmanlı’ya, Padişaha karşı isyana teşvik etmiş, bu kafada olan bir insan devletin en tepesine oturmaktadır.



* * *Bayar hükümeti kurma görevini hiç kimsenin beklemediği, hatta kendinin dahi aklından geçirmediği bir isme, Menderes’e verir. Bayar’ın Menderes’i başbakan atamasının arkasında hangi gerçeklerin yattığı, o gün bugündür kafaları kurcalamaktadır.
Menderes’in ilk icraatlarından biri ezanın orijinal şekliyle okunması sağlamak olur. CHP gurubu adına konuşan Cemal Reşit Eyüboğlu, ezanın orijinal şekliyle okunmasına destek verdiklerini beyan eder.
Bu karara ciddi bir itiraz Celal Bayar’dan gelir. Celal Bayar, hükümetin “Bu karardan vaz geçmesini ister.” Menderes ve arkadaşları Bayar’ı dinlemez. Bayar’ın muhalefetine rağmen karar alınır. Ezanın ilk defa Arapça okunması Ramazan’a denk gelir. Halk minarelerde aslına uygun ezan duymayalı yıllar olmuştu…

1950’DE ASRI SAADET ESİNTİSİPeygamberin vefatından sonra müezzini Bilal, Medine’de duramaz ve Şam’a hicret eder. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Bilal, Medine’ye döner. Bir sabah vaktı, o muazzam okuyuşu ile sabah ezanı okur ki, bütün Medine halkı Resulullah’ın hayatta olduğu zannına kapılarak yataklarından kalkarlar.
Bilal’ın ezan okuması öyle bir manevi hava oluşturmuştur ki; bütün Medine Resulullah’ın devrine gitmiştir.
Benzeri bir olayda 1950 yılında yaşandı. Minareler ezan’ın aslına uygun okunmasına hasrettir. Minarelerde Allah–u Ekber nidaları işitilince bütün milleti ağlattı.
Bu sevinci millete çok görenler vardı. Bunların başında da Celal Bayar gelmektedir.

SİYASI TARİHİMİZDE İKİ DEĞİRMEN TAŞIMenderes 1950 ile 54 arasındaki dört yıllık dönemi çok iyi değerlendirdi. Ülkede kalkınma seferberliği başlar. Bu sure içinde Halk Menderes’i, Menderese halkı tanır. Millet Menderes’i çok sever.
Menderes’in dört yıllık iktidarındaki başarısını, millet seçimlerde karşılıksız bırakmaz. 1950 yılında verilen destekten, daha fazla oyla Demokrat partiyi tekrar iktidar yapar.
Demokrat partinin 1946 ile 1950 seçimlerinde elde ettiği başarının sebebi CHP’nin ülkeyi getirdiği durumdur.


* * * Bektaşi’nin önüne iki kadeh şarap koyarak, “bunları iç ve bize hangisinin daha kaliteli olduğunu söyle” derler. Bektaşi’de kadehlerden birini içer, diğer kadehi içmeden ilgililere “şu kadehteki daha iyidir” der. İlgililer şaşındır, Bektaşi ikinci kadehe dokunmadan kararını vermişti. İçmediği halde onun daha kaliteli olduğunu nasıl anlamış. Bektaşi’ye “ikinci kadehi içmeden, onun daha kaliteli olduğunu nasıl anladın?” diye sorarlar. Bektaşi “bu içtiğim şaraptan daha kötüsü olmaz” der.
1946 ve 1950’lı yıllarda Demokrat Parti’nin başarısı, Bektaşi örneğine benziyor. Millet “CHP olmasında kim olursa olsun” diyerek, Demokrat Parti’ye yöneldi.
İki seçimde de Demokratların lideri Celal Bayar’dır. Menderes çok fazla tanınan, seçime etki edecek derecede bilinen biri değildir.
Ancak 1954 seçimlerinde durum değişir. Bu seçim Menderes’in zaferidir. İktidar yıllarını iyi değerlendirmiş, güzel icraatlara imza atmış, millette onu çok sevmiştir.
İlk dört yılda gerçekleştirdiği icraatlarla millet rahat bir nefes almış, sıra sanayileşme gelmiştir. Menderes’in amacı ülkeyi sanayileştirerek, lider ülke durumuna getirmektir.
Menderes bu icraatları yaparken, hesaba katmadığı şeyler vardı. Bu ülkenin gelişip kalkınmasını istemeyen dış odaklar ve onların iç işbirlikçilerinin önüne taş koyabileceği…


* * *Bir yandan Celal Bayar, diğer tarafta İsmet İnönü…
Yıllar önce bir gün Adnan Menderes, Mustafa Kemal döneminin içişleri bakanı Şükrü Kaya’yı, Demokrat Partinin kurucuları arasında olmaya davet eder. Adnan Menderes’in teklifini nazikçe reddeder ve şu tavsiyede bulunur:
“Adnan Bey! Siz uysal, iyi niyetli bir insansınız. Bu iki değirmen taşının arasında öğütülür gidersiniz.” Şükrü Kaya’nın iki değirmen taşı dediği, biri İnönü, diğeri de Bayar’dır. Yıllar sonra Şükrü Kaya’nı ne demek istediği ve önsezilerinde ne kadar haklı olduğu anlaşılmıştır.

12 Eylül DARBESİNİ
kimin çocukları yaptı?

ASIL İDAM EDİLMESİ GEREKEN CELAL BAYAR’DIR1954 seçimlerinde Demokrat Parti, Türk siyası tarihinin en yüksek oyunu aldı. Ogün bugündür %57 oy oranına ulaşan çıkmadı. Menderes’in kazandığı seçim zaferi “büyük oyunu” kuranları rahatsız etti. Hemen harekete geçtiler. Tek bir amaçları vardı, Menderes’ten ülkeyi kurtarmak. Bunu seçim yolu ile bunu yapmak imkânsız bir hal aldığı için, başka yollar denenecekti.
27 Mayıs darbesinin önemli ismi, Milli Birlik Komitesi’nin sekreteri Orhan Erkanlı bu durumu anılarında şöyle anlatıyordu: “Biz ihtilal örgütünü 1955 yılında kurduk.” Bu beyan üzerine akla şu geliyor. “Seçimler yeni yapılmış, her şey yolunda giderken, nereden çıktı ihtilal yapmak.”
Açık bir şekilde anlaşılıyor ki, 27 Mayıs 1960 ihtilalinin sebebi ülkenin kötüye gidişi değildir. Ülkenin gelişmesini istemeyen dış mihrakların içerideki işbirlikçileri ile organize ettikleri bir darbedir. Amaç; ülkenin kalkınıp, sanayileşmesinin önüne geçerek, Menderes ve birkaç arkadaşını saf dışı bırakmaktır.



* * *İsmet İnönü iktidar aşkı ile yanıp tutuşmaktadır. Seçim yolu ile iktidarı olamayacağının farkındadır. Bunun için onu iktidara taşıyacak her yolu mubah görmeye başlamıştır. Yanına üniversite hocalarını, basın yayın organlarını, gazeteci–yazarları alan İsmet İnönü, insaf ve edep ölçülerini aşan iftira kampanyalarına başlar.
Başta İsmet İnönü, Üniversiteler ve basın, Adnan Menderes ve Demokrat partiyi iktidardan uzaklaştırmak için her yola başvurur. Yalan ve iftiralardan bunalan hükümet erken seçim kararı alır. Normal seçime bir yıl varken, erken seçime gidilir. 1957 yılında yapılan genel seçimlerde zafer yine Demokrat Parti’nindir.
Millet CHP ve yandaşlarının iftira, yalan ve provokasyonlarına itibar etmez. CHP ve zihniyetini iktidar yapmayacaktır. İnönü ve CHP kadroları Milletin oyu ile iktidara gelemeyeceklerini anladılar.
Seçimlerden sonra Demokrat Parti’ye saldırının dozu daha da artar.
1958 yılında “dokuz subay” hadisesi meydana gelir. Silahlı kuvvetlerde görevli “dokuz subay” bir darbe ile yönetimi ele geçirip, sonrada İsmet İnönü’yü devretmeyi planladılar. Ancak hazırlık aşamasında yakayı ele verirler.
İsmet İnönü eylem ve söylemlerinin dozunu artırarak, darbe hazırlığı yapanları teşvik etmeye başlamıştır. İnönü her fırsatta “şartlar müsait olunca darbe meşru olur” demeye başlar. Bazen de Menderes’e hitaben “ben bile sizi kurtaramam” sözleri ile aba altından sopa gösterir.

SİZİ BURAYA TIKAYAN KUVVET BÖYLE İSTİYORTarihler 27 Mayıs 1960’ı gösterdiğinde, hükümete karşı darbeyi yapar. Darbenin tek muhatabı Demokrat Parti’dir.
Başta Menderes olmak üzere, Demokrat Parti’liler çok alçakça muameleye tabı tutulur. Yargılama öncesi ve yargılama aşamasında hukuk rezaletinin yanında, insanlık suçu işlenir.
Mahkeme tam bir komedidir. Kimlerin asılacağı bellidir. Yassıada mahkemesi başkanı Salim Başol: “Sizi buraya tıkan kuvvet öyle istiyor” diyerek gerçeği ağzından kaçırır.
Sonuçta Adnan Menderes ve iki arkadaşı idam edilir. Celal Bayar idamdan kurtulur. Celal Bayar’ın idamdan son anda kurtulması soru işaretleriyle doludur. Bayar’ın idamının kaldırılmasına, yaşı sebep gösterilir. Koskoca hedef saptırmadan başka bir şey değildir. Hangi yasa Bayar idamdan kurtarıyordu? 1924 Anayasası darbe ile ortadan kaldırmıştı.
İdamlardan yıllar sonra Yassıada’nın meşhur savcısı Egesel “Asıl idam edilmesi gereken Celal Bayar ve Rüştü Erdelhun idi” demektedir. Benzer sözleri MBK sekreteri Orhan Erkanlı’dan da duymaktayız “Eğer idam edilecek bir vardı ise, oda Bayar’dı.”
27 Mayıs üç kurban almakla kalmadı, ülkemizin onlarca yılını heba etti.



* * *27 Mayıs darbesinin, rastlantı lideri Cemal Gürsel silah zoru ile kendisini cumhurbaşkanı seçtirir. İsmet İnönü’yü de Başbakanlık koltuğuna oturur. Demokrat Parti’nin gerçekleştirdiği kalkınma, huzur ve refah ortamı yerini anarşi ve kargaşaya bıraktı. 1963 yılında kısa aralıklarla iki darbe teşebbüsün de bulunuldu. Her ikisi de bastırıldı.
1971 yılına gelindiğinde ordu yönetime müdahale ederek TBMM’Yİ kontrolü altına aldı. 27 Mayıs 1960 darbesinden, 12 Eylül 1980 darbesine kadar, ülkenin üzerine tam bir asker vesayeti vardı. Bu yıllar her bakımdan ülkemiz için kayıp yılları oldu.
Dış mihrakları amacı da budur. Anarşi ve kaos onların amaçlarına hizmet etmektedir. “Büyük oyunu” kuranlar bu bölge de istikrarsız ve zayıf bir Türkiye istemektedir. Bunun için yapmayacakları eylem yoktur. O yıllarda dünya şartlarına da uygun olarak, Türkiye sağ–sol çatışma ortamı itildi.

KAN NE KADAR ÇOK AKARSA DARBE O KADAR HAK KAZANIR12 Eylül darbesine nasıl gelindi?
Dönemin generallerinde Bedrettin Demirel “darbe yapmak için şartların olgunlaşmasını bekledik” demektedir. Generalin sözünden şu anlaşılıyor “anarşi ve terör artsın, her gün üç beş genç hayatını kaybederken, bu sayı onlara çıksın, ondan sonra darbe yapalım.” Üst düzey bir yöneticinin, hem de güvenliğimizi emanet ettiğimiz birinin bu sözleri, dehşet vericidir.
Ülkemizi 12 Eylül darbesine götüren süreçte yaşanan anarşi ve istikrarsızlığın meydana gelmesinin önemli sebeplerinden biri siyasilerdir. Bu siyasilerin başında da Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gelmektedir, darbe için bayağı gayret sarf ettiler.
12 Eylül darbesi ile ilgili cevabı merak edilen sorular bulunmaktadır. Bunlardan biri “11 Eylülde kan gövdeyi götürürken ’12 Eylül’de kan bıçak gibi bir anda nasıl kesildi?” Asker yönetime el koydu denilecek olursa, 12 Eylül öncesinde ülkenin büyük çoğunluğunda sıkıyönetim ilan edilmiş, kontrol askerin elinde bulunuyordu.
Bir başka cevabı merak edilen soruda “12 Eylül askeri darbesi Amerika’da ’bizim çocuklar’ yönetimi ele geçirdi’ şeklinde yorumlanarak duyuruldu.”
Bizim çocuklar ne anlama geliyor? Aradan onca yıl geçti, kimse “bizim çocuklara” açıklık getirmedi.



* * *12 Eylül 1980 askeri darbesini hazırlayan sebepler içinde en başta geleni soğuk savaş yıllarının doğal sonucu olan iki kutuplu dünyanın liderlik kavgasıdır. Bunun için binlerce insanımız canından, malından oldu. Ülkemiz onlarca yılını boşu boşuna kaybetti.
12 Eylül’ü hazırlayan bir başka sebep de 1979 yılında İran’da meydana gelen Humeyni ihtilalidir. Humeyni İran’da yaptığı ihtilalle, “büyük oyunu” kuranların ezberlerini bozarak, bütün planlarını alt üst etti.
Humeyni’nin İran’da gerçekleştirdiği ihtilalin üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen, hâla sonuçlarının meydana getirdiği etkiler devam ediyor. 12 Eylül darbesinin nedenlerinden biride Humeyni ihtilalidir.
Irak ve Afganistan’ın işgal nedeni, Humeyni ihtilalidir.
Bugün Irak’ın parçalanmasının nedeni de Humeyni ihtilalidir.
İran’da Şah iktidarda kalmış olsaydı, Amerika ne Afganistan’ı nede Irak’ı işgal edecekti. Irak’ta parçalanmamış olacaktı. İhtimaldir 12 Eylül’de olmayacaktı.
Humeyni’nin İran’da yaptığı ihtilal Ortadoğu’nun seyrini değiştirdi.



* * *Toplumsal olaylarda işler her zaman planlandığı gibi gitmeyebilir. Demokrat Parti’nin iktidarında, çoğunluğun tanımadığı, sürpriz bir isim olan Menderes’in iş başına gelmesinde olduğu gibi. 12 Eylül sonrasında, Turgut Özal’da hesap dışı, beklenmeyen bir şekilde iktidar oldu.
Özal’ın iktidar yıllarında yaptığı icraatlar, ülkemizin önünü açtı. Bu gelişmeyi hazmedemeyenler onu yıkmak ve yıpratmak için yakın çevresini kulandılar. Bunda da oldukça başarılı oldular.
1989 yılında Cumhurbaşkanı seçmesi ile birlikte, Özal’a karşı saldırlar şiddetini artırdı. Malum zihniyet Özal’ı, “milleti kapattıkları kapanın kapağını açmaya çalışan bir Cumhurbaşkanı” olarak görüyorlardı.
Tıpkı; Sultan Abdülhamid Han’ın hâllı için kurulan ittifak, Özal içinde kuruldu. Başbakanlığı döneminde suikast, cumhurbaşkanlığı döneminde de şüpheli bir ölüm.
Yıllardır Özal’ın ölümünün, doğal bir ölüm olmadığı, Özal’ın öldürüldüğü iddia edildi. Bu konuda çok şey yazıldı, çizildi. İddia da olsa, konu ülkenin Cumhurbaşkanıdır, bu çok önemlidir ve kesinlikle araştırılması gerekir. Ne yazık ki, bu iddia araştırılmadı.
Bilimde gelinen son nokta, bundan yıllarca önce ölen bir insanın mezarından alınacak materyallerle ölüm sebebi öğrenilebiliyor. Aynı şey Özal için niçin yapılmadı? Özal’ın mezarı açılsa, ülke için hayatı öneme haiz bir konu aydınlığa kavuşacaktı.
Burada akla şu soru geliyor. Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğünün bilinmesi de mi istenmiyor?

BU ÜLKEDE İNANÇLI
vatan evlatları yönetici olamaz!


Turgut Özal, dünyanın lider ülkeleri arasında yerini almış bir Türkiye meydana getirmek istiyordu…
Türkiye, Özal’ın çizdiği yolda gitmiş olsaydı, bugün ülkemizin başında Musul–Kerkük diye bir sorun olmayacaktı. Birinci Körfez harekâtında, Kuzey Irak’a kesin sonuç alıcı bir askeri harekâtı Özal önerdi, ancak asker bunu kabul etmedi. 1990 yılından bu yana Musul–Kerkük konusunda önümüze çıkan fırsatların hiçbiri değerlendiremedik.
Bu fırsatları değerlendirmeye çalışan vatan evlatları bir şekilde tasfiye edildi.
Özal, PKK terör örgütünün eylemlerini durdurma noktasına getirmişti. Muhalifler bunu “terör örgütünü meşrulaştırarak, onlarla anlaşma” olur mu? şeklinde anladılar.
Özal’dan sonra yıllar geçti, binlerce insanımızı teröre kurban verdik, ülke milyarlarca dolar kayba uğradı. O gün Özal’a karşı çıkanların eline ne geçti? Kan, gözyaşı ve zarardan başka. Bir kuru inat ve bir takım mihrakların menfaatleri için ülkeye ihanet edilmişti.

NECMETTİN ERBAKANI’IN BEKLENEN SONUAradan zaman geçti. Necmettin Erbakan başbakan oldu. Aynı şebeke yine harekete geçti. Çünkü Erbakan’ın düşüncesi, icraatları onlara ezber bozduracak türdendi. Yıllardır yürürlükte olan bir projenin, Erbakan tarafından sekteye uğratılmasına müsaade edilemezdi.
Necmettin Erbakan icraatları ile onları müdahaleye adeta teşvik etti. Bu icraatların başında D–8 projesi geliyordu.
Gerçek olan şudur ki; D–8 asrın projesidir. Bu ülkede D–8’e karşı çıkacak insan ya dış mihrakların uşağıdır, yada aklından zoru vardır. Bunun başka izahı yoktur.
Erbakan’ın bir yıllık iktidarı döneminde, özellikle ekonomik alanda, olumlu gelişmeler meydana geldi. Ne yazık ki, Necmettin Erbakan’ın başarılı çalışmaları, ipinin erken çekilmesini sağladı. Necmettin Erbakan’ın niçin istenmediğini bir yabancıdan dinleyelim.
Alman Prof. Neumark şöyle bir tespiti var:
“Batı sizi sevmez, çünkü sizde Osmanlıyı görür. (…) Kilise size kin kusar, çünkü siz Müslümansınız.(…) Tarihinizi sevmez çünkü 400 yıl Avrupa’nın ensesinde at koşturdunuz. Siz gerçek hüviyetinize döndünüz anda batının saltanatı yıkılır.(…) Siz batının tarihi düşmanısınız ve her zamanda düşman olarak kalacaksınız.”
Bu çizgide olan liderler iş başına getirilmez, gelirse de alaşağı edilir. Bir şekilde önleri kesilir. Necmettin Erbakan’da bu liderlerden biridir.
Hadisenin en can alıcı noktası, “vatan evlatlarına karşı kurulan tezgâhın içinde, ihtiraslarının esiri olmuş” vatan evlatlarının da bulunmasıdır. Dün Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının, Özal’a karşı kurulan tezgâha bir şekilde destek verdiklerini üzülerek gördük. Aradan birkaç yıl geçti, bu defa ayı tezgâh Erbakan’a karşı kuruldu. Bu defa da Erbakan’a karşı kurulan tezgâhın içinde, samimi vatan evlatlarını görüyoruz. İlerleyen yıllarda, Necmettin Erbakan’a karşı kurulan komplonun içinde bulunanlar, benzeri komplolarla karşı karşıya kaldıklarına şahit olduk.
Yüz elli yıldır, aynı senaryo, aynı film değişen sadece aktörler oluyor, bizde millet olarak maalesef seyrediyoruz.

SIRADA RECEP TAYYİB
ERDOĞAN VAR2007 yılına gelindiğinde “büyük oyunun” kurucuları sahnede göründü. Beş yıllık Ak Parti iktidarında, su altından, suyu bulandırmaya çalışanlar, Recep Tayyib Erdoğan’ın yâda bir arkadaşının Cumhurbaşkanı seçilmesi gündeme gelince su üstüne çıkarak gerçek yüzlerini gösterdiler.
Recep Tayyib Erdoğan ve arkadaşlarının cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan zihniyete baktığımızda, hiçte yabancılık çekmiyoruz, çünkü yıllardır tanıdığımız insanlar karşımızdadır.
Malum zihniyetin sözcülerinden biri olan Cumhuriyet Gazetesi kamuoyunun önüne bir reklâmla çıktı. Bu reklâm her şeyi açıkça ifade ediyordu. “17 Mayısta saatler yüz yıl geriye alınacak, cumhuriyetine sahip çık.”
Saatlerimizi yüz yıl öncesine aldığımızda karşımıza ne çıkıyor? Ne olmuştu yüz yıl önce? Sultan Abdülhamid Han’a saldırılar şiddetlenmiş, tahtan indirmek için her yol deneniyordu. Masonlar, Siyonistler, Ermeniler, Yahudiler, Türkçüler, Milliyetçiler, Paşalar, Hocalar, Şeyhler, aynı safta birleşmişti. Sonuçta Abdülhamid Han’ı alaşağı ettilerdi.
Bugüne baktığımızda Abdülhamid Han için yapılan ittifakın benzerinin Recep Tayyib Erdoğan içinde yapıldığını görmekteyiz. Burada üzücü olan taraf, bir takım vatan evlatlarının sırf ihtirasları yada aptallıklarından ihanet safında bulunmalarıdır.


CEMAAT VE TARİKATLAR ARASINDA
KİN TOHUMLARI EKİLİYORCemaatler arasında yaşanan problemlerin kaynağı, oynanan “büyük oyundur.” Yıllardır ülkemizde ve İslam âleminde cemaatler, tarikatlar, dini kurumlar arasında sorunlar çıkmakta, düşmanlıklar meydana gelmektedir Bunları bizzat gördükten sonra şu soruları sormadan edemiyoruz.
“Ey Cemaatler, tarikatlar neyi paylaşamıyorsunuz?”
Her biriniz “en hak ve hakikat benim yolumdur, diğerleri yanlıştır, sapıktır” derken, Allah ve Resulünden böyle bir yetki mi aldınız?
Hadisenin içyüzünde yatan gerçek bambaşkadır. Meşhur Lawrence’ı bilmeyen yoktur. Bu hain adam, yaklaşık 20 yıl Ortadoğu’da at koşturdu. Tam bir Müslüman gibi…
Arapçayı en muazzam bir şekilde öğrenmiş, Kur’an–ı Kerim’i yarım hafız sayılacak kadar ezberlemişti. Kısaca İslam inancının temel esaslarını, bir Müslüman kadar biliyordu. Üstüne üstlük sarığı, cüppesi ile tam bir İslam mücahidi olarak Ortadoğu’da dolaşmaktadır. Yüz binlerce, belki de daha fazla insanın, yönünün, sıyası düşüncesinin değişmesine etki yapar. Sonuçta koskoca bir coğrafya Osmanlı’nın elinden çıkarak, İngilizlerin idaresi altına girer.
“Büyük oyunu” kuranlar, bir tane Lawrence bu işi halledeceklerini mi sanıyorsunuz? Lawrence bir semboldür. 150 yıldır bu topraklar üzerinden binlerce Lawrence gelip geçti. Bunların kimi, bir liderin ’A’ takımında görev yaptı. Bize, bizden daha yakın göründü. Kimisi bir Şeyh Efendinin ’Hatmi Hace’ halkasında bulundu. Kimisi bir hoca efendinin en yakın irşat dairesinde göründü. Kimisi itibarlı iş adamı kimliği ile karşımıza çıktı. Kimisi, Prof. Doç. Dr. vesaire ilim adamı olarak karşımıza çıktı. Kimisi devlette bürokrat olarak karşımıza çıktı. Velhasıl kelam, ülkemizi, milletimizi, dört bir taraftan kuşattılar. Bu kuşatma ile önce içimize kın ve nefret tohumlarını ektiler.
Gün oldu Süleymancı diye isimlendirilen cemaat mensuplarına şunu empoze ettiler: “Nurcu imamın arkasında namaz kılınmaz.” Nur Cemaati diye isimlendirilen guruba da “Süleymancı imamın arkasında namaz kılınmaz” dediler.
Bunları söyleyenlerin, ilim, irfan sahibi, cemaattin önemli yerlerine gelen kişiler olduğunu görüyoruz. Zavallı, cahil halk da bu dedikodu ve yıkıcı faaliyetlere maalesef itibar ediyor.


* * *Bu ülkede öyle büyük oyunlar oynandı ki; birçok vatan evladı da bu oyunlara alet oldu. 1980 öncesi CHP hükümetinin içişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş’te bunlardan biridir. Bir insanla aynı görüş ve düşüncede olmamanız, gerçekleri söylemenize engel olmamalıdır. Hasan Fehmi Güneş, CIA’nin ülkemizde oynadığı oyunların farkına varmış, içişleri bakanı olarak tedbir almaya çalışmaktadır. Malum o dönem anarşinin zirve yaptığı, katliamların ülkemizi karanlığa sürüklediği bir dönemdir. Hasan Fehmi Güneş, araştırmalarında, anarşi ortamının oluşmasına Amerika gizli servisi CIA’nin önemli katkıları olduğunu gördü.
Sonrası malum. Büyük bir skandal… Hasan Fehmi Güneş, sanatçı(!) bir kadınla basıldı. Ardından istifa…
Bunun adı, “yaban arı” kovanına çökmek sokmaktır.
Hasan Fehmi Güneş’i ekarte etmek için, zayıf tarafı tespit ettiler. Kadın… Karşı taraf bu işi yapacak kadın ayarladı. Erkek ve kadın… Büyük bir ihtimalle her ikisinin de kurulan tezgâhtan haberleri yoktur. Tezgâh, sonuca ulaşınca bomba patlatıldı, ardından da istifa geldi…
Hasan Fehmi Güneş’in zayıf tarafının kadın olduğu tespit edilmişti. Bir başkasının zayıf tarafı para, bir diğerinin makam, kiminin şöhret budalalığıdır.
Kısaca “büyük oyunun” tekerine bilerek yada bilmeyerek çomak sokanlar bir şekilde diskalifiye ediliyor. Çoğunlukla da zaaf noktalarını tespit edilerek, bu noktalarına, nokta atışı yapılır. Zayıf yerinden vurulan insanın sesi kesilir, görevinden ya uzaklaşır, yada uzaklaştırılır.
Nokta atışı ile amaca ulaşmazsa, bu defada zor kullanılır. Tehdit, şantaj vesaire… Tehditle, şantaja boyun eğenler, yüz geri alaşağı edilirken, direnenler ya hayatlarını kaybeder yada zindanları boylar…

FETHULLAH HOCA BİRÇOK DEVLETİN
YAPAMADIĞINI YAPTISon yıllarda ülkemizde sıkça gündem, meşgul eden Fethullah Hoca gerçeğine değineceğiz. Ülkemizde Fethullah Gülen Hocaefendi aleyhine müthiş bir kampanya yapılmaktadır. Ülkemiz elit ve aydınlarının önemli bir kimsi Fethullah Hocaefendi ye karşı cephe almış durumdadır. Aklın, mantığın alamayacağı boyutta yalan ve iftiralarla yok etme ve karalama kampanyası yapılmaktadır.
Fethullah Hocaya düşman olup saldıranlara sorulsa, Hoca Efendiye duyduğunuz bu kin ve düşmanlığın sebebi nedir? Elle tutulur tek somut bir sebep gösteremezler. Sadece küçük ayrıntılar, uygulamalardaki bir takım hataları sayıp dökerler.
Fethullah Hoca gayrimüslim midir? Değil.
Fethullah Hoca vatan haini midir? Değil.
Fethullah Hoca maddiyat peşinde koşan birimidir? Değil.
Fethullah Hoca itikadı bozuk, sapık bir inanç sahibi midir? Değil.
Peki, o zaman derdiniz nedir?
Efendim!
Fethullah Hoca başörtüsü ile ilgili şu beyanatı verdi.
Dinlerle(!) ilgili şunu söyledi.
Gayrimüslimlere ilgili şöyle dedi.
Bunların yanlış, hatalı olduğunu kabul edecek olsak bile, bunlar Fethullah Hocanın itikadına bir zarar vermez. Yukarıda saydığımız hatalardan dolayı, onu düşman, kâfir, vatan haini ilan edemeyiz.
Bu olumsuzlukların yanında birde Hocaefendi’nin yaptıklarına bakalım.
Ülkemizde, irili ufaklı sayıları binleri aşan eğitim kurumları kurdu yâda kuruluşuna vesile oldu. Bu kurumlarda yüz binlerce çocuk, genç, yetişkin eğitim ve öğretim gördü ve görmektedir.
Ya yurt dışında…
Herkes elini vicdanına koysun. 20. yüzyılın başında Amerika, İngiltere ve Fransa’nın yaptığını, Fethullah Hoca tek başına gerçekleştirdi, halen de devam ediyor.
Fethullah Hocanın yaptığı bu faaliyetlere hangi mantıkla karşı çıkılıyor anlamak mümkün değil. Afrika’nın göbeğinde, gencecik çocuklar bizim kültürümüzle yetişiyor, dilimizi konuşuyor. Güney Amerika’da, Moğolistan’da, Avrupa’da istiklal marşı okunuyor, bayrağımızın gölgesinde gençler eğitim, öğretim alıyorlar. Hangi mantıkla bunlara karşı çıkılıyor anlamak mümkün değil.
Yurt dışında Fethullah Hocanın açtırdığı okullarda yüz binlerce genç insan okuyor. Yarın bu gençler önemli mevkilere geldiğini düşünün…
Lider ülke olmak bu yoldan geçer. Bizim sözde elitlerimizin kafaları burada ki inceliği bir türlü almıyor.



* * *Fethullah Hocaya ve yaptıklarına kimler karşıdır?
Tuncay Özkan, Mine Kırıkkanat ve İlhan Selçuk gibi gazeteci yazarlar…
Kemal Yavuz gibi emekli askerler…
Vural Savaş gibi emekli yargı mensupları…
Doğu Perincek, Deniz Baykal gibi siyasiler…
Kendini ilim ehli sayan, uzanamadığı ciğere murdar diyen ilim(!) ehli zavallılar…
Ya bilinçli, kasıtlı bir şekilde yapılan güzelliklere karşı çıkıyorlar. Yâda zekâlarında sorun var, hadiseyi kavrayamıyorlar.
Sanki bu okullar zehir saçıyor, Arjantin’i, Moğolistan’ı, Moldova’yı zehirleyecek, bizim insan sevdalısı aydınlarımız (!) onları uyarmaya çalışıyorlar.
Bu zavallıların kitabında Türkiye’nin gelişip kalkılması gibi bir meseleleri yok. Onların kitabında Lider ülke olmak hiç yok.


ahmet zeki sarıhan


asarihan@mynet.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


9 + beş =

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>