Yazarlar Hasan Karakaya Hakkında Ne Yazdılar?

0
63

Mehmet Metiner/Star

Bilmiyorlar ki sen ölmedin Hasan Abi…

Sen hep gönlümüzde yaşamaya devam edeceksin…

Senin bıraktığın bayrağı taşıyacak nice Hasan Karakayalar çıkacak elbet….

Ama hiçbirisi senin yerini tutmayacak, biliyorum…

Çünkü sen farklısın… Çünkü sen kendine özgüsün…

Hiç kuşkusuz senin misyonunu sürdürecek binler çıkacak ama hiçbirisi sen olmayacak…

Ve sen hep gönlümüzde o eşsiz ve benzersiz özelliğinle yaşayacaksın…

Seni yaşatmaya devam edeceğiz Hasan Abi…

O paralel alçaklara inat seni yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğiz Hasan Abi…

Nasıl da seviniyorlar o alçaklar…

Tayyip Erdoğan’ın arkasında yürüdü hep. Onun arkasında öldü” türünden o alçakça laflar onların içine düştükleri alçak çukurun göstergesi ve senin büyüklüğünün ifadesi…

Demek ki sen o ihanetçilerin yüreğine öyle bir korku saldın ki bugün senin ölümünün arkasından bu tarz konuşma gereği duyuyorlar…

Hepimize bunu nasip etsin yüce Rabbim diyorum…

Tayyip Erdoğan ismi gibi tayyip bir yiğit adam…

Senin de benim de hepimizin de ideallerini paylaştığımız o kutlu davanın lideri…

Belde-i Tayyip’te iken Hakkın rahmetine doğru yürüdün, Tayyip liderinle beraberken…

Onların hangi gavur beldelerinde hangi odaklara hizmet ettiklerini artık herkes biliyor…

Sen ölürken ölümsüzleştin, onlar yaşarken öldüler…

Sen arkanda şerefle yürüdüğün Tayyip gibilerle haşrolacaksın, onlar da emirlerine girdikleri o şeytani odakların temsilcileriyle…

Sen gönlümüzde yaşamaya devam edeceksin Hasan Abi…

Mekanın cennet olsun…

Mehmet Metiner/Star

Akif BEKİ / HÜRRİYET

SENE sonu vuku bulan iki olay, hatırat yazıp yazmama üzerine tekrar düşünmeme ve kararımı gözden geçirmeme yol açtı.

İkincisinden başlayayım.
‘Başımızın gözümüzün sadakası olsun, üstü kalsın’ denilerek gölgesi baştan kovulası bir seneydi. Sağ çıktığımız mucize.

Fakat hatırlamak bile istemeyeceğimiz bu sene, giderayak bende ters tepki oluşturdu.

Tam 2015 çekip gidiyor derken son bir kara haber geldi. Yeni Akit yazarı Hasan Karakaya’yı kaybettik.

Ölülerin arkasından, üstelik cenazesi daha yerde dururken kötü konuşmak, iyi bir insanlık hasleti değildir.

Hayattayken aranızda her ne münakaşa yaşanmış olursa olsun… Sonuçta, rahmetliyle halledilmemiş tek hesabınız, olsa olsa ağız dalaşınızdır, kalem kavganızdır.

Dili sivriydi, tepesi attı mı dümdüz giderdi, hakikat. Kelimelerle canınızı acıttığını, kalemiyle sizi kırdığını, incittiğini düşünebilirdiniz. Ama o kadar.

Başka türlü Allah kuluna fiske vurmuşluğu, günahına girmişliği, hakkına hukukuna göz koymuşluğu, can yakmışlığı yoktu.

Neticede vardıysa açık kalmış bir hesabınız… Helalleşmeme, bağışlamama hakkınızdan da feragat etmiyorduysanız… En kabadayı yüzleşmeyi mahşere bırakır, hesaplaşmayı öte tarafa havale eder, ‘Allah taksiratını affetsin’ der yolunuza giderdiniz…

Fakat bu kadarcık âlicenaplığı çok görenler oldu. Rahmetlinin kimi yazılarını nefret suçuna örnek diye yerenler, arkasından nefret suçunun dik âlâsına örnek teşkil edecek zehirler kustu.

Geçip gitmiş kapkara bir seneyi ‘iyi kötü, acı tatlı hatıralar’la yâd edebilirken, göçüp gitmiş bir insan evladını az çok hayırla yâd edemediler.

Bırakın hayırla yâd etmeyi, cenazesi musalla taşından kalkıncaya kadar bile kendilerine mukayyet olamadılar.

Yetmezmiş gibi, arkasından tek iyi söz duymaya da tahammülleri yok…
* * *
Rahmetliye takılırdık, melek gibi adamlar direksiyon başına geçince nasıl trafik canavarına dönüşüyorsa… senin gibi hisli, yumuşak başlı bir adam da her nasılsa yazı başına oturunca başka biri oluyor, içinden bastırılmış külhani bir cengâver çıkıyor diye.

Tadı kaçmaz, bilakis keyiflene keyiflene gülerdi. Bize katılır, üstüne kendi de bir şeyler ekleyerek makarayı sürdürürdü…

‘Kin tutmazdı kalbinde’ dedim; kızanlar, ‘hadi oradan’ çekenler oldu.

En yenilmez yutulmaz kimle atışmıştı? Fatih Altaylı’ya sorun. Ahmet Hakan’ın, Ertuğrul Özkök’ün şahitliğine başvurun.

Yazılarındaki adam mıydı, sanıldığı gibi öfkeli, kindar biri mi? Yoksa yazılarındakinden çok başka, kafa dengi biri miydi? Sorun, söylesinler.
* * *
Dirisine de, ölüsüne de kıymet vermediğimiz için, insanı gerçekten tanımayı, hakkını teslim etmeyi filan umursamadığımız muhakkak.

Beni hayat ve hatıratımı yazmaya iten ikinci neden buydu.

Birincisine dönelim…

Prof. Ömer Dinçer, yıl sonuna doğru bir kitap çıkardı. O kitaptan kendi kıymetimizi bilmediğimizi de anlarsınız.

2003’le 2011 yılları arasında yakın geçmişin en çalkantılı, en fırtınalı döneminde başbakanlık müsteşarlığı, çalışma ve milli eğitim bakanlıkları yapmış bir isim Ömer Dinçer.

Bir dönemin bilinmeyenlerine ışık tutacak, o günlerin tarihi yazılırken karanlıkta kalmış birçok hususun aydınlatılmasına katkı sunacak belge niteliğinde bir eser kaleme alıyor. Adı, “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor?”…

Nihayetinde perde arkasını en iyi bilebilecek durumda. Dönemin kara kutularından biri. Gerçeğin bir tecrübe birikimi olarak sonraki kuşaklara aktarılması bakımından anlatacakları büyük önem ve fayda taşıyor. Dili ve içeriğiyle çok da başarılı bir anlatıma sahip.

Fakat hemen girişte ne diyor biliyor musunuz?

Hayatının ve başından geçenlerin yazmaya değer olup olmadığından emin olmadığını… Yaşadıklarının başkalarına ilginç geleceğini, yol göstereceğini, okumak için sabırsızlanacaklarını düşünmediğini… Onun için yazdığı kitabın bir hatırat ya da otobiyografi niteliği taşımadığını…

Fakat söyler misiniz, Ömer Dinçer’in hayatı hatırat yahut otobiyografi yazmaya değer olmayacaksa kiminki olacak?
* * *
İşte girişteki o satırları okuduğumda kendiminkini yazmaya karar verdim.

Başkasınınkini bilmediğimiz gibi kendi kıymetimizi de bilmiyoruz çoğu zaman.

Görüp geçirdiklerimizi, neler neler çektiğimizi biz yazmaz, tarihe bir vesika biz bırakmazsak, gerçeği kim, nereden öğrenecektir? Çilekeş şairimiz Mehmet Âkif’in içlenişiyle ‘Sessiz yaşarsak bizi kim, nereden bilecektir?’

Akif BEKİ / HÜRRİYET

Melih Altınok/Sabah
2009 yılıydı. TRT’de beraber radyo programı yaptığımız arkadaşım o gün yayına elinde bir Akit gazetesiyle geldi. Gazetenin sür manşetindeydi.
Mevzu ise, soy isminin Ergenekon davasından yargılanan üst düzey bir askerle aynı olmasıydı. Öyleyse “TRT’de ne arıyordu?” Bir anda Ergenekon’un radyocuları oluvermiştik! Hemen dönemin Akit Ankara temsilcisini aradım. Arkadaşımın Ergenekon davasından yargılanan askerin kızı olmadığını, zaten babasını yıllar önce kaybettiğini söyledim. “Her şey bir yana yahu beni de mi tanımıyorsunuz” dedim. Hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Çok sinirlendiğimi hatırlıyorum.
Zaman zaman bazı yazarlarının da “hışmına” uğradığım gazeteye olan kızgınlığım yayın yönetmeni Hasan Karakaya ile tanıştığımda bir anda geçti.
İçimden “o sert yazıları yazan, manşetleri atan adam bu olmaz. Bir yanlışlık olmalı” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.
Tanıdığım en güler yüzlü, esprili, hayat dolu gazeteciydi Karakaya. Daha sonra, pek çok ülkeye yapılan resmi ziyaretleri onunla birlikte izledik.
Örneğin, Küba’ya ayak basmamızdan itibaren gün boyu “Senin memlekete geldik, hadi bize bir cami bul bakalım” diyerek beni canımdan bezdirdiğini hiç unutmuyorum. Aramızda kalsın Küba’yı sevmişti de.
Perşembe gece yarısı Kahvaltı Haberleri için kanala giderken Hasan abinin ölüm haberini aldığımda o gezileri ve sohbetlerimizi hatırladım.

Melih Altınok/Sabah

Fahrettin Altun/Sabah

Hasan Karakaya ağabey Medine’de Rahmet-i Rahman’a kavuştu.
Büyüklerimizden öğrendiğimiz bir dua vardır.
Allah ölümün güzelini versin diye.
Hasan Ağabey güzel bir ölümle ayrıldı aramızdan.
Yaptığı umrenin üzerinden 24 saat geçmemişti ruhunu teslim ettiğinde.
Medine‘de Mescid-i Nebevi’de ibadet ettikten, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabrini ziyaret ettikten 2 saat sonra vefat etti.
Dostları ile hasbıhal ettikten sonra dostlarının arasında yumdu gözlerini.
Dert sahibi bir insandı.
Samimi bir Müslüman’dı.
Hak bildiğini gür sedayla savunan bir yazardı.
Zor zamanların adamıydı.
Ama zor bir adam değildi.
Yüce gönüllüydü.
Durduğu yerde, menfaati namına değil, inandığı için dururdu.
Ucuz hesaplara tamah etmezdi.
Hasan ağabey, varlığı ile bulunduğu ortama neşe katan bir insandı.
İlk kez hüzün kattı.
Fakat varlığıyla değil yokluğuyla yaptı bunu.
Seveni kadar sevmeyeni de çoktu.
“Herkes tarafından sevilen” biri değildi yani.
Çünkü o, mücadele ehliydi.
Dava adamıydı.

Fahrettin Altun/Sabah

Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit

28 Şubat rüzgarlarının en sert estiği günlerde.. Bir generale “Bellendiniz Paşam” diyebilen bu gazete.. ..

Himmet toplamıyordu. Holdingleri yoktu.. Okulları, dershaneleri yoktu. Poliste kadrolaşmamıştı..

Tek başına bir gazete.. Buna rağmen, darbecileri-yasakçıları tir tir titretiyordu.. Hasan abinin dediği gibi, aslında bu; bir ekip başarısı idi.

Hasan abi yazılması gerekeni yazıyor.. Sonrasında biliyordu ki.. Gazetesi de, yazarları da, hukukçusu da..

Ölümüne onun arkasında olacak… “Hakkımızı helal etmiyoruz” manşeti attığımızda..

28 Şubat’ın rakıcı generali için, hakkettiğini yazdığımızda.. Hasan abinine evine.. Abdurrahman Dilipak’ın evine… Hacizler gelmişti..

Oysa haczedilen evler, onların tek evleri idi.. İkisinin evi satılsa, ödenmesi gereken tazminatı ancak karşılıyordu..

Hasan abi de.. Abdurrahman abi de.. Hiç tınlamadılar bile.. Ne yazdıklarından yan çizdiler… Ne yazacaklarından taviz verdiler.. “Acaba bir dava daha gelir mi? Nasıl yaparız” diye hiç endişe etmediler.

Birbirine güvenen, birbirine vefalı bir ekip.. O badirelerin de hepsinin üstesinden geldi.. Alnımızın akı ile, hiçbir “ayı”ya “dayı” demeden, köprüleri geçtik..

Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit

Latif Erdoğan/Yeni Akit

Bir iman adamıydın sen, ilan ediyorum, bir ümmet sevdalısıydın. Bu imanla konuştun daim, bu sevdayla yazdın. Sustuğun zaman da yine bunlar uğruna sustun, yazmadıklarını bunlar uğruna yazmadın. Korku semtine uğramadı hiç, sen asla dilsiz şeytan olmadın.

Allah Resulü, her nebinin bir havarisi vardır; benim havarim ise Zübeyir b. Avvam’dır, buyurur. Havari, hakkın hatırını başka hiçbir hatıra değişmeyen insan, demektir. Havari, hırkayı kaftanın altına giyen derviş, demektir. Havari, vakkaftır; yani yanlışını anladığında başkaca hiçbir mazerete sığınma zaafına düşmeden yanlışından dönen fazilet abidesidir. Havari, sevgisini de öfkesini de Allah rızasına kilitlemiş dava adamı, demektir. Zaten havari olarak doğmayanların dava adamı olarak ölmeleri de mümkün değildir.

Hayatın ve vefatın bizlere senin de ey dost, havari doğup dava adamı olarak öldüğünün işaretini, beşaretini veriyor. Bu hal de bedeninden ayrılan ruhunun öylesi ruhanilere dehalet ettiğini ilham ediyor.

Doğrudur, vefatınla ailen şefkatli bir büyüğünü, Akit camiası çok önemli bir rüknünü, basınımız yiğit bir evladını, millet güçlü bir sesini, ümmet velut bir kalemini kaybetti. Bazıları ise, bütün bunların yanında bir de tesellisini.. Beni de onlardan sayabilirsin. Mevcudiyetinde teselli buluyordum. Hepimizin başı sağ olsun..

Latif Erdoğan/Yeni Akit

Salih Tuna/Yeni Şafak
Güya bunlar kötü söz söylemeyen, ağzı temiz efendi insan evlatları. Güya bunlar ölünün ardından konuşulmasını ayıplayan varlıklar.

Güya bunlar üslup dersi vermeye çalışanlar, güya bunlar kötü sözden şekvacılar. Yeni Akit gazetesi Genel Yayın Yönetmeni merhum Hasan Karakaya’nın ardından öyle edepsiz, öyle mide bulandırıcı şeyler yazdılar ki, aklınız şaşar.
Karakterlerinin kanıtı mesabesindeki onca haysiyetsiz küfürlerle de yetinmediler; fotomontaj marifetiyle alçakça iftira attılar. Bu “viagra”lı alçaklıklarını da twitter çöplüklerinde dolaşıma soktular.
Ahmet Şık adlı gazeteci de aynı mecrada, “Kötü bilirdik. Eğer varsa, kuşkusuz ki cehennemdedir” yazdı.
Gazetecilerle alakalı bir internet sitesi de bu saygısızlığı, “Hasan Karakaya için en sert yorum gazeteci Ahmet Şık’tan geldi” ifadesiyle okurlarına sundu.
Ölünün ardından mahut küfür, bir “yorum” mudur Allah aşkına?
Mahkum edilmesi gereken bu edepsizliği “yorum” katına çıkartmak da ne demek oluyor? Zeki Alasya hakkında ileri geri konuşulmuştu da, “Zeki Alasya hakkında boş konuşma” (9 Mayıs 2015, Yeni Şafak) başlıklı yazımla isyan etmiştim. Aynı şekilde, “Levent Kırca dibine kadar yerliydi” (13 Ekim 2015, Yeni Şafak) başlıklı naçizane yazıyla da politik görüşlerimiz büsbütün zıt olsa da hatta benim gibilere yaşam hakkı tanımayan lakırdılar etse de Levent Kırca’ya rahmet diledim…
Dolayısıyla, Ali İsmail Korkmaz‘ın veya Türkan Saylan’ın ardından da “kötü söz” söylenmesini tasvip etmem mümkün değil.
Ne ki, merhum, hiçbir ölünün ardından bu alçaklar gibi küfretmedi.
Tamam, Hasan Karakaya’nın üslubu sertti.
Fakat…
Merhumun üslubu, 28 Şubat’ta (yani birilerinin başörtüsüne “füruat” dediği dönemde) zorla okulundan atılan başörtülü öğrencilere “fahişe” diyen adamlara cevap verirken, genel yayın yönetmenliği yaptığı gazete zırhlı araçlarla tarassut atında tutulurken şekillendi, seralarda değil.

Salih Tuna/Yeni Şafak

Ahmet Kekeç/Star

Bolu Dağı‘nı çıktıktan sonra mola vermiştik. Kahkahalar halinde minibüsten inmiş, kahkahalar halinde yemeğimizi yemiş, kahkahalar halinde minibüse doluşmuştuk. “Niye gülüyor bu adamlar?” Bilmiyoruz. Neye gülüyorduk. Her kahkahalı muhabbette olduğu gibi, hadisenin merkezinde Hasan Abi vardı. Bursa’daki çatık kaşlı toplantı da öyle… Kısacık boyuyla Hasan Abi’yi karşılarında gören Bursalılar, “Bu mu Hasan Karakaya?” demişlerdi. “Bu” demiştik, “şimdilik bunu bulabildik.” Bursa dönüşünün muhabbet malzemesi de kendiliğinden çıkmıştı.

Hasan Abi, gülme garantili toplantıların esas aktörüydü. Vakit gazetesindeki (sonradan Akit) yazı işleri toplantıları kahkahalarla başlar, kahkahalarla biterdi. Ali İhsan Karahasanoğlu’nun, elinde birtakım sarı zarflar, içeriye girip, “Siz gülün… 15 dava daha açmışlar” diye muzırca çıkıntılık yapması bile o havayı bozmazdı.

Hasan Abi’yle tam yedi yıl aynı gazetede çalıştık. “Meslekteki en güzel yıllarım” diyebileceğim yedi yıl. Kaç yıl geçti, kaç gazete değiştirdim, hâlâ o muhabbet ortamını özlüyorum. Hasan Abi olmayınca, demek ki, bir şeyler eksik kalıyor.

Her bakımdan ilginç bir insandı. Müthiş çalışkandı. Öğlene doğru gazeteye gelir, çayını söyler, sigarasını içer (sigarayı içmez, adeta yerdi), gazetelere şöyle bir göz attıktan sonra toplantıya geçerdi. Hangi manşetin atılacağına, hangi haberin öne çıkarılacağına karar verildikten sonra da günlük yazısını yazmaya otururdu. Klavye kullanmazdı. “Bobin artığı” tabir edilen uzun kâğıtlara tükenmez kalemle yazardı. Çok hızlıydı… Biz (Hasan Abi’nin ifadesiyle) “eveleme geveleme” safhasındayken, o en kısası 15 bin vuruş olan yazısını tamamlayıp dizgici Kadir’e teslim etmiş olurdu.

Gazetenin her şeyiydi. Yayın koordinatörü, yazı işleri müdürü, yazarı, sayfa sekreteri, musahhihi… Her şeyi.

İki gündür, değişik kalemlerden, Hasan Abi’nin göründüğü gibi bir insan olmadığını okuyorsunuz. Bunu, vaktiyle muarızı ve düşmanı olan kalemler de söylüyor. Bunu anlatmak zordur ama aynen öyle… Düşmanı da olsanız, tanıdığınızda seversiniz. İkinci bir şık yok…

Bir başka özelliğini de ben söyleyeyim: Tanıdığım en cesur insandı. Hakkında 3 bine yakın dava açıldı, onlarca kez gözaltına alındı, (bir mafya bozuntusunun iftirasıyla) “cinayet azmettiricisi” (!) olarak tutuklandı, olmadık iftiralara maruz kaldı, yığınla kumpas girişimini göğüsledi ama inancında zerre taviz vermedi. Duruşunu, istikametini ve ahlakını bozmadı.

Ahmet Kekeç/Star

Cem Küçük/Star

Rahmetli Hasan Karakaya Abi, Akit’in en görünen medyatik yüzüydü. Akit’in cesaretini ondan da anlayabiliyorduk. Akit bir gün dik durup, ertesi gün korkanlardan değildi. Davalarla beni yıldırırlar, bizi mahvedecekler diye tırsmadı. Aslında bu bahaneyi en iyi kullanabilecek olan Akit’ti. Kimse de onlara bir şey diyemezdi. Diyemez de zaten.

Hala Hürriyet Gazetesi‘nin manşetlerinden etkilenen, karşı medyada olumsuz bir haber okuduğunda kimyası dağılanların Akit’ten öğrenecekleri çok şey var. İçindeki aşağılık kompleksini atamayan, ‘belki Hürriyet bana iş verir’ diye düşünen, sol bir yayınevi kitabını bastığında bir hafta mutlu gezenlerin rahmetli Hasan Karakaya Abi’den de öğrenecekleri çok şey var.

Kuşkusuz Akit’in, benim de pek tasvip etmediğim manşetleri ve haberleri oldu. Bizleri rahatsız eden yazılar da çıkmıştır. Ama nerede çıkmıyor ki böyle haberler? Her gazetenin tarihinde böyle manşetler vardır. Resmin bütününü görmek lazım. Son kertede Akit, halkının yanında yer almıştır. Eski Almanya şansölyesi Helmut Schmidt, “Bizi rahatsız edecek fikirlere ve medyaya ihtiyaç var” demişti. Akit bu anlamda bayağı rahatsız edici bir gazete ve iyi ki var.

Bu vesileyle Hasan Karakaya Abi’ye tekrar Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanı cennet olsun. Akit Gazetesi ve bütün okurlarının da başı sağ olsun. Kalemi sert ama kalbi yumuşak Hasan Abi basın tarihimizin en renkli isimlerinden biri olarak tarihteki yerini aldı.

Cem Küçük/Star

Ahmet AY / MİLAT
Taşrada yaşamanın dezavantajlarındandır,

Kimi güzel insanla, adam gibi adamla uzun hasbihal imkanından mahrum kalıyoruz.

Kaç kez görüştüysek ayrılırken “Yine yarım kaldı sohbetimiz” derdi.

Evet, çoğu kez tevafuken aynı ortamlarda bulunabilirdik, dedim ya, İstanbul dışında yaşamanın böyle olumsuz yanları vardı.

Sert yazıyor demişlerdi kendisine beni anlatanlar,

Yok, sert değil, gerektiği gibi demişti ve “Çok az kişinin dik durabildiği günlerde en dik duranlardandır Ahmet Ay” diyerek iltifatta bulunmuştu.

Kendisinin sertliğini sevmiştik, bazen eleştirsek de sertliği güzeldi. Kimilerini kırar, yarardı kafasını gözünü. Yazının sonucunda olası “komplikasyonları” düşünmezdi.

Elbette her duyduğunu gerçek kabul etmezdi, lakin doğru bildiğini de yazmaktan geri durmazdı.

Hasan Abiden sözediyorum,

Hakka, Hakk’ın huzuruna varan Hasan Abiden. Kalp rahatsızlığının olduğu günlerdi, Mekke’de bir dostumun babasının ölüm haberini almıştım. Üzüldüğümü farkedince, “Mübarek topraklarda ölüm herkese nasip olmaz” diyen Hasan Karakaya Abiden.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Suudi Arabistan ziyaretindeydi. Resulullahın şehri Medine’de kalp krizi geçirerek vefat etti Hasan Abi. Güzel adam güzelin, en güzelin mekânında vefat etti, “en sevgili”nin.

Bölge ile ilgili sorardı bazen, nedir, nedendir diye.

Sonra yazardı söylediklerimden ve söylemediklerinden. Söylemediklerimi de bölgedeki dostlarından alırdı.

Birkaç ay önce bölge ile ilgili bir yazısından dolayı sitem etmiştim, haklısın dedi, daha dikkatli olmanın gerekliliğini anlattı.

Kalemi keskindi Hasan Abinin. Onu daha iyi tanıyanlar, elli yıldır dost olanlar kendisini daha iyi anlatırlar. Benim rahmetliyi anlatmam bu anlamda haksızlık olur. Lakin güzel insanı anmadan, anlatmadan da olmuyor ki.

Yeryüzünün daha önce tanık olmadığı ihanete imza atanlar onun ölümüne çok sevindiler.

Hiç yadırgamıyorum,

Tabi ki sevinmeleri haklarıdır, lakin bunlar ölümün her yaratılmışın akıbeti olduğunu da unutmamalılar. Vefat haberinden sonra FETÖ’nün kaçak ve kaçıkları ile trolleri sosyal medyada sevinç çığlıkları atmanın yanı sıra kendisine olmadık hakarete bulundular. Hiçbir hakarete üzülmedim. Zira hakaretçilerin ağız gibi görünen lağımlarından çıkana kızılmaz.

Ama Allah var, Hasan abi bu ihanet şebekesine ne güzel dizerdi.

Tane tane vuruşlarıyla casusa en uygun sözü seçerdi. Ne yani, haine hain, casusa casus, satılmışa satılmış demeyip ne diyecekti?

Bir yazımda paralelcilerle Fetullah Gülen’e aldanan saf Anadolu insanını ayırdetmek gerek demiştim. Yazımın yayınlandığı günün ertesiydi, “Keşke onları ayrı tuttuğumuz gibi onlar da hassas davransalardı” demişti. O gün öyleydi, ama daha sonra onlar da gördüler ki paralelcilik bambaşka bir konuşlanma ve Anadolulu bu güruhu terk etti.

Rabbu’lalemin sana “kendilerine nimet verilmişler”e muamele ettiği gibi muamele eylesin,

Seni Resul-i Ekrem’e SAV komşu eylesin,

Rahmetini sağanak sağanak yağdırsın üzerine.

Güle güle usta.

Ahmet AY / MİLAT